Haber-Sen 8 No’lu Şube Genel Kurulu: “Örgütlü Mücadeleyi Büyüteceğiz”

Haber-Sen 8 No’lu Şube’nin Adana’da gerçekleştirilen 2. Olağan Genel Kurulu’nda kamu hizmetlerinin korunması, PTT emekçilerinin çalışma koşulları, ekonomik kriz, çocuk işçiliği, kadınların eşitlik mücadelesi, demokrasi ve barış gündeme taşındı. Genel kurulda sendikanın yeni dönem organları ile üst kurul delegeleri de seçildi.

Genel kurula Haber-Sen Genel Başkanı Mesut Balcan’ın yanı sıra KESK Adana Şubeler Platformu bileşenlerinin temsilcileri, Emek Partisi, Adana Ekoloji Platformu, İnsan Hakları Derneği yöneticileri, sendika üyeleri ve davetliler katıldı.

Genel kurulu yönetmek üzere oluşturulan divanın başkanlığına Güven Boğa seçilirken, divan üyeliklerini Sabahat Mutluay ile İlksen Temizkan Balkır üstlendi.

Emek ve demokrasi mücadelesinde yaşamını yitirenlerin anısına yapılan saygı duruşuyla başlayan genel kurul, sinevizyon gösterimiyle devam etti.

Whatsapp Image 2026 09 13 At 13.31.32

Musa Özdemir: “Hak verilmez, örgütlü mücadeleyle alınır”

Haber-Sen 8 No’lu Şube Başkanı Musa Özdemir, genel kurulun yalnızca geçmiş dönemi değerlendirmek için değil, yeni mücadele döneminin yol haritasını birlikte belirlemek amacıyla toplandığını söyledi.

Sendikanın yalnızca toplu sözleşme masasında hak arayan bir yapı olmadığını vurgulayan Özdemir, “Sendika emeğin onuru, dayanışma ve haksızlığa karşı birlikte durabilmektir. Haber-Sen; PTT, posta, iletişim ve haberleşme emekçilerinin örgütlü gücüdür” dedi.

Dünyada savaşların, Türkiye’de ise baskı politikalarının derinleştiğini belirten Özdemir; savaşların açlığı, işsizliği, yoksulluğu ve gelir adaletsizliğini büyüttüğünü ifade etti. Savaşın bedelini halkların ve emekçilerin ödediğini kaydeden Özdemir, halkların kimlikleri üzerinden birbirine düşmanlaştırılmasına karşı barışı ve kardeşliği savunduklarını dile getirdi.

12 Eylül darbesinin etkilerinin farklı biçimlerde sürdüğünü belirten Özdemir, darbenin sendikal örgütlülüğe, grev hakkına, emeğin kazanımlarına ve örgütlü topluma yönelik bir saldırı olduğunu söyledi. Anayasa Mahkemesi kararlarının uygulanmadığına, seçilmişlerin tutuklandığına ve kayyum uygulamalarına dikkat çeken Özdemir, 12 Eylül’le hesaplaşmanın bugünün baskı ve sömürü düzenine karşı mücadele etmek anlamına geldiğini vurguladı.

“PTT halkın kurumudur”

Kamu hizmetlerinin özelleştirme, taşeronlaştırma ve güvencesiz istihdam politikalarıyla tasfiye edildiğini ifade eden Özdemir, PTT’nin bu uygulamaların en ağır hissedildiği kurumlardan biri olduğunu söyledi.

“PTT halkın kurumudur, posta hizmeti bir kamu hizmetidir ve haberleşme temel bir haktır” diyen Özdemir, Haber-Sen’in PTT’nin parçalanmasına, özelleştirilmesine ve çalışanların güvencesizleştirilmesine karşı mücadelesini sürdüreceğini belirtti.

Ekonomik krizin emekçilerin sofrasında, kirada, faturada ve çocukların eğitim giderlerinde yaşandığını kaydeden Özdemir; düşük ücret, ağır vergi yükü, artan iş yükü ve güvencesizliğe karşı mücadele çağrısı yaptı. Özdemir, “Bu ülkenin emekçileri borçlu değil, alacaklıdır” ifadelerini kullandı.

Çocuk işçiliğine ve MESEM uygulamalarına tepki

Çocuk işçiliğini emek sömürüsünün en ağır sonuçlarından biri olarak nitelendiren Özdemir, çocukların fabrikalarda, atölyelerde ve madenlerde değil, okul sıralarında olması gerektiğini söyledi. MESEM kapsamında çocuk emeğinin ucuz iş gücüne dönüştürüldüğünü belirten Özdemir, çocuk işçiliğinin ve çocukların çalışırken yaşamını yitirmesinin kader olmadığını vurguladı.

Hakları, ücretleri ve tazminatları için mücadele eden maden işçilerine de dayanışma mesajı gönderen Özdemir, “Bir işçinin hakkı bütün işçilerin hakkı, bir işçinin mücadelesi bütün emekçilerin mücadelesidir” dedi.

Kadın emekçilerin eşitlik talepleri

Kadın emekçilerin mücadelesinin Haber-Sen’in mücadelesi olduğunu belirten Özdemir; eşit işe eşit ücret, güvenceli istihdam, kamusal bakım hizmetleri ve karar mekanizmalarında eşit temsil taleplerini sıraladı. İstanbul Sözleşmesi ile 6284 sayılı Kanun’un etkin uygulanmasını ve ILO’nun 190 sayılı Sözleşmesi’nin onaylanmasını istedi.

Çalışanların kadrolu-sözleşmeli, beyaz yakalı-mavi yakalı ve sendikalı-sendikasız biçiminde ayrıştırılmasına karşı çıkan Özdemir, sendikal örgütlenmenin önündeki engellerin kaldırılması, gerçek bir toplu sözleşme düzeninin kurulması ve kamu emekçilerinin grev hakkının güvence altına alınması çağrısında bulundu.

“Barış mücadelesi aynı zamanda emek mücadelesidir”

Türkiye’de yürütülen barış görüşmelerinin desteklenmesi gerektiğini belirten Özdemir; silahların susmasını, çatışmasızlığın kalıcı hâle gelmesini ve demokratik, eşitlikçi bir toplumsal barışın kurulmasını istediklerini söyledi.

Barışın yalnızca savaşın sona ermesi olmadığını ifade eden Özdemir, “Barış; eşitlik, özgürlük, demokrasi ve adalettir. Halkların kendi kimlikleri, dilleri ve kültürleriyle özgürce yaşayabilmesidir. Barış mücadelesi ekmek, demokrasi ve emek mücadelesidir” dedi.

Özdemir, insanca yaşamaya yetecek ücret, güvenceli çalışma, adil vergi sistemi, halktan ve emekten yana bütçe, nitelikli kamu hizmeti, sendikal haklar, demokrasi ve barış için örgütlü mücadeleyi büyütme çağrısında bulundu.

Konuşmasını “Hak verilmez, mücadeleyle alınır. Örgütlüysek güçlüyüz, birlikteysek kazanırız” sözleriyle tamamladı.

Mesut Balcan: “KESK, emek rejimine yönelik saldırıların önündeki en büyük engellerden biridir”

Dünyada ve bölgemizde militarizm hat safhadadır. Bir asker yaşamını yitirdiğinde, fabrikalarda ne kadar güçlü bir emek mücadelesi yürütülürse yürütülsün bu mücadele geri planda kalıyor ve görünmez hâle geliyor. PTT’de yaşanan önemli bir sorun toplumun gündeminde yeterince yer bulmuyor. Bir gerillanın cenazesi geldiğinde ya da bir annenin yüreği yandığında ise bizler yalnızca maaşları mı konuşacağız?

Böyle dönemlerde emek mücadelesi ikinci gündem hâline geliyor. Toplumdaki genel yaklaşım da ne yazık ki bu yöndedir. Bu nedenle barış ve demokratik toplum süreci, emekçiler açısından da son derece önemlidir.

Dikkat ederseniz çatışmaların yaşanmadığı dönemlerde fabrikalardaki, madenlerdeki ve diğer işkollarındaki eylemler daha görünür hâle geliyor. İktidarlar da emek mücadelesinin görünür olmasından rahatsız oluyor. Belki de süreci yavaşlatmalarının temel nedenlerinden biri budur.

Sendikal mücadeleden söz ederken maden ve tekstil işçilerinin direnişlerini gündeme getiriyoruz. Ancak KESK Merkez Yürütme Kurulu üyemiz ve Toplu İş Sözleşmesi-Hukuk Sekreterimiz sekiz aydır tutuklu bulunuyor.

KESK olarak şunu açıkça ifade ediyoruz: Toplumdaki her bireyin siyaset yapma hakkı vardır. Biz bu anlayışı tüzüğümüze de yansıttık. Toplumsal mücadeleyi, evrensel ilkeleri, ekolojiyi, kadın mücadelesini ve seküler yaşamı tüzüğümüzün merkezine yerleştirdik. Bugün yaptığımız, tüzüğümüzün gereklerini yerine getirmektir.

İnanın, bu sendikalar olmasaydı iktidarın işi çok daha kolay olurdu. Diğer işçi örgütlenmelerinin önemli bir bölümü etkisiz hâle getirildi. Bugün KESK, iktidarın politikalarının önündeki en büyük engellerden biridir.

Emin Pazarcı’nın yazısını hepiniz biliyorsunuz. Bakanla ve AKP’li bürokratlarla yaptığı görüşmelere ilişkin yazısında, Memur-Sen’in istenilen sonucu elde edemediğinden söz ediliyor ve Kamu-Sen’den bu konuda destek istendiği anlatılıyordu. Burada amaç, toplu sözleşme adı altında bütün kamu emekçilerini belirli bir anlayışın içerisinde tutmaktır.

“Kazanımlarımızı anlatmakta yetersiz kalıyoruz”

Geçen hafta Karabük’teydim. Orada genç arkadaşlarla da konuştuk. Bizler; sosyalistler, yurtseverler ve demokratlar olarak kendimize karşı çok acımasız davranıyoruz. Olumlu bir dil kurmakta ve elde ettiğimiz kazanımları anlatmakta sorun yaşıyoruz.

Enerji Sanayi ve Maden Kamu Emekçileri Sendikasının elde ettiği kazanımlardan bugün enerji ve maden alanında görev yapan bütün kamu emekçileri yararlanıyor. Bu haklardan yalnızca sendika üyeleri değil, işkolundaki bütün çalışanlar faydalanıyor. Çünkü o kazanımı KESK’e bağlı sendikamız elde etti.

12 Eylül darbesinin getirdiği tek tip kıyafet anlayışını çalışma yaşamında ortadan kaldıran sendika Eğitim Sen’dir. Kamu emekçilerinin kıyafet serbestisi, Eğitim Sen’in mücadelesiyle elde edilmiş bir kazanımdır. Eğitim Sen bu mücadeleyi yürüttüğü için Memur-Sen de benzer bir karar almak zorunda kalmıştır.

Bugün Memur-Sen’e bağlı sendikaların örgütlü olduğu belediyelerde de AKP’li, MHP’li, İYİ Partili ya da diğer partilerden belediyelerde de toplu pazarlık yapılıyorsa bu, Tüm Bel-Sen’in mücadelesiyle elde edilmiş bir kazanımdır.

Biz bunları yeterince anlatmıyoruz. Oysa bunlar son derece önemli kazanımlardır.

Memur-Sen’in toplu sözleşme masasına oturduğu günden bu yana kamu emekçilerine mevcut haklarının üzerine yeni bir kazanım sağladığını görmedik. Kamu emekçilerine yalnızca enflasyon farkı ödeniyor ve bu durum kazanım gibi sunuluyor.

Bazı belediyelerde ise “sosyal belediyecilik” adı altında insanlar önce yardıma muhtaç hâle getiriliyor, ardından ayakkabı, bisiklet, kıyafet ve gıda dağıtılıyor. Bunlar emekçiler açısından kalıcı birer hak ve kazanım değildir.

“Emek rejimindeki değişiklikler önce bizim işkolumuzda uygulanıyor”

Basın, yayın, iletişim ve posta işkolunda emek rejimine yönelik değişiklikler ilk olarak bizim kurumlarımızda uygulanıyor.

Taşeronlaşmanın ilk başladığı dönemi hatırlıyorum. Biz yaşananları Eğitim Sen’de dile getiriyorduk. O günlerde Millî Eğitim ve sağlık alanlarında kaç taşeron işçi çalıştığını birçok kişi bilmiyordu. Biz ise hem o dönemde çalışanların sayılarını biliyorduk hem de bugün işkolumuzdaki istihdam biçimlerini yakından takip ediyoruz.

Taşeronlaşmanın ardından idari hizmet sözleşmeli çalışma modeli getirildi. PTT’de 2017’den bu yana personel alımları ağırlıklı olarak bu istihdam biçimi üzerinden gerçekleştiriliyor.

Türkiye’nin geliştiği ve dönüştüğü söyleniyor. Ancak emek rejimindeki dönüşüm; performansa dayalı çalışma, eşit işe eşit ücret ilkesinin ortadan kaldırılması ve çalışma saatlerinin esnekleştirilmesi biçiminde karşımıza çıkıyor. Bu dönüşüm ve artan emek sömürüsü doğrudan bizim yaşamımızı etkiliyor.

“PTT’deki yolsuzluk iddialarını gündeme taşıdık”

Arkadaşlarımızla sohbet ederken de konuştuk: Biz PTT’deki ve Türkiye Varlık Fonundaki yolsuzluk iddialarına itiraz ettik. Genel müdürlüklerde birden fazla maaş alan yöneticilerin kamu kaynaklarını kendilerine aktarmasına karşı çıktık. Kamu hazinesinin belirli yöneticiler ve çevreler için bir gelir kaynağı gibi görülmesini kabul etmedik.

Halka ve emekçilere verilmesi gereken kaynakların yolsuzluk iddialarıyla ya da farklı harcama kalemleri altında kullanılmasına itiraz ettiğimiz için PTT’nin durumu kamuoyunun gündemine taşındı.

PTT tarihindeki birçok işlem hakkında Türkiye Büyük Millet Meclisine soru önergeleri verildi. Satılan her lojman ve konukevi haberleştirildi, Mecliste tartışıldı. Milletvekilleri, PTT Genel Müdürlüğü ve ilgili bakanlıklar arasında ciddi tartışmalar yaşandı.

Ancak yaşanan sorunların sorumluluğu yöneticilerde değilmiş gibi gösterildi. Bunun yerine personel giderlerinin yüksek olduğu ileri sürüldü ve 399 sayılı Kanun Hükmünde Kararname kapsamında çalışan personel gözden çıkarılmaya başlandı.

Çünkü 399 sayılı KHK’ye tabi çalışanlar, hakları ve görev tanımları mevzuatla daha belirgin biçimde güvenceye alınmış personeldi. İdarenin her talebini sorgulamadan yerine getirmek yerine, “Ben kanunun dışına çıkmam ve görevimi mevzuata uygun biçimde yaparım” diyebiliyorlardı.

Örneğin bir personele mevzuatta belirlenen sayıdan daha fazla tebligat dağıtması söylendiğinde buna itiraz edebiliyordu. Buna karşılık idari hizmet sözleşmeli ya da taşeron personel üzerinde daha esnek ve güvencesiz bir çalışma düzeni kurulabiliyordu. Bu nedenle ilk gözden çıkarılan istihdam biçimlerinden biri 399 sayılı KHK’ye tabi personel oldu.

“İdari hizmet sözleşmesine karşı bütün maddeler üzerinden mücadele ediyoruz”

Bugün idari hizmet sözleşmeli çalışan arkadaşlarımızın durumunu bu sürecin devamı olarak değerlendirmek gerekir. Önümüzde hem bu istihdam biçimine hem de performans sistemine karşı yürütmemiz gereken önemli bir mücadele bulunuyor.

Haber-Sen olarak performans uygulamalarına ve idari hizmet sözleşmesinin hükümlerine ilişkin gelişmeleri düzenli biçimde kamuoyuyla paylaşıyoruz. İdari hizmet sözleşmesindeki düzenlemelere madde madde itiraz eden ve bunlara karşı davalar açan başka bir sendika bulunmuyor.

Haber-Sen, basın, yayın, iletişim ve posta emekçilerinin haklarını korumak için hukuki ve sendikal mücadelesini kararlılıkla sürdürmektedir.

Mustafa Eser Demirçin: “Haber-Sen’e daha güçlü destek vermeliyiz”

Tarım Orkam-Sen ve KESK olarak bugüne kadar Haber-Sen’li arkadaşlarımızın yanında durmaya çalıştık. Bundan sonraki süreçte de dayanışmamızı aynı kararlılıkla sürdüreceğimizi düşünüyorum.

Gönül isterdi ki KESK’e bağlı diğer sendikalardaki arkadaşlarımız da bugün burada olsun ve bu genel kurulu daha geniş bir katılımla gerçekleştirelim. Çünkü yürüttüğümüz mücadele son derece değerli ve kutsal bir mücadeledir.

Hepimizin Haber-Sen 8 No’lu Şubeye elimizden gelenden daha fazla destek vermesi gerekiyor. Tarım Orkam-Sen Adana Şubesi olarak bu konuda öz eleştirimizi de yapmak isterim.

Haber-Sen denildiğinde benim aklıma ilk olarak iletişim geliyor. Bu iletişim görsel, yazılı ya da sözlü olabilir. Ancak maalesef Türkiye’de ve içinde bulunduğumuz coğrafyada insanların iletişim kurma hakkı sürekli engelleniyor. Yazılı, görsel ve sözlü iletişim kanallarına yönelik müdahaleler, aynı zamanda insanların temel haklarına yönelik müdahalelerdir.

Otuz-kırk yıldır bu kürsülere çıkan insanların en sık kullandığı cümle, “Çok zor bir süreçten geçiyoruz” oluyor. Bugün de ne yazık ki aynı cümleyi kuruyoruz. Gidişat değişmezse bundan 20-30 yıl sonra da benzer değerlendirmelerin yapılacağını düşünüyorum.

Türkiye’de liderler ve hükümetleri yöneten isimler değişiyor; ancak kapitalist sistemin anlayışı değişmiyor. Halkı baskı altına alan, susturan ve bir parça ekmeğe muhtaç ederek yönetmeye çalışan anlayış devam ediyor. Maalesef bu yaklaşım zaman zaman kendisini solda tanımlayan kesimlerde de görülebiliyor. Sağ siyasetin tutumunu ise zaten biliyoruz.

KESK bütünlüğü içerisinde, Haber-Sen 8 No’lu Şubede yeni dönemde yönetici olacak arkadaşlarımızla, üyeliklerini sürdürecek olanlarla ve ileride tarım, eğitim, sağlık ya da belediye hizmetleri gibi farklı işkollarında görev yapacak arkadaşlarımızla birlikte mücadele etmeye devam edeceğiz. Bunun sözünü bu kürsüden verebiliriz.

Çünkü biz kadın haklarına, çocuk haklarına, insan haklarına, demokrasiye ve barışa sahip çıkan bir örgütüz. Mücadele geleneğimiz bize bunu gösteriyor. Bu değerleri bizden sonra gelecek kuşaklara da doğru ve güçlü bir biçimde aktarmamız gerekiyor. Değerli başkanlarımız da konuşmalarında bu konulara ilişkin kapsamlı değerlendirmelerde bulundular.

Aylardır tutuklu bulunan İbrahim arkadaşımıza da bu kürsüden selamlarımı gönderiyorum.

Sözlerimi daha fazla uzatmadan, Haber-Sen 8 No’lu Şubenin yeni döneminde görev üstlenecek bütün arkadaşlarımıza başarılar diliyorum.

EMEP GYK Üyesi Halil İmrek: “Emek ve demokrasi mücadelesi birlikte yürütülmeli”

Emek Partisi olarak sendikal hareketi desteklemeyi, büyütmeyi ve sendikaların yanında olmayı temel sorumluluklarımızdan biri olarak görüyoruz.

Buradaki asıl mesele şudur: Türkiye’de demokrasi ve siyaset mücadelesi ile emek mücadelesi maalesef birbirinden ayrı ele alınıyor. İşçilerin, emekçilerin ve kamu emekçilerinin sendikasız bırakılması bir demokrasi sorunu olarak görülmüyor. Oysa Türkiye’de işçilerin ve emekçilerin böylesine örgütsüz olması, ülkenin en önemli demokrasi sorunlarından biridir.

Geçtiğimiz yıl Emek Partisi olarak “Barajsız sendika, yasaksız grev, güvenceli iş” kampanyasını başlattık. İki milletvekilimizin Mecliste yürüttüğü çalışmalar sonucunda CHP’nin —bugünkü adıyla Yeni Parti’nin— ve DEM Parti’nin de aralarında bulunduğu muhalefet partilerinden 178 milletvekilinin imzasıyla bir kanun teklifi sunduk. Bu teklifi, diğerlerinden farklı olarak 50 bin işçinin imzasıyla Meclise taşıdık.

Türkiye’de kayıtlı 17 milyondan fazla işçi bulunuyor. Bunların yalnızca yaklaşık 2,5 milyonu sendika üyesi. Gerçek anlamda toplu iş sözleşmesinden yararlanabilenlerin oranı ise yüzde 7-8 düzeyinde kalıyor. Resmî sendikalaşma oranı yaklaşık yüzde 13 görünse de sahadaki tablo çok daha ağırdır.

Geçtiğimiz günlerde Osmaniye’de partimizin ilk kongresini gerçekleştirdik. Osmaniye Organize Sanayi Bölgesi’nde 119 fabrikada yaklaşık 13 bin 500 işçi çalışıyor. Ancak bunların içerisinde yalnızca Yücel Boru’da sendikal örgütlülük bulunuyor. Bölgede sendikal örgütlülük yok denecek kadar düşük bir düzeydedir.

Bugün yaşadığımız bütün sorunları gerçekten çözmek, işçiler ve emekçiler lehine bir değişim yaratmak istiyorsak mücadelemizin ağırlık noktasını doğru belirlemeliyiz. Kamu emekçilerinden sanayi işçilerine kadar bütün çalışanların örgütlenmesi, sendikalı hâle gelmesi ve sendikal mücadelenin büyütülmesi gerekiyor.

Türkiye’de ve bölgede yaşadığımız sorunları üç temel başlık altında değerlendirebiliriz. Birincisi, iktidarın baskı politikalarıdır. Sanatçıların, stand-up gösterisi yapanların, sendikacıların, belediye başkanlarının ve siyasetçilerin tutuklandığı; seçilmişlerin görevden alındığı ve belediyelere kayyum atandığı bir dönemden geçiyoruz.

İkinci temel sorun, ucuz emek sömürüsüdür. Üçüncüsü ise bölgemizi ve dünyayı kuşatan savaş politikalarıdır. Bu nedenle barış mücadelesi de önümüzdeki temel görevlerden biridir.

Ucuz emek sömürüsüne ilişkin tabloyu Musa Başkan ayrıntılı biçimde anlattı. Açıklanan Orta Vadeli Program, aslında iktidarın ekonomik alandaki savaş stratejisidir. Bu programın merkezinde ucuz emek sömürüsü, emeklilerin kazanılmış haklarının budanması, kıdem tazminatının gasbedilmesinin yeniden gündeme getirilmesi ve özelleştirmeler bulunuyor.

Kamu hizmetleri kısıtlanıyor, kamu kaynakları satılıyor. Köprülerden otoyollara, madenlerden suya ve toprağa kadar halkın sahip olduğu bütün varlıklar sermayeye devrediliyor. Siz kamu emekçileri, bu politikaların sonuçlarını doğrudan yaşıyorsunuz.

Emek Partisi olarak bütün bu saldırılara karşı birleşik mücadeleyi savunuyoruz. Kürt sorununun eşit haklar temelinde demokratik ve barışçıl çözümünden muhalefete yönelik baskılara, belediyelere kayyum atanmasından ucuz emek sömürüsüne kadar yaşanan bütün sorunlara karşı ortak bir mücadele hattı kurulmalıdır.

Bu mücadelenin işçilerin üretimden gelen gücüne dayanması ve gerektiğinde genel eylem çizgisinde ilerlemesi gerekir. 19 Mart eylemlerinde büyük bir toplumsal hareket ortaya çıktı. Ancak bu hareket ağırlıklı olarak boykot ve tüketimden gelen gücün kullanılmasıyla sınırlı kaldı. İşçi ve emekçiler, üretim alanlarından bu sürece yeterince katılamadı.

Tufanbeyli’de Kuru Fasulye Hasadı Başladı: İşçiler Düşük Yevmiyeden Dertli
Tufanbeyli’de Kuru Fasulye Hasadı Başladı: İşçiler Düşük Yevmiyeden Dertli
İçeriği Görüntüle

İşçilerin ve emekçilerin örgütlendiği birleşik bir mücadele oluşturabilirsek bu saldırıları ancak o zaman püskürtebiliriz. Burada hiç kimsenin “Benim yaram ve acım daha büyük, herkes benim etrafımda toplansın” dememesi gerekir. Böyle bir yaklaşım gerçekçi değildir.

Bütün bu sorunları yaratan kapitalist düzene ve iktidarın baskılarına karşı DEM Parti, Yeni Parti, Emek Partisi, TİP, sendikalar, demokratik örgütler, Aleviler, kadınlar ve gençler olarak birleşik bir hareket yaratabilirsek saldırıları püskürtebilir ve yeni kazanımlar elde edebiliriz.

Haber-Sen 8 No’lu Şube Genel Kurulu’nun emek ve demokrasi mücadelesini büyüteceğine inanıyor, hepinize teşekkür ediyorum.

Yaşar Gökoğlu: “12 Eylül’ün en büyük kötülüğü değiştirme umudunu hedef almasıydı”

İnanması güç gelebilir ama 12 Eylül öncesinde toplumun bütün kesimleri hareketliydi. Değişim, elimizi uzatsak tutacakmışız kadar yakın görünüyordu. Kapitalizm denilen bu mantıksızlığa son vereceğimize gerçekten inanıyorduk.

Örgütlenmesi en zor kesimlerden biri olan küçük üreticiler bile gösteriler ve mitingler düzenliyordu. Ardından işkenceler, ölümler ve cezaevleri geldi. Ancak 12 Eylül’ün yaptığı en büyük kötülük, umudumuzu ve toplumu değiştirme inancımızı elimizden almaya çalışmasıydı. Bana göre toplumda en derin izi bırakan da budur.

Bugün bu kötülüğün katlanarak devam ettiğini düşünüyorum. Peki, umudumuz var mı? Seçimler yoluyla iktidarı değiştirme umudu varmış gibi görünüyor. Yerel seçimlerde Üsküdar’da ve başka birçok yerde halkın iradesinin nasıl değişim yarattığını gördük. Ancak geçmişte sahip olduğumuz değiştirme umudu bundan çok daha güçlüydü.

Marx’ın bir sözü vardı: “Hükümet, sermaye sınıfının ortak işlerini yöneten bir kuruldur.” Biz, 12 Eylül’den önce böylesine büyük bir mantıksızlığı değiştirebileceğimize güçlü biçimde inanıyorduk. Bugünkü umudumuza baktığımda, 12 Eylül’ün en büyük kötülüğünün değiştirme irademizi ve umudumuzu elimizden almaya çalışması olduğunu bir kez daha görüyorum.

Ben de bu genel kurula, sözünü ettiğim umudu yeniden yaşatacak sizleri tanımak için geldim. Burada bulunmaktan ve sizlerle tanışmaktan büyük memnuniyet duydum.

Adana Ekoloji Platformu adına söz aldığım için ekolojik kriz ve çalışma yaşamı arasındaki ilişkiye dair de birkaç noktayı vurgulamak istiyorum. Dünya Sağlık Örgütü verilerine göre, haziran ve temmuz aylarında İspanya, Yunanistan ve ağırlıklı olarak Fransa’yı etkileyen, uzun süre dağılmayan sıcak hava dalgası nedeniyle 30 bin kişi yaşamını yitirdi. Bu, herhangi bir basın kuruluşunun ileri sürdüğü rastgele bir sayı değil; Dünya Sağlık Örgütünün açıkladığı ciddi bir veridir.

Bu koşullar karşısında Yunanistan, İspanya ve bazı diğer ülkelerde öğlen saat 12.00 ile 16.00 arasında çalışmaya sınırlama getiren düzenlemeler kabul edildi ve uygulamaya konuldu.

Adana’da ise sıcaklığın 40 derecenin üzerine çıktığı günlerde PTT dağıtıcılarını ve kuryeleri sokakta görüyorum. İnsanların dışarıya çıkmaya çekindiği saatlerde onlar kapı kapı dolaşarak çalışıyor. Bu durum, başta Haber-Sen olmak üzere bütün sendikaların mücadele etmesi gereken önemli bir işçi sağlığı ve iş güvenliği sorunudur.

12 Eylül’e ilişkin bir noktayı daha ifade etmek istiyorum. İktidar mensupları da 12 Eylül’e karşı olduklarını söylüyor. Dün üç AKP yetkilisinin 12 Eylül’ün ne kadar kötü olduğuna ilişkin açıklamalarını dikkatle dinledim. Bu gerçekten inanılması güç bir durumdur. Yaklaşık 25 yıldır iktidarda bulunuyorlar; ancak 12 Eylül düzenini kurumsallaştırarak yaşatmaya devam ediyorlar.

12 Eylül öncesinde emekçi kesimlerin millî gelirden aldığı pay yüzde 40 düzeyindeydi, hatta yüzde 42-43’e kadar çıkmıştı. İşçilerin, emekçilerin, küçük üreticilerin ve bütün çalışanların millî gelirden aldığı pay bugün yüzde 24’e kadar geriledi. Buna karşılık milyoner sayısının en fazla arttığı ülkelerden biri Türkiye’dir. En fazla kazananlarla en az kazananlar arasındaki gelir farkı bakımından da Türkiye dünyanın en kötü durumdaki ülkeleri arasında yer alıyor.

Böyle bir tablonun sorumluları 12 Eylül’ü eleştirmeye kalkıyor. İktidarın başındaki isim, geçmişte patronlarla yaptığı bir toplantıda, “Daha ne yapmamızı istiyorsunuz? Bütün grevleri sizin için erteliyoruz” demişti. Bunların hepsi hafızamızdadır. Buna rağmen 12 Eylül karşıtı açıklamalar yapılması, toplumun aklıyla alay etmektir.

Genel kurulumuza başarılar diliyorum. Bu hayat devam ettiği sürece nerede ve hangi statüde çalışırsak çalışalım emeğimizi ortaya koymak zorundayız. Devlet memuru, işçi ya da geçici statüde olabiliriz; ancak hepimiz çalışanların birliği için yan yana gelmeliyiz.

Demokrasi, daha güzel bir yaşam ve bu akıl dışı sömürü düzenine son vermek için mücadeleyi hep birlikte sürdüreceğiz. Teşekkür ederim.

Av. Yasemin Dora Şeker: “Sendikal mücadele aynı zamanda insan hakları mücadelesidir”

Bugüne kadar emek veren bütün arkadaşlara teşekkür ediyor, bundan sonra görev üstlenecek arkadaşlara başarılar diliyorum.

Sendikal hareket, sendikal faaliyet ve sendikal mücadele aynı zamanda bir insan hakları mücadelesidir. Sendikalar; işçilerin ve emekçilerin temel haklarını, özlük haklarını ve yaşamları boyunca sahip olmaları gereken hakları koruyan bir mücadele yürütür. Bu nedenle sendikal mücadeleyi insan hakları mücadelesinden ayrı değerlendiremeyiz.

Elbette 12 Eylül’e değinmeden geçmemek gerekir. Yaşar Bey’in de çok güzel ifade ettiği gibi, umut hiçbir zaman tükenmemelidir. Toplumsal muhalefeti tırpanlama aracı olarak kullanılan 12 Eylül darbesinin etkileri hâlâ devam ediyor. Aslında 46 yıldır devam eden bir darbe anlayışıyla yaşıyoruz. Bu anlayışın sona ermesi için bizler, umudunu tüketmeyenler olarak hak mücadelesi veriyoruz.

Yürüttüğümüz mücadele yalnızca insan haklarıyla sınırlı değildir. Doğanın, bütün canlıların, dünyanın ve evrenin temel ihtiyaçlarına ilişkin söz kuran hak mücadelecileriyiz. Sendikal mücadele de bu bütünlüğün içerisinde son derece değerli ve kıymetlidir.

Umudumuzu tüketmeden, birlikte hareket ederek, birlikte mücadele ederek ve her koşulda birbirimize destek olarak bu umudu büyütebiliriz. İnsan hakları mücadelesi bitmeyen bir mücadeledir. Bu mücadele, hak arayan bütün kesimleri ve mücadelenin tüm alanlarını kapsar.

Dün gece birçok LGBTİ+ örgütüne yönelik operasyonlar gerçekleştirildi ve onlarca kişi gözaltına alındı. Gece saat 01.00’den sabaha kadar gelişmeleri takip etmek durumunda kaldık. Çünkü sürekli bir mücadele alanındayız; hak ihlallerini takip etmek, yaşananları izlemek ve hak mücadelesi yürütenlerle dayanışmak zorundayız.

Gerçekleştirilen operasyonlarla hak mücadelesi verenlerin iletişim ağları ve sosyal medya mecraları hedef alındı. Onlarca kişi gözaltına alınırken dijital iletişim kanallarına erişim engelleri getirildi.

Haber-Sen’in iletişim alanını bilen ve bu alanda örgütlü mücadele yürüten bir sendika olarak yaşananlara karşı güçlü bir dayanışma göstereceğine inanıyorum. Eğer bunlara ses çıkarmazsak umudu büyütme şansımız kalmaz.

Sürekli teyakkuz hâlinde bulunmak ve kesintisiz bir mücadele alanında durmak hepimiz için zor olsa da birlikte hareket etmek zorundayız.

Genel kurulumuza bir kez daha başarılar diliyor, yeni dönemde görev yapacak arkadaşlarımıza güç ve enerji temenni ediyorum.

Gülcan Aydın: “Kadınların sesiyle, gücüyle ve sözüyle mücadeleyi büyüteceğiz”

İçinde bulunduğumuz düzen; emeği değersizleştiren, doğayı talan eden, kadınları yok sayan ve toplumu güvencesizliğe mahkûm eden bir rejimi kurumsallaştırmıştır.

Barış görüşmelerinin gündeme geldiği bu süreçte seçilmiş belediye başkanlarının hukuka aykırı biçimde görevden alınması ve yerlerine kayyum atanması; sivil toplum temsilcileri ile gazetecilerin baskı altında tutulması, yaşanan çöküşün siyasal boyutunu gözler önüne sermektedir.

Diğer taraftan, her geçen gün daha fazla yoksullaşan ve en temel ihtiyaçlarını dahi karşılayamayan emekçilerin sırtından belirli çevrelere kaynak aktarılmakta, ülkenin varlıkları talan edilmektedir. Kamu hizmetleri tasfiye edilerek yurttaşlar birer müşteriye dönüştürülmektedir. Kamu emekçileri ise baskı, angarya ve liyakatsiz yöneticilerin keyfî uygulamaları altında ezilmektedir.

“Kadınlar açısından bu düzen iki kat daha yakıcı”

Kadınlar açısından bu düzenin sonuçları iki kat daha yakıcıdır. Kadınlar hem iş yerlerinde hem de sokakta şiddetin, ayrımcılığın ve eşitsizliğin hedefi olmakta; sendikal alanda da görünür olabilmek için mücadele etmektedir.

PTT ve TRT gibi kurumlarda çalışan kadın emekçilerin sorunları giderek derinleşmektedir. Artan iş yükü, bakım emeğinin kadınların üzerine bırakılması, mobbing, cinsiyetçi görev dağılımı ve güvencesizlik, kadınların çalışma yaşamına katılımını sınırlandırmaktadır.

Kadınlar emeklerini ve onurlarını korumak için direnmeye devam ediyor. Bizler de bu mücadeleyi kadınların sesi, gücü ve sözüyle büyütmekte kararlıyız.

Sendikamız içerisinde de toplumsal cinsiyet eşitliğini sağlamak için daha fazla yol almamız gerektiği açıktır. Kadınların sendikal faaliyetlerde, yönetimlerde ve karar alma süreçlerinde daha güçlü ve eşit biçimde yer almasını sağlamalıyız.

“Kadınları güvencesizliğe mahkûm eden politikalara karşıyız”

“Aile Yılı” gibi uygulamalarla kadınların emeğini görünmez hâle getiren politikalara karşı çıkıyoruz. Kadınlara önerilen yarı zamanlı çalışma, eksik ücret ve eksik sigorta uygulamaları; kadınları yoksulluğa, iş güvencesizliğine ve geleceksizliğe mahkûm etmektedir.

Bu karanlık tablo karşısında susmak, seyirci kalmak ya da mevcut durumu kabullenmek bizim açımızdan mümkün değildir. Mücadelemiz eşitlik, adalet, barış, özgürlük ve güvenli bir yaşam içindir.

Bu bilinçle her iş yerinde, her sokakta ve bulunduğumuz bütün platformlarda daha güçlü bir biçimde örgütlenmemiz gerekiyor.

Ahmet Aydoğan: “Haber-Sen kimliği büyük bir sorumluluk taşır”

Uzun yıllardır bu sendikanın fiilî üyesi ve aktivistiyim; çeşitli dönemlerde yönetimlerinde de görev aldım. Bugün buraya özellikle bundan sonra Haber-Sen’in bayrağını taşıyacak dostlara ve yoldaşlara birkaç söz söylemek için çıktım.

Önümüzde iki seçenek var, üçüncü bir seçenek yok: Ya onurlu yaşayacağız ya da onurumuzdan vazgeçeceğiz.

Haber-Sen ve KESK’in tüzükleri masa başında yazılmadı. Bu tüzükler sokaklarda, eylem alanlarında ve kamu hizmeti verilen iş yerlerinde fiilen mücadele edilerek oluşturuldu.

Kamu-Sen ve Memur-Sen’e bağlı sendikaların tüzüklerine baktığınızda yöneticilere ödenecek ücretler ve ödeneklerle ilgili çok sayıda hüküm görürsünüz. Örneğin bazı sendikaların tüzüklerinde genel başkanın müşavir maaşı düzeyinde ücret alabileceği belirtilir.

Haber-Sen’de ise genel başkanın aldığı ücret, kamu emekçisinin maaşı temel alınarak belirlenir. Bugün bazı konfederasyon ve sendikaların genel başkanlarının aldıkları ücretlerin 150 bin liraya ulaştığı ifade ediliyor. Üstelik aynı kişilerin birden fazla sendika ve konfederasyon yöneticiliğini birlikte yürüttüğünü görüyoruz.

“Bu mücadele yalnızca PTT emekçilerinin mücadelesi değildir”

Yeni dönemde görev üstlenecek arkadaşlarımıza açıkça söylemek istiyorum: Biz hiçbir yere gitmiyoruz. Genel Başkanımız da bunu ifade etti. Mücadelenin içinde kalmaya devam edeceğimizi göreceksiniz.

Bu kavga yalnızca PTT’de yürütülen ya da sadece Haber-Sen üyelerini ilgilendiren bir mücadele değildir. Bu; Kürt’üyle, Türk’üyle, Arap’ıyla, Çerkes’iyle, Alevisiyle, Sünnisiyle, Hristiyanıyla ve samimi dindarlarıyla bu topraklarda haksızlığa uğğa uğrayan herkesin mücadelesidir.

Haber-Sen ve KESK, saydığım bütün toplumsal kesimlerin haklarını kapsayan bir mücadele hattına sahiptir.

Peki, neden yeterince üye yapamıyoruz? Eğer Norveç gibi sendikal hakların güvence altında olduğu bir ülkede yaşasaydık, üyelik meselesi böylesine yapısal bir sorun hâline gelmezdi. İnsanlar istedikleri sendikaya hiçbir baskı görmeden, özgürce üye olabilirdi.

Türkiye’de, özellikle KESK bünyesinde sendikal mücadele yürütmenin bu kadar zor ve meşakkatli olmasının nedeni, iktidarların rejim anlayışıyla doğrudan bağlantılıdır. İktidarın niteliği neyse, sendikal mücadele yürütenlere yönelik yaklaşım da buna göre şekilleniyor. İnsanlar baskıya, haksızlığa ve ayrımcılığa maruz bırakılıyor.

“Haber-Sen’li ve KESK’li olmaktan her zaman onur duydum”

Ben Haber-Sen’li ve KESK’li olmaktan her zaman onur duydum. Mücadelemizden heyecan aldım. Elbette zorlandığım ve öfkelendiğim dönemler de oldu. Sürgünde tek başıma kaldığım ve hıçkıra hıçkıra ağladığım günler yaşadım.

Ancak beni ayakta tutan, bu sendikanın ödediği bedeller, savunduğu ilkeler ve yıllar boyunca biriktirdiğimiz mücadele deneyimi oldu. Benim de herkes gibi duygularım ve bir ailem var. Buna rağmen bizi biz yapan değerlerden ve mücadelemizden vazgeçmedik.

Haber-Sen’in bayrağını bundan sonra taşıyacak arkadaşlarımızdan bir ricam var: Bir gün dahi olsa, hiçbir idarecinin karşısında boyun eğmeyin. Çünkü bir kez boyun eğildiğinde bunun devamı gelir.

İdarecilerle laubali ya da sendikal kimliğe zarar verecek ilişkiler kurmayın. Haber-Sen ve KESK yöneticisi olmanın taşıdığı kimlik ağırdır; sorumluluğu ve vebali büyüktür. İdareciler karşısındaki tutumumuz da bu sorumluluğa uygun olmalıdır.

“Deneyimli üyeler Haber-Sen’in yanında olmaya devam edecek”

Yeni yönetimde görev üstlenecek arkadaşlarımız kendilerini yalnız hissetmesin. Seval, İbrahim, Mehmet, Celal, Gülcan Aydın, Yusuf Akat, Bahri ve diğer bütün arkadaşlarımız Haber-Sen’in yanında, yeni yönetimle kol kola olmaya devam edecek.

“399’lular gitti, artık yalnız kaldık” diye düşünmeyin. Böyle bir şey olmayacak. Bunun sözünü açıkça veriyorum. Haber-Sen’in önceki dönemlerinde görev yapanlar, deneyimlerini ve dayanışmalarını yeni yönetimden esirgemeyecek.

Bu topraklar mutlaka selamete kavuşacaktır. Belki yalpalamalar ve geriye gidişler yaşanacak; ancak bu ülkenin haysiyetli insanları, bütün fırtınalara rağmen o gemiyi güvenli bir limana ulaştıracaktır.

Asıl mesele yalnızca limana ulaşmak değildir. Önemli olan, o limana doğru ilerlerken bütün süreci haysiyetli ve onurlu bir biçimde yaşayabilmektir.

Son süreçte 399 sayılı KHK’ye tabi 39 arkadaşımız kurumdan ayrıldı; ancak hiçbiri sendikadan istifa etmedi. Bu tutum bize büyük bir onur verdi. Biz de sizlerin varlığıyla onur duyuyoruz.

Bu onurumuz bir ağaç gibi kök salsın, bir orman gibi büyüsün. Hepinizi sevgi ve saygıyla selamlıyorum.

Kadrolu-sözleşmeli ayrımına karşı birlik çağrısı

Konuşmalarda çalışanların kadrolu-sözleşmeli, beyaz yakalı-mavi yakalı ve sendikalı-sendikasız biçiminde ayrıştırılmasına karşı ortak örgütlenme çağrısı yapıldı.

Sendikal örgütlenmenin önündeki hukuki ve fiilî engellerin kaldırılması, toplu sözleşme hakkının gerçek anlamda güvenceye alınması ve kamu emekçilerinin grev hakkının tanınması istendi.

Sendikanın yalnızca bir tabela olmadığı belirtilerek, çalışanların haklarını koruyabilecek temel gücün örgütlülük ve dayanışma olduğu vurgulandı.

Barış mücadelesi emek mücadelesinden ayrı değil

Genel kurulda dünyada ve Türkiye’de barış talebi de güçlü biçimde dile getirildi. Savaşların, çatışmaların, ölümlerin ve toplumsal acıların son bulması istendi.

Türkiye’de yürütülen barış görüşmelerinin desteklenmesi, silahların susması ve çatışmasızlığın kalıcı hale getirilmesi gerektiği belirtildi. Demokratik, eşitlikçi ve özgür bir toplumsal barışın kurulmasının önemine dikkat çekildi.

Barışın yalnızca savaşın olmaması anlamına gelmediği; eşitlik, özgürlük, demokrasi, adalet ve halkların kendi kimlikleri, dilleri ve kültürleriyle özgürce yaşayabilmesi anlamına geldiği ifade edildi.

Savaşın ekonomik ve toplumsal bedelini emekçilerin ödediği belirtilerek, barış mücadelesinin aynı zamanda ekmek, demokrasi ve emek mücadelesi olduğu kaydedildi.

Whatsapp Image 2026 09 13 At 13.31.52

Yeni dönem organları seçildi

Konuşmaların ardından Haber-Sen 8 No’lu Şubenin yeni döneminde görev yapacak organların seçimine geçildi.

Yönetim kurulunun asil ve yedek üyeleri, denetleme kurulunun asil ve yedek üyeleri, disiplin kurulu üyeleri ile üst kurul delegelerinin seçimi tamamlandı.

Genel kurul, insanca yaşamaya yetecek ücret, güvenceli çalışma, adil vergi sistemi, halktan ve emekten yana bütçe, nitelikli kamusal hizmet, sendikal haklar, demokrasi ve barış için ortak mücadelenin büyütülmesi çağrısıyla sona erdi.

Celal Mönür, Haber-Sen 8 No’lu Şube Başkanı Oldu

Haber-Sen 8 No’lu Şube’nin 2. Olağan Genel Kurulu’nda gerçekleştirilen seçimlerin ardından Celal Mönür, şube başkanlığı görevine seçildi.

Mönür, yeni dönemde yönetim kuruluyla birlikte PTT, posta, basın, yayın ve iletişim emekçilerinin hakları için mücadele edecek. Genel kurulda şubenin yönetim, denetleme ve disiplin kurulları ile üst kurul delegeleri de belirlendi.

Haber-Sen 8 No’lu Şube 2. Olağan Genel Kurulunda Seçilen Organlar

Yönetim Kurulu

Asil üyeler

  1. Celal Mönür
  2. Remzi Talayhan
  3. İbrahim Utku Şenocak
  4. Mehmet Kaya
  5. Salih Tümkaya
  6. Mustafa Emre Kekik
  7. Seval Okdem

Yedek üyeler

  1. Ali Yıldız
  2. Sinan Aslan
  3. Mehmet Dağ
  4. Mesut Taşdemir
  5. Hamide Kayan
  6. Yakup Taşar
  7. Yaşar Aktop

Denetleme Kurulu

Asil üyeler

  1. İbrahim Halil Okdem
  2. Cihat Ayyıldız
  3. Kadir Oksal
  4. Hanife Ayten
  5. Emrah Fitil

Yedek üyeler

  1. Tayfun Bulut
  2. Sait Alp
  3. Çağdaş Özkan

Disiplin Kurulu

Asil üyeler

  1. Funda Şah Çolak
  2. Dilek Azazoğlu
  3. Mehmet Dağ
  4. Aşık Hergül
  5. Selin Gül

Yedek üyeler

  1. Yeşim Akyüz
  2. Zeynep Can Ahrez
  3. Hakan Karpuzoğlu

Üst Kurul Delegeleri

  1. Celal Mönür
  2. Remzi Talayhan
  3. İbrahim Utku Şenocak
  4. Mehmet Kaya
  5. Salih Tümkaya
  6. Mustafa Emre Kekik
  7. Seval Okdem
  8. İbrahim Halil Okdem
  9. Ali Yıldız
  10. Sinan Aslan
  11. Cihat Ayyıldız
  12. Mesut Taşdemir
  13. Yaşar Aktop
  14. Hamide Kayan
  15. Rıdvan Altındere
  16. İbrahim Halil Yayıcı
  17. Hakan Karpuzoğlu
  18. Şükrü Akbulut
  19. Zeynel Abidin Harmancı
  20. Kadir Oksal
  21. Arif Öztürk
  22. Hanife Ayten
  23. Ertan Bertay