Adana, Türkiye’nin en yakıcı ve tarihsel meselelerinden biri olan barış tartışmalarının merkezine yerleşti. Ahmet Özer, Yüreğir Belediyesi ev sahipliğinde Atatürk Kültür Merkezi’nde düzenlenen “Barışın Dili Hukuk ve Demokrasi Olmalı” başlıklı söyleşide Adanalılarla buluştu.

Esenyurt Belediye Başkanı ve akademisyen kimliğiyle tanınan Özer, Türkiye’nin içinden geçtiği süreci “tarihsel bir yol ayrımı” olarak tanımladı. Yürütülen barış sürecini desteklediklerini vurgulayan Özer, kalıcı ve gerçek bir barışın ancak hukuk devleti ilkeleri, demokratikleşme ve toplumsal sahiplenmeyle mümkün olabileceğinin altını çizdi. Konuşmasında Kürt meselesinin tarihsel arka planından güncel siyasal gelişmelere, Suriye sahasından Meclis’te yürütülen çalışmalara kadar geniş bir çerçeve sundu.
Geniş Katılımlı Söyleşi
Söyleşiye Cumhuriyet Halk Partisi Adana Milletvekilleri Orhan Sümer, Müzeyyen Şevkin ve Bilal Bilici katıldı. CHP Genel Başkan Yardımcıları Burhanettin Bulut ve Ayhan Barut ise yazılı mesaj gönderdi.

Programda ayrıca Adana Büyükşehir Belediye Başkanı Zeydan Karalar, CHP Adana İl Başkanı Anıl Tanburoğlu, DEM Parti Adana İl Eşbaşkanı Seyfettin Aydemir, emek ve meslek örgütlerinin temsilcileri, sendika yöneticileri ve çok sayıda yurttaş yer aldı.
Ali Demirçalı: “Barışın Dili Hukukla Güçlenir, Demokrasiyle Kök Salar”
Söyleşi öncesinde söz alan Yüreğir Belediye Başkanı Ali Demirçalı, etkinliğin yalnızca bir fikir paylaşımı olmadığını vurgulayarak “Bugün burada ortak bir vicdanı ve ortak bir gelecek hayalini büyütüyoruz” dedi.

Barışın yalnızca çatışmasızlık olmadığını belirten Demirçalı, “Barış adaletin varlığıdır, hukukun üstünlüğüdür, demokrasinin eksiksiz işlemesidir” ifadelerini kullandı. Yerel yönetimlerin demokrasinin en görünür hali olduğuna dikkat çeken Demirçalı, “Demokrasi yalnızca sandıkta değil; mahallede, sokakta, belediye meclisinde yaşar” diyerek katılımcı yönetim vurgusu yaptı.
Ahmet Özer: “Barışın Teminatı Hukuk ve Demokrasidir; Aksi Halde Güven İnşa Edilemez”
“Silahların bırakılması eşittir demokratikleşme, eşittir Kürt sorununun çözümü değildir.”
Yüreğir Belediyesinin konuğu olarak Adana’ya gelen Prof. Dr. Ahmet Özer, Yüreğir Atatürk Kültür Merkezi’nde düzenlenen “Barışın Dili, Hukuk ve Demokrasi Olmalı” başlıklı söyleşide, yalnızca teorik bir çerçeve sunmakla kalmadı; aynı zamanda Türkiye’nin güncel siyasal tablosuna dair güçlü eleştiriler ve tarihsel karşılaştırmalar yaptı. Akademisyen kimliğinin yanı sıra Esenyurt Belediyesi Belediye Başkanı olarak sahadan edindiği deneyimleri de konuşmasına yansıtan Özer, barışın ancak hukuk ve demokrasiyle mümkün olabileceğini vurguladı.

Sözün Kısalığı, Anlamın Ağırlığıdır
Konuşmasına düşünsel bir anekdotla başlayan Özer, sözün değerinin süresinden değil, yoğunluğundan geldiğini anlattı. Ünlü filozof Voltaire’e atfedilen bir anlatıyı hatırlatarak, “İki dakikalık bir konuşma için yirmi gün hazırlanmak gerekir” sözünün altını çizdi. Özer’e göre süre kısaldıkça söylenen söz daha fazla damıtılır, daha fazla sorumluluk taşır. Bu nedenle konuşmasını uzun bir nutuk yerine, temel kavramlar etrafında yoğunlaştırmayı ve sorularla açmayı tercih ettiğini belirtti.

Üç Kavram, Tek Mücadele: Barış, Hukuk, Demokrasi
Özer konuşmasının omurgasını üç kavram üzerine kurdu: barış, hukuk ve demokrasi. Bugün bu kavramların her birinin tek tek değil, birlikte ele alınması gerektiğini vurgulayan Özer, “Barışın dili hukuk ve demokrasi olmadığında, ortaya çıkan şey gerçek barış değil, geçici suskunluk olur” dedi.
Ona göre barış, yalnızca silahların susması ya da çatışmanın görünmez hale gelmesi değildir. Barış; adaletin tesis edildiği, hakların güvence altına alındığı, eşit yurttaşlığın gerçek anlamda hayata geçtiği bir toplumsal düzendir.

Yönetim Biçimleri ve İktidarın Meşruiyeti
Ahmet Özer, dünyadaki yönetim biçimlerini üç ana başlık altında ele aldı: demokrasi, teokrasi ve otokrasi.
Teokrasinin dini otoriteye dayandığını, otokrasinin ise bir kişi ya da dar bir grubun gücü korku üzerinden topluma dayattığını ifade eden Özer, demokrasinin ayırt edici özelliğinin halkın rızası olduğunu vurguladı. Meşruiyetin kaynağının sandık kadar, özgürlükler ve eşitlik olduğunu söyledi.
Suudi Arabistan ve İran gibi ülkeleri teokratik; Macaristan ve Belarus gibi ülkeleri otokratik rejimler olarak örnek gösteren Özer, Batı Avrupa ülkeleri ile ABD’nin ise tüm sorunlarına rağmen hâlâ demokratik rejimler içinde değerlendirildiğini belirtti.
Neden Demokrasi Israrı?
Özer’e göre insanlık tarihi boyunca pek çok yönetim modeli denenmiş, sosyalizmden reel sosyalizme kadar farklı arayışlar yaşanmıştır. Ancak bu modellerin büyük bir kısmı, insanlara vaat ettiği mutluluğu kalıcı biçimde sağlayamamıştır.
Demokrasinin hâlâ savunulmasının nedeni, özgürlükleri ve siyasal eşitliği merkeze almasıdır. Demokrasi çoğulcudur, katılımcıdır, özgürlükçüdür. Düşünce özgürlüğü, inanç özgürlüğü ve örgütlenme hakkı bu rejimin vazgeçilmez unsurlarıdır.
Rıza Kaybolursa Baskı Başlar
Ahmet Özer, bir ülkede yönetenlerin rızayı yitirmesi halinde ortaya çıkan tabloyu ayrıntılı biçimde anlattı. Yolsuzluk, kayırmacılık ve kötü yönetim arttığında, iktidarların meşruiyetlerini koruyabilmek için zor ve şiddeti devreye soktuğunu ifade etti.
Bu sürecin kaçınılmaz olarak baskıyı artırdığını, baskı arttıkça toplumsal tepkinin de büyüdüğünü belirten Özer, bu kısır döngünün sonunda faşizme varan rejimlerin ortaya çıktığını söyledi.

Seçimden Kaçan İktidarın Sorunu Büyüktür
Özer’e göre rızasını kaybeden bir iktidarın önünde iki yol vardır:
Ya kendini sorgular ve halkın iradesine başvurur, ya da zor yoluyla iktidarını sürdürmeye çalışır. Seçimden kaçan, hukuku baskı aracı haline getiren rejimlerin en büyük sorununun beceriksizlik ve yolsuzluk olduğunu vurguladı.
Bu tür rejimlerde ilk çürüyen kurumların eğitim ve üretim olduğuna dikkat çeken Özer, bu iki alan çöktüğünde hukukun da işlevini yitirdiğini ifade etti.
Hukukun Üstünlüğü Yerine Üstünlerin Hukuku
Konuşmasının en kritik bölümlerinden birini hukuk tartışması oluşturdu. “Bir ülkede hukukun üstünlüğü yerine üstünlerin hukuku geçerliyse, o rejimin adı demokrasi olsa bile demokratik değildir” diyen Özer, hukukun siyasal iktidarın elinde bir araç haline gelmesinin adaleti yok ettiğini söyledi.
Bu durumu “jüritokrasi” kavramıyla açıklayan Özer, hukukun siyasi amaçlarla kullanıldığı her yerde adaletin nefes alamaz hale geldiğini vurguladı.
“Devletin Dini Adalettir”
Özer, Hz. Ali’ye atfedilen “Devletin dini adalettir” sözünü hatırlatarak, adaletin zayıfladığı bir devletin yalnızca onu ele geçirenlere hizmet edeceğini söyledi. Hukuk, zulme karşı mücadelenin bilimi olmaktan çıkarsa, bizzat zulmün aracı haline gelir uyarısında bulundu.
Onurlu Mücadele ve Umut
Konuşmasının son bölümünde umut ve direniş vurgusu yapan Ahmet Özer, zor dönemlerde demokrasi ve özgürlük mücadelesi vermenin en onurlu duruş olduğunu ifade etti. Bedel ödemeyi göze alanların varlığı sayesinde geleceğe dair umudun hâlâ canlı olduğunu belirtti.
“Kötülüğün bu kadar yaygın olmasının nedeni sadece kötüler değil, kötülüğe sessiz kalanlardır” diyen Özer, aydınların susturulduğu, orta sınıfın çözüldüğü toplumlarda toplumsal felcin kaçınılmaz hale geldiğini söyledi.
Barışın Gerçek Dili
Ahmet Özer, konuşmasına şu vurguyla devam etti:
Barış; hukuksuzlukla, baskıyla ve demokrasi dışı yöntemlerle kurulamaz. Gerçek barışın dili hukuk ve demokrasidir. Bu dilden vazgeçilmediği sürece, en karanlık dönemlerde bile umut vardır.
“Neden Şimdi Umutluyuz?”
Özer konuşmasına doğrudan soruyla başladı: “Niye şimdi umutluyuz?”
Yanıtı netti: Çünkü bir barış süreci yürütülüyor.
Barışın insani ve vicdani bir değer olduğunu belirten Özer, “Barış kadınların, çocukların ölmemesi demektir. Barış insanların huzur içinde kucaklaşması demektir. Kim barışa karşı çıkabilir?” dedi. Ancak hemen ardından kritik bir uyarıda bulundu:
Barışın da kuralları, ilkeleri ve toplumsal zemini vardır. Dünyada kimi zaman “barış” adı altında farklı ajandaların yürütüldüğünü hatırlatarak, manipülasyon riskine dikkat çekti. “Biz halkız” diyen Özer, halkın iradesine sahip çıkması halinde hiçbir gücün buna direnemeyeceğini ifade etti.
Yönetmek Sahip Olmak Değildir
Konuşmasında çarpıcı bir benzetme yapan Özer, yöneticilerin halkın sahibi değil, hizmetkârı olduğunu söyledi.
Apartman yöneticisi örneğini veren Özer, belediye başkanlarının, milletvekillerinin ve cumhurbaşkanının da halkın devrettiği yetkiyle görev yaptığını vurguladı. “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” ilkesini hatırlatarak, yönetenlerin bu yetkiyi halk adına kullandığını, sahiplik iddiasının demokrasiye aykırı olduğunu belirtti.
Silahların Susması Ne Anlama Geliyor?
Özer’e göre silahların bırakılması hem iyi hem de tarihsel bir adımdır. Ancak asıl mesele bundan sonra başlayacaktır.
Silahların bugüne kadar iki temel gerekçeye dayanak yapıldığını söyledi:
- Siyasette otoriterleşmenin gerekçesi
Güvenlikçi politikalar, olağanüstü haller ve demokratik ihlaller “silah var” gerekçesiyle meşrulaştırıldı. - Ekonomik dengesizliklerin gerekçesi
Bölgeler arası ve toplumsal kesimler arası eşitsizlikler güvenlik söylemiyle perdelenmeye çalışıldı.
Silahların devreden çıkması halinde hem otoriterleşmeden hem de ekonomik eşitsizlikten kurtulmanın zorunlu hale geleceğini ifade etti.
Kürt Meselesinde Üç Yol
Özer, Kürt meselesinin tarihsel olarak üç çözüm biçimiyle tartışıldığını söyledi:
- Bastırma
- Ayrılma
- Demokrasi içinde eşit yurttaşlık temelinde bir arada yaşama
Bastırma politikasının ağır bedeller ürettiğini belirten Özer, on binlerce can kaybı ve trilyonlarca dolarlık ekonomik maliyetin bu yöntemin iflasını gösterdiğini söyledi.
Ayrılma seçeneğinin ise küresel çağda gerçekçi olmadığını ifade ederek, “Ne küçük bir Kürdistan Kürtlerin işine yarar ne küçük bir Türkistan Türklerin işine yarar” dedi.
Çözümün üçüncü yolda, yani demokrasi içinde eşit temelde birlikte yaşamakta olduğunu vurguladı.
Barışın Toplumsallaşması: Dört Anahtar Kavram
Geçmişteki dokuz barış girişiminin başarısız olmasının temel nedeninin sürecin toplumsallaştırılamaması olduğunu belirten Özer, başarı için dört anahtar kavram sıraladı:
1. Niyet
Samimiyet olmadan barış olmaz. Gizli ajandalar güvensizlik üretir.
2. Empati
Batı doğunun acısını, doğu batının hassasiyetini anlamalı.
“Şehit anneleriyle barış anneleri bir araya gelebilir” diyerek acı ortaklığının barışın zemini olabileceğini söyledi.
3. Barış Dili
Öfkeli, kibirli ve üstenci bir dille barış kurulamayacağını vurguladı.
“Savaşı çıkaran da barışı kuran da dildir” dedi.
4. Bölünme Paranoyasını Aşmak
Silah eldeyken bölünmeyen bir ülkenin, silah bırakıldığında bölüneceği iddiasını gerçekçi bulmadığını ifade etti. Türkiye’de milyonlarca karma evlilik, göç, ekonomik entegrasyon ve tarihsel birliktelik olduğunu anlatarak Malazgirt’ten Çanakkale’ye uzanan ortak mücadele tarihine işaret etti.
Güven Sorunu ve Tutuklu Belediye Başkanları
Özer, barış sürecinin önündeki en büyük engelin “güven” olduğunu söyledi.
Ekrem İmamoğlu başta olmak üzere çok sayıda belediye başkanının tutuklu yargılanmasını eleştiren Özer, tutuksuz yargılamanın esas olması gerektiğini vurguladı.
Kendi deneyimine de değinen Özer, Esenyurt’ta iki kişiden birinin oyuyla seçildiğini, ancak görevden alınarak yerine kayyum atandığını belirtti. Kayyum uygulamasını “demokrasi için paslı bir hançer” olarak tanımladı.
AYM ve AİHM Kararları Uygulanmalı
Özer, Anayasa Mahkemesi ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarının uygulanmasının hukuk devleti olmanın gereği olduğunu ifade etti.
Selahattin Demirtaş, Osman Kavala, Tayfun Kahraman ve Can Atalay hakkında verilen kararların uygulanmamasının hukuk güvenliğini zedelediğini söyledi.
“Barış benden büyüktür” diyerek, yaşadıklarına rağmen barışı savunmaya devam edeceğini belirtti.
Toplumun Yarısı Dışlanarak Barış Olmaz
Bir taraftan barış söylemi yürütülürken ana muhalefete yönelik operasyonların güveni sarstığını dile getiren Özer, barışın toplumsal mutabakatla mümkün olacağını söyledi.
Devlet Bahçeli’nin sürece destek veren açıklamalar yaptığını, ancak icranın iktidardan beklendiğini ifade etti.
Cumhuriyet Halk Partisi’nin çözüm konusunda katkı sunmaya hazır olduğunu vurguladı.
Anayasanın İkinci Maddesi ve Yol Ayrımı
Özer konuşmasını Anayasa’nın ikinci maddesini hatırlatarak tamamladı: Türkiye Cumhuriyeti insan haklarına saygılı, laik, demokratik ve sosyal bir hukuk devletidir.
“Bir yol bizi hukuka, demokrasiye ve uygarlığa götürüyor; diğer yol otoriterliğe” diyen Özer, tercihlerinin net olduğunu söyledi.
Siyasi partilerin düşman değil rakip olduğunu belirterek tansiyonun düşürülmesi çağrısı yaptı:
“Barış bütün güzellikleriyle bizi bekliyor. Yeter ki uzanalım.”
Ahmet Özer: “Silahların Bırakılması Tek Başına Yetmez; Demokratikleşme Olmadan Kalıcı Çözüm Olmaz”
Bu bölümde Ahmet Özer, barış sürecinin özüne dair kapsamlı bir değerlendirme yaptı. Özer, silahların bırakılmasının son derece önemli ve tarihsel bir eşik olduğunu vurgularken, bunun tek başına ne demokratikleşme ne de Kürt sorununun çözümü anlamına gelmeyeceğini ifade etti. Konuşmasında iktidarın yaklaşımını, olası niyet tartışmalarını, bölgesel gelişmeleri ve seçim vurgusunu ayrıntılı biçimde ele aldı.
“Meselenin Özünde Silahların Bırakılması Var”
Ahmet Özer konuşmasının bu bölümüne net bir tespitle başladı:
Meselenin özünde silahların bırakılması vardır ve bu adım tek başına bile son derece önemlidir.
Silahların devreden çıkmasının, Türkiye açısından tarihsel bir kırılma anlamına geldiğini belirten Özer, bunun hem ülke barışına hem de bölgesel istikrara katkı sunacağını ifade etti. Ancak bu noktada kritik bir ayrım yaptı:
“Silahların bırakılması eşittir demokratikleşme, eşittir Kürt sorununun çözümü değildir.”
“Kök Sebeplere İnmeden Çözüm Olmaz”
Özer’e göre gerçek çözüm, sorunun kök sebeplerine inilmeden mümkün değildir. Silahlı çatışma bir sonuçtur; asıl mesele onu doğuran siyasal, hukuksal ve toplumsal sorunlardır. Bu nedenle yalnızca silahların susmasına odaklanan bir yaklaşımın eksik kalacağını vurguladı.
Bu noktada iktidarın tutumuna dikkat çeken Özer, özellikle Adalet ve Kalkınma Partisi’nin bu konuda “tutuk” davrandığını söyledi. İktidarın, “Önce bu işi çözelim, diğerlerine sonra bakarız” yaklaşımının güvensizlik yarattığını belirtti.
Belediyelere Yönelik Operasyonlar Demokratikleşmenin Önünde Engel
Özer, tutuklu belediye başkanları, kayyum uygulamaları ve yerel yönetimlere yönelik operasyonların, antidemokratik uygulamalar sınıfına girdiğini vurguladı. Bu tür uygulamaların barış süreciyle çeliştiğini ifade ederek şunları söyledi:
Silahların bırakılması, demokratikleşme ve Kürt sorununun çözümü birbirinden kopuk değil; aksine birbirine bağlı ve iç içe süreçlerdir. Birinde geri adım atıldığında diğerleri de akamete uğrar.
Bu bağlamda Cumhuriyet Halk Partisi’nin hazırladığı rapora işaret eden Özer, raporun baştan sona demokratikleşmeyi esas aldığını hatırlattı.
“Gizli Ajanda” Tartışmaları ve Erdoğan İddiası
Toplumda dile getirilen “acaba bu sürecin arkasında başka hesaplar mı var?” sorusuna da değinen Özer, özellikle şu iddiayı ele aldı:
“Bu süreç, Erdoğan’ın yeniden aday olabilmesi için mi yürütülüyor?”
Bu iddiayı rasyonel bulmadığını belirten Özer, Recep Tayyip Erdoğan’ın zaten Meclis’te gerekli çoğunluk sağlandığında yeniden aday olabileceğini söyledi. Bu nedenle böylesi büyük bir sürecin yalnızca adaylık hesabıyla açıklanamayacağını vurguladı.
Devletin Güvenlik ve Dış Politika Kaygıları
Özer’e göre sürecin arka planında yalnızca iç siyaset değil, devletin kurumsal değerlendirmeleri de yer alıyor. MİT, İçişleri, Dışişleri ve Milli Savunma Bakanlığı gibi kurumların, Türkiye’nin içinde bulunduğu bölgesel konjonktürü ve geleceğe dair riskleri dikkate alarak bu süreci değerlendirdiğini ifade etti.
Bu noktada Suriye’nin özel bir yer tuttuğunu belirten Özer, sahadaki dengelerin belli ölçüde “regüle” edildiğini, hem Türkiye’nin hem de Rojava’nın “evet” diyebileceği bir dengeye doğru gidildiğini söyledi. Bu nedenle önümüzdeki dönemde barış sürecinin daha da hızlanabileceğini dile getirdi.
İktidar Meselesi ve Mücadele Vurgusu
Özer, iktidarların iktidarda kalmak istemesinin siyasetin doğası gereği olduğunu ifade ederek, esas meselenin buna karşı demokratik mücadele olduğunu söyledi:
“İktidarda değişim istiyorsanız, farkı yüzde 40’tan yüzde 60’a çıkarırsınız ve değişimi sandıkta sağlarsınız.”
Ona göre bu sorunların nihai çözümü seçimle mümkündür. Seçimde yaşanacak bir değişiklik, yalnızca siyasal iktidarı değil; ekonomi, yargı ve toplumsal iklimi de otomatik olarak etkileyecektir.
Siyasi İstikrarın Temeli: İnsan Hakları, Hukuk ve Demokrasi
Özer, ekonomik istikrarın temelinin siyasi istikrar olduğunu vurguladı. Ancak siyasi istikrarın da üç temel sütun üzerinde durduğunu söyledi:
- İnsan hakları
- Hukukun üstünlüğü
- Demokrasinin tüm kurum ve kurallarıyla işlemesi
Bu üçü olmadan ne ekonomik düzelme ne de toplumsal huzurun sağlanabileceğini ifade etti.
Erken Seçim ve Değişim Çağrısı
Ahmet Özer, bu yıl olmasa bile önümüzdeki yıl içinde bir erken seçime herkesin hazırlıklı olması gerektiğini söyledi. Uzun süreli iktidarların dünyada da iyi yönetim örneği üretmediğini belirterek, 25 yılın her ülke için aşırı uzun bir süre olduğuna dikkat çekti.
Bu durumun yalnızca muhalefet seçmenlerini değil, iktidara oy veren geniş kitleleri de olumsuz etkilediğini ifade etti. Ekonomik bedelin toplumun büyük çoğunluğu tarafından ödendiğini vurguladı.
“Değişim Oksijen Gibidir”
Özer konuşmasını çarpıcı bir benzetmeyle tamamladı:
Değişim, karbondioksitle dolmuş bir odaya oksijen vermek gibidir; herkese iyi gelir.
Önümüzdeki seçimlerde bu değişimin büyük olasılıkla gerçekleşeceğine inandığını belirten Özer, bu inancının kaynağının halk olduğunu söyledi:
“Ben size inandığım için buna inanıyorum. Siz de kendinize inanın. Bu değişimi birlikte gerçekleştirelim.”
Bu sözlerle konuşmasının bu bölümünü tamamlayan Özer, silahların bırakılmasını önemli ama yetersiz bir adım olarak tanımladı; gerçek barışın ancak demokrasi ve hukukla mümkün olacağını bir kez daha vurguladı.
Ahmet Özer: “Barış Sürecinde Geri Dönüşün Bedeli Daha Ağır Olur”
Bu bölümde Ahmet Özer, barış sürecinin artık geri dönülmesi zor bir aşamaya geldiğini vurguladı. Sürecin yalnızca siyasi bir tercih değil, mevcut sorunların zorunlu kıldığı tarihsel bir eşik olduğunu ifade eden Özer, karamsarlığa kapılmadan süreci ileri taşıma çağrısı yaptı.
“Geri Dönüş Daha Büyük Zarar Demektir”
Özer’e göre gelinen noktada barış sürecinden geri dönüş artık mümkün görünmüyor.
“Benim görebildiğim kadarıyla bu iş geri dönülmesi mümkün olan noktayı geçti” diyen Özer, olası bir geri adımın maliyetinin bugünkünden çok daha ağır olacağını belirtti. Sürecin akamete uğraması halinde ülkenin daha büyük siyasi, toplumsal ve ekonomik zararlarla karşı karşıya kalacağını ifade etti.
“Sorunlar Olduğu İçin Barıştan Söz Ediyoruz”
Özer, barış tartışmalarının varlığının bile mevcut sorunların göstergesi olduğunu söyledi.
Eğer ülkede her şey demokratik işliyor, hak ve özgürlükler tam anlamıyla güvence altında bulunuyor ve toplumsal sorunlar çözülmüş olsaydı barış sürecine ihtiyaç duyulmayacağını belirtti. Ancak gerçekliğin böyle olmadığını vurguladı:
Sorunlar var. Demokratik eksiklikler var. Toplumsal gerilimler var. İşte tam da bu nedenle barıştan söz ediyoruz.
Seçmeni Küçümsemek Doğru Değil
Özer, barış sürecine ilişkin bazı çevrelerin “iktidar bunu yaparsa seçmeni yine oy verir” şeklindeki yorumlarını da eleştirdi. Bir partinin seçmenini bu şekilde değerlendirmeyi doğru bulmadığını ifade ederek, seçmenin bilinçli ve irade sahibi olduğunu söyledi.
Toplumu edilgen bir kitle gibi görmenin hem siyasal analiz açısından hatalı hem de demokratik kültüre aykırı olduğunu vurguladı.
“Tek Kişiye Abartılı Güç Atfetmek Yanlış”
Özer, süreci yalnızca iktidar partisine ya da tek bir lidere indirgemeyi de doğru bulmadığını belirtti.
Adalet ve Kalkınma Partisi ve Recep Tayyip Erdoğan üzerinden yapılan “her şey onların iradesine bağlı” yorumlarının abartılı olduğunu söyledi.
Türkiye’de Meclis’te birden fazla parti bulunduğunu hatırlatan Özer, siyasal sistemin tek kişiden ibaret olmadığını ifade etti. Eğer bütün hukuksuzluklara, ekonomik sıkıntılara ve toplumsal sorunlara rağmen her şey tek bir iradeyle belirleniyorsa, o zaman demokratik mücadelenin anlamını yitireceğini dile getirdi.
Ancak buna inanmadığını özellikle vurguladı.
Uluslararası ve Kurumsal Dinamikler
Özer’e göre barış süreci yalnızca iç politik hesaplara indirgenemez. Uluslararası ilişkiler, bölgesel gelişmeler ve devlet içindeki farklı eğilimler de süreci etkiliyor.
AK Parti içinde dahi bu konuda farklı görüşler olabileceğini belirten Özer, süreci homojen bir iradeyle açıklamanın gerçekçi olmadığını söyledi. Bu nedenle meseleyi kişisel niyetler üzerinden değil, daha geniş siyasal ve tarihsel dinamikler üzerinden değerlendirmek gerektiğini ifade etti.
“Karamsarlığa Yer Yok”
Konuşmasının sonunda Özer, umutsuzluk çağrılarına karşı çıktı.
Bu sürecin bir kişinin isteyip istememesini aşan bir noktaya geldiğini, artık daha geniş dinamiklerin devreye girdiğini belirtti. Bu nedenle barış ihtimalini birilerine havale etmek yerine, tam tersine süreci ileriye taşımak için toplumsal çaba göstermek gerektiğini söyledi.
“Biz elimizden ne geliyorsa yapacağız ve başaracağız” diyerek inanç vurgusu yaptı.
Özetle Özer, barış sürecinin geri döndürülemez bir aşamaya yaklaştığını, geri adımın maliyetinin daha ağır olacağını ve sürecin yalnızca bir siyasi aktörün iradesine indirgenemeyecek kadar geniş dinamiklere dayandığını savundu. Karamsarlık yerine toplumsal irade ve demokratik mücadele çağrısıyla sözlerini tamamladı.
Ahmet Özer: Suriye’deki Gelişmeler Türkiye’deki Barış Sürecini Nasıl Etkiliyor?
Prof. Dr. Ahmet Özer, yaptığı değerlendirmede Türkiye’de yürüyen barış sürecinin seyrini Suriye’deki gelişmelerle birlikte ele aldı. Özer’e göre süreç artık belirli bir eşiği geçmiş durumda ve son dönemdeki hızlanmanın arkasında doğrudan Suriye sahasında yaşanan değişimler bulunuyor.
“Süreç Bir Noktaya Geldi ve Hızlanmasının Nedeni Bu”
Özer konuşmasına barış sürecinin artık geri döndürülemez bir aşamaya yaklaştığını belirterek başladı. Ona göre son dönemde yaşanan hızlanma tesadüfi değil; Suriye’deki düğümün kısmen çözülmeye başlamasıyla bağlantılı.
Sürecin önündeki en büyük engelin uzun süre Suriye olduğunu ifade eden Özer, sahadaki askeri ve siyasi belirsizliklerin Türkiye’deki barış perspektifini doğrudan etkilediğini söyledi.
10 Aralık, 18 Ocak ve Ocak Sonu Anlaşmaları
Özer, Suriye bağlamında üç kritik dönemeçten söz etti:
- 10 Aralık anlaşması
- 18 Ocak anlaşması
- 29–30 Ocak’ta varılan yeni mutabakat
İlk iki anlaşmanın özellikle Suriye Demokratik Güçleri (SDG) açısından ciddi kayıplar içerdiği yönünde değerlendirildiğini belirten Özer, son yapılan mutabakatın ise daha dengeli bir zemine oturduğunu ifade etti.
29–30 Ocak’ta varılan uzlaşının ne 10 Aralık’taki kadar tek taraflı ne de 18 Ocak’taki kadar sert olduğunu; her iki tarafın da belirli tavizler vererek orta bir noktada buluştuğunu söyledi. Türkiye’nin de bu dengeyi onayladığını ve bu kabulün barış sürecini hızlandıran önemli bir faktör olduğunu vurguladı.
SDG’nin Alan Kaybı ve Kürtlerin Konumlanışı
Özer’e göre SDG’nin özellikle Deyrizor ve Rakka gibi alanlarda yaşadığı kayıplar, bölgesel güç dengelerinde yeni bir tablo ortaya çıkardı. Bu gelişmeler kısa vadede farklı tepkilere yol açsa da uzun vadede Kürtlerin “asıl bulundukları alana çekilmesi” şeklinde bir yeniden konumlanmaya neden oldu.
Aynı zamanda Suriye yönetiminin de bazı talepleri kabul ettiği bir noktaya gelindiğini belirten Özer, Türkiye’nin bu dengeyi onaylamasıyla birlikte sürecin yürüyebilir bir zemine kavuştuğunu ifade etti.
Kurumsal Uyum Sorunu ve Çelişkili Açıklamalar
Özer, tüm bu gelişmelere rağmen Türkiye içinde kurumsal uyum sorunu bulunduğunu dile getirdi. Özellikle Dışişleri Bakanlığı ve Milli Savunma Bakanlığı’ndan gelen bazı açıklamaların süreci geliştirmekten çok “enfekte eden” bir etki yarattığı yönünde değerlendirmeler yapıldığını söyledi.
Bu noktada güçlü bir kurumsal kapasitenin ve net bir devlet politikasının gerekliliğine işaret etti. Türkiye’nin sürecin arkasında açık ve tutarlı bir biçimde durmasının hem iç barış hem de bölgesel denge açısından kritik olduğunu vurguladı.
“Biz Hamiyiz” Sözü ve Bölgesel Strateji
Özer, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın bir konuşmasında dile getirdiği “Eğer Suriye’deki Kürtler bir hami arayışına gireceklerse başka yerde aramasınlar, biz hamiyiz” sözünü önemli bulduğunu belirtti.
Bu ifadenin, doğru stratejiyle uygulandığı takdirde bölgesel barış açısından dönüştürücü olabileceğini söyledi.
Özer’e göre Türkiye Cumhuriyeti, Suriye’deki Kürtleri yalnızca Şam yönetimi üzerinden denetlemeye çalışmak yerine, Türkiye’de yaşayan milyonlarca Kürt yurttaşın akrabalık ve toplumsal bağları üzerinden bölgesel barışı inşa etmeye yönelseydi:
- Daha güçlü bir diplomatik pozisyon elde edebilirdi.
- Türkiye’deki barış sürecine daha büyük katkı sunabilirdi.
- Yaşanan travmalar, duygusal kopuşlar ve aidiyet zayıflamaları bu kadar derinleşmeyebilirdi.
Ancak yaşanan gerilimlere rağmen son gelişmelerin onarıcı bir rol oynama potansiyeli taşıdığını ifade etti.
İyimser Perspektif: “Bardağın Dolu Tarafı”
Özer, karamsar olmak istemediğini özellikle vurguladı. Sürecin iyiye doğru evrildiğini düşündüğünü, biraz da toplumsal ve siyasal iradeyle “ittirilmesi” gerektiğini söyledi.
Suriye’deki gelişmelerin bu anlamda barış sürecini hızlandıracağını ve önümüzdeki dönemde daha somut adımların gelebileceğini dile getirdi.
Meclis Komisyonu ve Olası Yasal Düzenleme
Özer, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde yürütülen çalışmalara da değindi. Ay sonuna kadar komisyon raporunun hazırlanmasının beklendiğini, kendisinin de bu rapora katkı sunduğunu ifade etti.
Meclis Başkanı’nın katkı talebi üzerine hazırlık yaptığını, çalışmayı genel başkanına ilettiğini ve ardından komisyon başkanı Murat Emir aracılığıyla ilgili yere sunulduğunu belirtti.
Hazırlık kapsamında:
- KHK’lılar (Kanun Hükmünde Kararname ile ihraç edilenler),
- Barış akademisyenleri,
- Diğer mağdur kesimler
için düzenlemeler içeren bir özel yasanın gündeme gelebileceğini söyledi.
Mart ayı içinde ya da en geç Nisan’a sarkmadan böyle bir düzenleme çıkması halinde, görevlerine iade ve hak restorasyonu sağlayacak bir sürecin başlayabileceğini ifade etti.
Meclis Dengeleri ve Siyasi Baskı İhtimali
Özer, iktidarın bazı maddelere direnebileceğini kabul etmekle birlikte Meclis’te farklı partilerin varlığına dikkat çekti:
- Cumhuriyet Halk Partisi
- DEM Parti
- Yeni Yol Grubu
- Milliyetçi Hareket Partisi
Bazı konularda MHP’nin de CHP ile benzer tutum alabileceğini belirten Özer, bu partilerin ortak baskısı halinde Türkiye’nin beklediği kazanımların en azından “ehveni şer” düzeyinde de olsa sağlanabileceğini dile getirdi.
Genel Değerlendirme
Ahmet Özer’in değerlendirmesine göre:
- Suriye sahasındaki denge değişimi Türkiye’deki barış sürecini doğrudan etkiliyor.
- Son mutabakatlar süreci hızlandırıcı bir rol oynadı.
- Kurumsal uyum güçlendirilirse süreç daha sağlıklı ilerleyebilir.
- Meclis zemininde atılacak yasal adımlar barışın toplumsallaşmasına katkı sağlayabilir.
Özer, tüm zorluklara rağmen sürecin iyimser bir noktaya evrildiğini ve doğru adımlar atılırsa hem bölgesel hem de iç barış açısından önemli kazanımlar elde edilebileceğini savundu.
Ahmet Özer: “Barış Süreci KHK’lıların İadesinin de Önünü Açacak”
Prof. Dr. Ahmet Özer, barış sürecinin yalnızca silahların susmasıyla sınırlı olmadığını, hukuki ve toplumsal restorasyonu da kapsaması gerektiğini vurguladı. Özellikle Kanun Hükmünde Kararnameler (KHK) ile ihraç edilenlerin durumuna dikkat çeken Özer, sürecin doğru yürütülmesi halinde önemli gelişmeler yaşanabileceğini söyledi.
Meclis Komisyonu Çalışmaları ve Yasal Hazırlık
Özer, Türkiye Büyük Millet Meclisi bünyesinde yürütülen komisyon çalışmalarına değinerek, ay sonuna kadar bir raporun tamamlanmasının beklendiğini belirtti. Kendisine yapılan katkı çağrısı üzerine hazırlık yaptığını, çalışmayı genel başkanına ilettiğini ve komisyon başkanı Murat Emir aracılığıyla ilgili mercilere sunulduğunu ifade etti.
Komisyon kulislerinden edindiği bilgilere göre, eğer süreç sağlıklı biçimde ilerlerse KHK’lılar konusunda olumlu gelişmeler yaşanabileceğini söyledi. Hâlihazırda bazı olumlu işaretlerin de görüldüğünü dile getirdi.
KHK’lılar ve Barış Akademisyenleri İçin Özel Yasa İhtimali
Hazırlık kapsamında;
- KHK ile ihraç edilen kamu çalışanları,
- Barış akademisyenleri,
- Diğer mağdur kesimler
için düzenlemeler içeren özel bir yasal düzenlemenin gündeme gelebileceğini belirten Özer, Mart ayı içinde ya da en geç Nisan’a sarkmadan böyle bir adım atılması halinde görevlerine iade ve hak restorasyonu sürecinin başlayabileceğini söyledi.
Bu adımın yalnızca bireysel mağduriyetleri gidermekle kalmayacağını, aynı zamanda barış sürecine güven inşa eden somut bir katkı sunacağını vurguladı.
Barışın Toplumsallaştırılması Gerekliliği
Özer’e göre barış sürecinin başarısı, meselenin topluma mal edilmesine bağlı. Sürece karşı çıkan iki farklı kesim bulunduğunu ifade etti:
- Bilerek sabote edenler:
Bazı siyasi aktörlerin barış karşıtı propagandayı bilinçli biçimde bir “oy devşirme” alanı olarak kullandığını söyledi. - Yanlış bilgilendirilmiş çoğunluk:
Yıllarca resmi ideolojinin oluşturduğu söylemlerle şekillenmiş, iyi niyetli ama yanlış bilgilere inanan geniş bir kesim bulunduğunu belirtti.
Özer’e göre asıl mesele ikinci grubu ikna edebilmek. Çünkü bu insanlar kötü niyetli değil; doğru bildikleri yanlışlara inanmış durumdalar.
“Bu Ulusal Bir Meseledir, Siyaseti Aşmalıdır”
Özer, barışın salt siyasi kazanç hesaplarıyla yürütülemeyeceğini söyledi. Siyasetçilerin elbette siyasi sonuçlar gözetebileceğini ancak bu meselenin partiler üstü ve ulusal bir mesele olduğunu vurguladı.
Tarihten örnekler vererek, büyük sorunları çözen liderlerin kısa vadede seçim kaybedebilse de uzun vadede tarihe geçtiğini ifade etti. Ona göre Kürt meselesinin çözümü de böyle tarihsel bir adımdır ve bu dönemin en büyük işlerinden biri olacaktır.
Algı ile Gerçeklik Arasındaki Uçurum
Özer, Meclis’te de paylaştığını söylediği bir araştırma sonucuna dikkat çekti: Kürtlerin yüzde 85’inin Türkiye ile eşit yurttaşlık temelinde birlikte yaşamak istediğini belirttiğini ifade etti.
Buna karşılık Batı’da birçok yurttaşın “Kürtler ülkeyi bölecek” algısına sahip olduğunu söyledi. Bu algının yıllar içinde siyasi propaganda yoluyla yerleştiğini, ancak gerçeklikle örtüşmediğini dile getirdi.
Özer’e göre yapılması gereken, bu yanlış algıları sabırla ve doğrudan iletişimle düzeltmek.
Barış Toplantıları Nerede Yapılmalı?
Özer, barış tartışmalarının yalnızca belli çevrelerde yapılmasının yeterli olmadığını savundu. Asıl ihtiyaç duyulanın, İzmir’de, Yozgat’ta, Çankırı’da, Anadolu’nun farklı şehirlerinde geniş kitlelerle yüz yüze temas kurmak olduğunu söyledi.
Çünkü güven sorununun aşılması ancak doğrudan iletişimle mümkün olabilir.
Güven Krizi ve Onarım Süreci
Özer, güveni toplumsal ilişkilerin temel unsuru olarak tanımladı. Sevgililer arasında, eşler arasında, işçi ile işveren arasında, öğretmen ile öğrenci arasında ilişkinin temeli güvendir dedi. Güven zedelendiğinde ilişkinin de zedeleneceğini vurguladı.
Bugün yaşananın bir güven bunalımı olduğunu belirten Özer, bunun aşılmasının yolunun şeffaflık, hukuka bağlılık ve toplumsal diyalogdan geçtiğini ifade etti.
“Bize Yapılanlara Rağmen Barıştan Vazgeçmeyiz”
Konuşmasının sonunda Özer, haksız ve hukuksuz yargılamalara, cezaevi süreçlerine rağmen topluma küsmediklerini söyledi. Mücadelelerinin bir parti ya da kişi için değil; barış, kardeşlik ve demokrasi için olduğunu vurguladı.
Sözlerini şu net ifadeyle tamamladı:
“Sonuna kadar barış, sonuna kadar demokrasi, sonuna kadar hukuk.”
Zeydan Karalar: “Önce Yurtta Sulh”
Programın sonunda söz alan Adana Büyükşehir Belediye Başkanı Zeydan Karalar, Ahmet Özer’in konuşmasını “zamana ve zemine uygun, çok değerli” olarak nitelendirdi. Mustafa Kemal Atatürk’ün “Yurtta sulh, cihanda sulh” ilkesini hatırlatan Karalar, “Cihanda sulh önemli ama önce yurtta sulh” dedi.

Siyasetin tansiyonunun düşmesi gerektiğini vurgulayan Karalar, hukukun ve demokrasinin güçlenmesinin barışın ön koşulu olduğunu ifade ederek konuşmasını tamamladı.
Sonuç: Barış İçin Hukuk ve Demokrasi Çağrısı
Adana’daki buluşma, barışın yalnızca siyasal bir hedef değil, toplumsal bir sorumluluk olduğunu bir kez daha ortaya koydu. Ahmet Özer’in “Sonuna kadar barış, sonuna kadar demokrasi, sonuna kadar hukuk” sözleri salonda güçlü bir karşılık bulurken, söyleşi soru-cevap bölümüyle sona erdi.







