Dünyaca ünlü Hint yazar ve düşünür Arundhati Roy, yapay zekânın yalnızca teknolojik bir dönüşüm değil; insanlığın bilgi birikiminin, emeğinin, kültürünün ve doğal kaynaklarının dev şirketlerin denetimine geçirilmesini hedefleyen yeni bir sömürgeleştirme süreci olduğunu savundu. Roy'a göre yapay zekâ endüstrisi, devletlerle bütünleşerek ekonomik ve siyasal iktidarı yeniden şekillendirirken insanlığın kendi geleceğini belirleme hakkını da tehdit ediyor.

Hint yazar Arundhati Roy, 15 Ekim 2026'da EQUATOR dergisinde yayımlanan Apocalypse Now and Then (Şimdi ve Geçmişte Kıyamet) başlıklı kapsamlı makalesinde yapay zekâ teknolojilerinin kapitalizm, sömürgecilik, militarizm, emek, çevre, demokrasi ve insan yaratıcılığı üzerindeki etkilerini ele aldı.

Roy, yapay zekânın sunduğu olanakları tümüyle reddetmiyor. Ancak bu teknolojinin geliştirilme biçiminin, mülkiyet yapısının ve kullanım alanlarının insanlığın ortak çıkarlarından çok büyük şirketlerin kâr ve iktidar arayışlarına hizmet ettiğini ileri sürüyor.

Yapay zekâ insan ile dil arasındaki ilişkiyi değiştiriyor

Roy, makalesine yapay zekânın edebiyat ve düşünce dünyasında yarattığı belirsizlikle başlıyor.

Yapay zekâ tarafından üretilen metinlerin insan eliyle yazılanlardan giderek daha güç ayırt edilmesi, yazara göre yalnızca telif haklarıyla ilgili bir sorun değil. Bu gelişme, insanların dile, bilgiye ve birbirlerine duyduğu güveni de sarsıyor.

Öğretmenlerin öğrenci ödevlerine kuşkuyla yaklaşması, yayınevlerinin yeni yazarların eserlerini özgünlük incelemesine tabi tutması ve okurların karşılarındaki metnin gerçek bir insan deneyiminden doğup doğmadığını sorgulaması, bu dönüşümün sonuçları arasında gösteriliyor.

Roy, insanlığın yüzyıllar boyunca geliştirdiği sezgilerin, kültürel birikimin ve ortak gerçeklik duygusunun aşınabileceği uyarısında bulunuyor.

Bu sürecin yalnızca sanayi devrimi veya bilgisayarların yaygınlaşması sırasında yaşanan toplumsal kaygıların tekrarı olup olmadığını sorgulayan yazar, yapay zekânın çok daha köklü bir kopuş yaratabileceği görüşünü dile getiriyor.

Teknoloji şirketleri insanlığın yok oluşundan söz ederken büyümeye devam ediyor

Roy'un eleştirilerinin merkezinde, yapay zekâ sektörünün önde gelen şirketleri ve yöneticileri bulunuyor.

Anthropic çalışanı Jacob Coxon'ın, üzerinde çalıştığı teknolojinin insanlığın geleceği açısından oluşturabileceği riskleri gerekçe göstererek görevinden ayrılmasını ele alan Roy, büyük şirket yöneticilerinin de yapay zekânın insan uygarlığını sona erdirebileceği yönünde açıklamalar yaptıklarına dikkat çekiyor.

Ancak yazara göre burada önemli bir çelişki bulunuyor: İnsanlığın yok oluşundan söz eden şirketler, aynı zamanda teknolojiyi geliştirmek için daha fazla yatırım, enerji, arazi ve kamusal destek talep ediyor.

Roy, bu şirketlerin devletlerden düzenleme istemelerini de sorguluyor. Ona göre düzenleme talepleri, gerçek bir demokratik denetimden çok, büyük şirketlerin ayrıcalıklı konumlarını güvence altına almalarına hizmet edebilir.

Yapay zekâ ile savaş sanayisi arasındaki ilişki

Makalenin önemli bölümlerinden biri, yapay zekânın askerî teknolojilerle bütünleşmesine ayrılıyor.

Roy, Google'ın ABD ordusuyla ilişkili görüntü işleme projelerine karşı çıkan Meredith Whittaker'ın tutumunu hatırlatıyor. Ayrıca yapay zekâ sistemlerindeki ayrımcılık ve çevresel zararlar konusunda araştırmalar yapan Timnit Gebru ve Abeba Birhane'nin çalışmalarına değiniyor.

Yazara göre bu araştırmacıların gündeme getirdiği sorunlar, yapay zekânın gelecekte insanlığı yok edip etmeyeceğine ilişkin soyut tartışmalardan daha somut ve güncel.

Roy, İsrail'in Gazze'deki askerî operasyonlarında kullanılan Lavender, Gospel ve Where's Daddy? gibi yapay zekâ destekli hedef belirleme sistemlerini örnek gösteriyor.

Bu sistemlerin aile konutlarının hedef belirleme süreçlerine dahil edilmesiyle ilişkilendirildiğini belirten Roy, teknolojinin askerî karar mekanizmalarındaki rolünün hesap verebilirlik ve sivillerin korunması açısından ciddi sorunlar doğurduğunu savunuyor.

İran'ın Minab kentindeki bir kız okuluna yönelik saldırıyı da değerlendiren yazar, teknolojik sistemlerin kullanıldığı askerî operasyonlarda sorumluluğun görünmez hâle getirilmesi tehlikesine işaret ediyor.

Bu olaylara ilişkin anlatımlar, makalede Roy'un değerlendirmeleri ve atıfta bulunduğu raporlar çerçevesinde yer alıyor.

Devletler ve teknoloji şirketleri arasındaki sınırlar siliniyor

Roy, yapay zekâ sektörünün ekonomik gücünü siyasal iktidara dönüştürme sürecini sömürgecilik tarihiyle karşılaştırıyor.

Özellikle ABD merkezli teknoloji şirketlerinin ulusal güvenlik, istihbarat, gözetim ve savunma sistemleriyle giderek daha fazla bütünleştiğini savunuyor.

Yazar, Çin ile teknolojik rekabetin bu süreçte büyük şirketler tarafından önemli bir gerekçe olarak kullanıldığını belirtiyor. Şirketler, ABD'nin küresel üstünlüğünü korumak için gelişmiş askerî sistemler ve gözetim teknolojileri sunduklarını ileri sürerken karşılığında sermaye hareketlerinde serbestlik ve devasa veri merkezleri için kaynak talep ediyor.

Roy'a göre devletlerin bu şirketleri düzenlemesi beklenirken, şirketlerin devletin temel işlevleri üzerinde giderek daha fazla söz sahibi olması demokratik denetim açısından tehlikeli bir gelişme.

Hindistan'ın İngiliz Doğu Hindistan Şirketi aracılığıyla sömürgeleştirilmesini tarihsel bir örnek olarak ele alan Roy, günümüzde şirketlerle devletler arasındaki ilişkinin farklı bir biçimde yeniden kurulduğunu savunuyor.

Hindistan'daki Adani ve Reliance gruplarının ekonomik gücünü de bu bağlamda değerlendiriyor.

Teknoloji milyarderlerinin siyasal hedefleri

Roy, Palantir'in yöneticileri Peter Thiel ve Alex Karp'ın yanı sıra OpenAI yöneticisi Sam Altman ve yatırımcı Marc Andreessen'in açıklamalarını inceliyor.

Yazar, bu isimlerin teknolojiye yükledikleri tarihsel misyonun yalnızca ekonomik başarıyla sınırlı olmadığını; toplumların yönetim biçimlerini, bilgiye erişimini ve siyasal karar süreçlerini değiştirme iddiası taşıdığını savunuyor.

Özellikle Peter Thiel'in teknoloji aracılığıyla seçim süreçlerine ihtiyaç duymadan dünyayı değiştirme düşüncesini, demokratik meşruiyet bakımından eleştiriyor.

İsrailli teknoloji şirketi Cato Networks'ün yöneticisi Shlomo Kramer'ın dijital platformların ve kullanıcıların denetlenmesine ilişkin görüşlerini de ifade özgürlüğüne yönelik bir tehdit olarak yorumluyor.

Yapay zekânın cazibesi ve görünmeyen bedeli

Roy, yapay zekânın günlük yaşamda sunduğu kolaylıkların farkında olduğunu belirtiyor.

Metin yazma, çeviri, müzik üretimi, film düzenleme, araştırma, hukuk ve tıp alanlarındaki uygulamaların büyük olanaklar sunduğunu kabul ediyor.

Bununla birlikte teknolojik ilerlemenin kendiliğinden toplumsal eşitlik yaratmadığını vurguluyor. Yapay zekâ tıpta önemli gelişmeler sağlayabilse de yoksulluk, açlık ve önlenebilir hastalıklar nedeniyle yaşanan ölümleri ortadan kaldırmıyor.

Roy, Hindistan'da hükümet karşıtı gençlik protestolarında yapay zekâ destekli videoların kullanılmasını da örnek veriyor. Teknolojinin muhalif hareketler için yaratıcı araçlar sunabildiğini kabul ederken, hükümetlerin internet erişimini keserek bu iletişim olanaklarını ortadan kaldırabildiğini hatırlatıyor.

Bu nedenle temel sorunun teknolojinin tek başına ne yapabildiği değil, kimin denetiminde ve hangi amaçlarla kullanıldığı olduğunu savunuyor.

İnsanlığın ortak bilgi birikimi şirket mülkiyetine dönüşüyor

Makalenin en güçlü eleştirilerinden biri, yapay zekâ modellerinin eğitilmesinde kullanılan verilerin mülkiyetine ilişkin.

Roy, edebiyat, sanat, müzik, matematik ve bilim alanlarında binlerce yılda oluşturulan ortak insanlık birikiminin şirketler tarafından toplanarak ticari ürünlere dönüştürüldüğünü belirtiyor.

Kendi kitaplarının da izni olmadan Anthropic tarafından yapay zekâ eğitimi için kullanıldığını ifade eden yazar, bu nedenle açılan toplu davanın ardından kendisine eser başına birkaç bin dolarlık uzlaşma teklif edildiğini aktarıyor.

Roy'a göre yıllar boyunca geliştirilen özgün bir edebî dilin makine eğitimi için kullanılması yalnızca ekonomik bir hak kaybı değil, yazarın yaratıcı kimliğine yönelik bir müdahale.

Yazar, gelecekte kendi üslubuyla yazdığı metinlerin bile yapay zekâ ürünü olarak değerlendirilebileceği ihtimalinden duyduğu kaygıyı dile getiriyor.

Veri merkezleri suyu, enerjiyi ve toprağı tüketiyor

Roy, Karen Hao'nun Empire of AI kitabından hareketle yapay zekâ endüstrisinin çevresel ve toplumsal maliyetlerini inceliyor.

Büyük dil modellerinin eğitimi için kullanılan veri merkezlerinin yoğun elektrik ve su tükettiğini, şirketlerin bu ihtiyaçları karşılamak amacıyla yeni enerji kaynaklarına yöneldiğini anlatıyor.

Özel nükleer enerji tesisleri, füzyon enerjisi araştırmaları ve veri merkezlerinin gelecekte uzaya taşınması gibi projeleri bu arayışın örnekleri arasında gösteriyor.

Hindistan'ın Visakhapatnam kentinde planlanan veri merkezi yatırımlarına, Google'ın 15 milyar dolarlık projesine ve çevresel denetim konusundaki tartışmalara değiniyor.

Roy'a göre teknoloji yatırımları ekonomik kalkınma söylemiyle desteklenirken çevrede yaşayan toplulukların suya, temiz havaya ve sağlıklı bir çevreye erişim hakları geri plana itiliyor.

Kerala'daki fabrika deneyimi: İstihdam ile çevre arasındaki çelişki

Roy, makalesinde Hindistan'ın Kerala eyaletinde yaşanan tarihsel bir sanayileşme deneyimine geniş yer ayırıyor.

1950'lerin sonunda seçilmiş komünist hükümetin desteğiyle Chaliyar Nehri kıyısında kurulan bir suni ipek fabrikasının 3 bin kişiye istihdam sağlama vaadiyle desteklendiğini anlatıyor.

Fabrikaya ucuz hammadde, elektrik ve su sağlandığını; ancak üretim sırasında nehrin kirletildiğini, balıkların öldüğünü, balıkçıların ve orman köylülerinin geçim kaynaklarını kaybettiğini belirtiyor.

Zamanla fabrika çalışanlarının da sağlık sorunları yaşadığını, ücret ve tazminat mücadeleleri yürüttüğünü, sonunda fabrikanın kapanmasıyla işsiz kaldığını aktarıyor.

Roy bu deneyimi, ekonomik kalkınmanın yalnızca yaratılan iş sayısıyla değerlendirilemeyeceğini göstermek için kullanıyor.

Benzer bir çelişkinin günümüzde veri merkezi yatırımlarında yaşandığını savunuyor: Bir tarafta istihdam beklentisi, diğer tarafta çevresel zararlar ve yerel halkın yaşam koşulları bulunuyor.

Yapay zekâ emekçileri kendi işlerini ortadan kaldıran sistemleri eğitiyor

Roy, yapay zekâ endüstrisinin düşük ücretli veri işçilerine bağımlılığına dikkat çekiyor.

Özellikle yoksul ülkelerde çalışan insanların görüntü, ses, hareket ve davranış verilerini toplayarak yapay zekâ modellerinin geliştirilmesine katkı sunduğunu anlatıyor.

Fabrikalarda ve inşaat alanlarında çalışan bazı işçilerin hareketlerinin kameralarla kaydedilerek robotların eğitilmesinde kullanılmasını örnek gösteriyor.

Yazara göre burada temel çelişki, çalışanların kendi işlerini gelecekte ortadan kaldırabilecek teknolojilerin geliştirilmesinde görev alması.

İşini kaybetme korkusuyla bu çalışma koşullarını reddedemeyen emekçilerin, yapay zekâ ekonomisinin en kırılgan kesimini oluşturduğunu savunuyor.

Evrensel temel gelir çözüm olabilir mi?

Roy, yapay zekânın yol açabileceği kitlesel işsizliğe karşı önerilen evrensel temel gelir uygulamasını da tartışıyor.

Bazı teknoloji şirketlerinin desteklediği bu yaklaşımın gelir dağılımındaki yapısal eşitsizlikleri ortadan kaldırmadığını ileri sürüyor.

Dünyadaki mevcut servetin daha adil paylaşılması hâlinde insanların temel ihtiyaçlarını karşılamak için yeterli kaynak bulunduğunu savunan Roy, bunun için gezegenin kaynaklarının daha fazla tüketilmesinin gerekmediğini belirtiyor.

Ancak temel gelir uygulamasında kimin yardım alacağına ve kimin dışlanacağına karar verecek mekanizmaların da demokratik denetime tabi olması gerektiğini vurguluyor.

Hindistan'daki seçmen kayıtları ve yurttaşlık haklarına ilişkin tartışmaları, dijital sistemlerin toplumsal dışlanma aracı hâline gelebileceği endişesiyle ilişkilendiriyor.

Bernie Sanders'ın önerisine de eleştiri

Roy, ABD'li siyasetçi Bernie Sanders'ın büyük yapay zekâ şirketlerinde kamusal mülkiyet oluşturulmasına yönelik önerisini de değerlendiriyor.

Sanders'ın şirket hisselerine uygulanacak tek seferlik yüzde 50'lik vergiden elde edilecek kaynaklarla yaklaşık 7 trilyon dolarlık bir kamu fonu oluşturulmasını ve gelirlerin sağlık, eğitim, konut gibi alanlarda kullanılmasını öngören yaklaşımına değiniyor.

Roy, bu önerinin servet paylaşımı açısından önemli bir tartışma başlattığını kabul etmekle birlikte küresel eşitsizliği çözmeye yetmeyeceğini savunuyor.

Çünkü yapay zekâ için gerekli verilerin önemli bir bölümü Hindistan, Afrika ve Güney Amerika gibi bölgelerden sağlanırken ekonomik kazançların büyük ölçüde küresel Kuzey'deki şirketlerde toplanmaya devam edebileceğini belirtiyor.

Asıl mesele yapay zekânın insanlara ne yaptığı

Roy, makalesinin son bölümünde tartışmanın yönünü teknolojinin yeteneklerinden insanların yaşamı üzerindeki etkilerine çeviriyor.

Yapay zekânın bilişsel becerileri zayıflatabileceğine ilişkin araştırmalara dikkat çekerek insanların düşünme, öğrenme, yaratma ve sorun çözme süreçlerini giderek makinelere devretmesinin sonuçlarını sorguluyor.

Özellikle genç kuşakların kendi düşüncelerini, dillerini, sanatlarını ve yaratıcı kimliklerini geliştirme olanaklarının zarar görebileceğini ileri sürüyor.

Roy'a göre insan olmanın temel özellikleri arasında hata yapmak, başarısız olmak, çaba göstermek, keşfetmek ve kendi özgün üretimini gerçekleştirmek bulunuyor.

Teknolojinin bu deneyimlerin yerini alması, insanlığın yalnızca ekonomik ve siyasal yaşamını değil, kültürel ve düşünsel varlığını da dönüştürebilir.

Roy'un temel çağrısı: İnsanlığın geleceği şirketlerin kararına bırakılamaz

Roy, yapay zekâ sektörünü yalnızca daha fazla düzenleme yoluyla denetlemenin yeterli olup olmayacağını sorgulayarak makalesini son derece sert bir eleştiriyle tamamlıyor.

Yazara göre büyük teknoloji şirketlerinin ekonomik ve siyasal gücü, insanlığın geleceğini belirleme yetkisini giderek dar bir sermaye çevresinin elinde topluyor.

Yapay zekâ alanındaki gelişmelerin kaçınılmaz ve geri döndürülemez bir ilerleme olarak sunulmasına karşı çıkan Roy, teknolojinin mülkiyetinin, kaynak kullanımının, toplumsal sonuçlarının ve demokratik denetiminin esas tartışma konusu olması gerektiğini savunuyor.

Makalenin merkezindeki düşünce, yapay zekânın kendisinden çok, onu geliştiren ekonomik sistemin sorgulanması gerektiği.

Roy'un ifadesiyle:

“Yapay zekâ, kapitalizmin nihai varış noktasıdır.”

Yazarın eleştirisi, teknolojinin insanlığın ortak yararına mı hizmet edeceği, yoksa insanlığın birikiminin ve geleceğinin özel şirketlerin mülkiyetine mi dönüşeceği sorusunda düğümleniyor.

Kaynak: Arundhati Roy, Apocalypse Now and Then, EQUATOR, 15 Ekim 2026. Özgün makaleyi okuyun.

EQUATOR

Editoryal not: Bu haber, makalenin üç ana bölümündeki bütün temel tartışmaları, tarihsel örnekleri ve eleştirileri kapsayan kapsamlı bir haber uyarlamasıdır; özgün metnin kelimesi kelimesine çevirisi değildir. Roy'un ileri sürdüğü tartışmalı iddialar kendi görüşleri olarak aktarılmıştır.