1956 Süveyş Krizi, İngiltere’nin küresel güç konumundaki gerilemesini görünür hale getirmişti. Aradan geçen 70 yılın ardından ABD ve İsrail’in İran’a yönelik askeri operasyonları, Washington’ın ekonomik üstünlüğü ile askeri gücü arasındaki dengeyi yeniden tartışmaya açtı. Ekonomi profesörü Eoin McLaughlin’e göre, Hürmüz Boğazı’nda yaşanan kriz, Amerikan hegemonyasının sınırlarını ortaya koyabilecek tarihsel bir dönüm noktasına dönüşebilir.

ABD ve İsrail’in İran’a karşı başlattığı Operation Epic Fury (Destansı Öfke Operasyonu) üzerinden aylar geçmesine rağmen Hürmüz Boğazı'nın büyük ölçüde kapalı kalması, küresel enerji piyasalarını ve uluslararası ticareti etkilemeye devam ediyor.

İngiltere, çatışmalara doğrudan katılmamayı tercih etmesine karşın yükselen dizel fiyatları ve enflasyon baskısıyla savaşın ekonomik sonuçlarından etkileniyor.

İrlanda'daki University College Cork Üniversitesi Ekonomi Profesörü Eoin McLaughlin, The Conversation'da yayımlanan analizinde, İran savaşının yarattığı ekonomik ve jeopolitik sonuçları 1956 Süveyş Krizi ile karşılaştırdı.

McLaughlin'in değerlendirmesine göre iki kriz arasındaki benzerlik, yalnızca dünya ticareti açısından hayati önemdeki su yollarının kapanmasıyla sınırlı değil. Her iki gelişme de küresel güçlerin askeri kapasitesi ile ekonomik dayanıklılığı arasındaki ilişkinin sorgulanmasına yol açıyor.

1956 Süveyş Krizi: İngiltere'nin küresel üstünlüğünde kırılma

1956 yılında Mısır Cumhurbaşkanı Cemal Abdülnasır'ın Süveyş Kanalı'nı millileştirmesi, dönemin uluslararası güç dengelerini sarsan bir krizi başlattı.

1869 yılında tamamlanan Süveyş Kanalı, Akdeniz ile Kızıldeniz'i birbirine bağlayarak Avrupa ve Asya arasındaki deniz ticaretinin en önemli güzergâhlarından biri haline gelmişti.

Başlangıçta kanalın yüzde 44 hissesine sahip olan Mısır, mali sorunlar nedeniyle bu hisseleri 1875 yılında İngiltere'ye satmak zorunda kalmıştı. Böylece İngiltere ve Fransa, kanal üzerinde önemli ekonomik çıkarlar elde etmişti.

Mısır'ın 1956'da kanalı millileştirmesinin ardından İngiltere, Fransa ve İsrail askeri müdahalede bulundu. Ancak operasyon, uluslararası toplumun tepkisi ve özellikle ABD'nin baskısı sonucunda başarısızlıkla sonuçlandı.

Süveyş Krizi, İngiltere'nin askeri gücüne rağmen dünya siyasetinde bağımsız hareket etme kapasitesinin sınırlandığını gösterdi.

Bu nedenle kriz, İngiltere'nin büyük güç konumundan gerileyişinin en önemli sembollerinden biri olarak kabul ediliyor.

ABD, 1956'da müttefiklerinin askeri müdahalesine karşı çıkmıştı

Süveyş Krizi'nin dikkat çekici yönlerinden biri, ABD'nin İngiltere ve Fransa'nın askeri müdahalesini desteklememesiydi.

İngiltere ve Fransa yönetimleri, 1956 ABD başkanlık seçimlerinin Washington'ın dikkatini başka yöne çekeceğini hesaplamıştı.

Ancak bu beklenti gerçekleşmedi.

ABD Başkanı Dwight D. Eisenhower, seçimlerin hemen ardından İngiltere Başbakanı Anthony Eden'a, askeri operasyonların sürdürülmesine karşı olduğunu bildirdi.

Eisenhower yönetimi, krizin Birleşmiş Milletler aracılığıyla diplomatik müzakerelerle çözülmesini istedi.

Washington'ın tutumunda Soğuk Savaş dengeleri de belirleyici oldu. ABD, Sovyetler Birliği'nin Macaristan'daki müdahalesini eleştirirken Mısır'a yönelik İngiliz-Fransız askeri operasyonunu destekleyen bir görüntü vermek istemiyordu.

McLaughlin'e göre günümüzde İran savaşı da ABD ile Çin arasındaki stratejik rekabetten bağımsız değerlendirilemez.

Ekonomik güç olmadan askeri üstünlük sürdürülebilir mi?

Analizin temel sorularından biri, askeri gücün ekonomik kapasiteden ne ölçüde bağımsız olabileceği.

Amerikalı siyaset bilimci William T.R. Fox, 1944 yılında ortaya koyduğu süper güç kavramını büyük ekonomik zenginlik, geniş nüfus ve elverişli coğrafi konumla ilişkilendirmişti.

Fox, o dönemde ABD, Sovyetler Birliği ve İngiltere'yi üç süper güç olarak tanımlamıştı.

Ancak sonraki yıllarda İngiltere'nin ABD ve Avrupa ekonomileri karşısındaki göreli gerilemesi nedeniyle bu değerlendirmesini yeniden gözden geçirdi.

McLaughlin, günümüzde ABD'nin karşı karşıya bulunduğu ekonomik dönüşümün de benzer soruları gündeme getirdiğini belirtiyor.

1990 yılında Çin ekonomisi ABD ekonomisinin oldukça gerisindeyken, satın alma gücü paritesine göre yapılan hesaplamalarda Çin bugün ABD'nin önüne geçmiş durumda.

Bununla birlikte satın alma gücü paritesi, ekonomik büyüklüğü ölçmenin yöntemlerinden yalnızca biri. Nominal ekonomik büyüklük, finansal piyasaların derinliği ve uluslararası para sistemindeki konum gibi göstergeler farklı sonuçlar ortaya koyabiliyor.

Dolayısıyla Çin'in ekonomik yükselişi, ABD'nin küresel üstünlüğünü bütün alanlarda kaybettiği anlamına gelmiyor. Ancak iki ülke arasındaki güç dengesinin değiştiğini gösteriyor.

Sterlinin yaşadığı kriz bugün dolar için bir uyarı mı?

19. yüzyılda İngiltere'nin küresel ekonomik üstünlüğünün önemli dayanaklarından biri, sterlinin uluslararası para sistemindeki merkezi konumuydu.

Londra'nın dünyanın başlıca finans merkezlerinden biri olması, İngiltere'ye düşük maliyetle borçlanma ve uluslararası finans hareketlerini etkileme avantajı sağlıyordu.

Ekonomi literatüründe bu durum, ayrıcalıklı finansal konum olarak değerlendiriliyor.

Ancak İngiltere'nin ekonomik gücü geriledikçe söz konusu ayrıcalık giderek ABD'ye geçti.

1956 Süveyş Krizi sırasında sterlinin ağır baskı altına girmesi, İngiltere'nin askeri operasyonlarını sürdürme kapasitesini sınırlayan temel etkenlerden biri oldu.

İngiltere, ekonomik istikrarını koruyabilmek için ABD'nin finansal desteğine ihtiyaç duyuyordu.

Bu bağımlılık, askeri açıdan güçlü olmasına rağmen Londra'nın bağımsız karar alma kapasitesini daralttı.

McLaughlin, günümüzde Amerikan gücünün temelini oluşturan uluslararası finansal sistemde de baskı işaretleri bulunduğuna dikkat çekiyor.

Doların küresel rezerv para konumu ABD'ye önemli avantajlar sağlamayı sürdürüyor. Bununla birlikte ekonomik rekabetin yoğunlaşması ve jeopolitik gerilimler, bu ayrıcalığın geleceğine ilişkin tartışmaları artırıyor.

Süveyş'ten Hürmüz'e: Enerji yolları küresel siyaseti belirliyor

İki kriz arasındaki en belirgin ortaklıklardan biri, enerji ticaretinin stratejik önemi.

1956 yılında Süveyş Kanalı, Ortadoğu petrolünün Avrupa'ya taşınmasında kritik bir rol oynuyordu.

İngiltere ve Fransa, kanalın Mısır tarafından millileştirilmesinin enerji arzlarını tehlikeye atacağından endişe ediyordu.

Ancak McLaughlin'in dikkat çektiği tarihsel çelişki, petrol sıkıntısının doğrudan millileştirme kararından değil, Mısır'a yönelik askeri müdahalenin sonuçlarından kaynaklanmasıydı.

İngiltere'de petrol arzı daraldı ve yakıt karneyle dağıtılmaya başlandı.

Bugün Hürmüz Boğazı'nda yaşanan kriz de benzer biçimde askeri müdahalelerin ekonomik sonuçlarının başlangıçtaki siyasi hedefleri aşabileceğini gösteriyor.

İran ile Körfez ülkeleri arasındaki Hürmüz Boğazı, dünya petrol ve sıvılaştırılmış doğal gaz ticareti açısından stratejik öneme sahip.

Boğazdaki geçişlerin aksaması yalnızca bölge ülkelerini değil, enerji ithalatına bağımlı ekonomileri de etkiliyor.

İngiltere'nin savaşa doğrudan katılmamasına rağmen yüksek dizel fiyatları ve enflasyonla karşılaşması, çatışmaların ekonomik etkilerinin sınırları aştığını ortaya koyuyor.

ABD ve Çin rekabeti: Yeni bir Soğuk Savaş dönemi mi?

McLaughlin, İran savaşının yalnızca Ortadoğu'daki askeri gelişmeler üzerinden değerlendirilmesinin yetersiz olacağını savunuyor.

1956 Süveyş Krizi nasıl ABD ile Sovyetler Birliği arasındaki Soğuk Savaş dengeleri içerisinde şekillenmişse, günümüzde İran çatışmasının da ABD-Çin rekabeti bağlamında ele alınması gerektiğini belirtiyor.

İki ülke arasındaki ekonomik, teknolojik ve askeri rekabet sürerken dünyanın farklı bölgelerindeki çatışmalar da büyük güçlerin stratejik hesaplarını etkiliyor.

Bu nedenle bazı araştırmacılar mevcut uluslararası ortamı ikinci bir Soğuk Savaş dönemi olarak nitelendiriyor.

Ancak günümüzdeki ekonomik karşılıklı bağımlılık, 20. yüzyılın iki kutuplu dünya düzeninden önemli ölçüde farklılaşıyor.

ABD ile Çin arasındaki yoğun ticari ilişkiler ve küresel üretim zincirlerinin bütünleşmiş yapısı, rekabetin sonuçlarını daha karmaşık hale getiriyor.

İran savaşı ABD'nin askeri kaynaklarını zorluyor

Analizde öne çıkan bir başka başlık, ABD'nin askeri mühimmat stoklarının giderek artan baskı altında bulunması.

Washington'ın Ukrayna'ya sağladığı askeri destek, Amerikan savunma sanayisinin üretim kapasitesi ve mühimmat stokları üzerinde zaten önemli bir yük oluşturmuştu.

İran savaşıyla birlikte bu baskının daha da arttığı belirtiliyor.

Özellikle uzun menzilli hassas güdümlü mühimmat, hava savunma sistemleri ve önleme füzelerinin üretim kapasitesi, uzun süreli çatışmaların sürdürülebilirliği açısından önem taşıyor.

Bu gelişmeler, ABD'nin aynı anda farklı coğrafyalarda askeri taahhütlerini yerine getirme kapasitesini tartışmaya açıyor.

McLaughlin'in değerlendirmesinde, büyük bir askeri güce sahip olmanın tek başına küresel stratejik hedeflerin gerçekleştirilebileceği anlamına gelmediği vurgulanıyor.

Askeri kapasitenin sürdürülebilmesi için ekonomik kaynakların, sanayi üretiminin ve finansal dayanıklılığın da aynı ölçüde güçlü olması gerekiyor.

Seçimler savaşın geleceğini etkileyebilir

ABD'de yaklaşan ara seçimler, Trump yönetimi üzerindeki siyasi baskıyı artıran etkenlerden biri olarak değerlendiriliyor.

İsrail'deki seçim süreci de çatışmanın geleceğine ilişkin tartışmalarda önemli bir yer tutuyor.

Analizde aktarılan basın haberlerine göre İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu'nun seçimler öncesinde İran'a yönelik yeni saldırılar düzenlenmesini istediğine ilişkin iddialar gündeme geldi.

ABD ve İsrail'in seçimlerin ardından saldırıları yeniden başlatmaya yönelik planlar hazırladığı yönündeki haberler de bölgesel belirsizliği artırıyor.

Bununla birlikte söz konusu haberler, askeri operasyonların kesin olarak yeniden başlayacağı anlamına gelmiyor.

McLaughlin, 1956 yılında da seçim hesaplarının askeri ve diplomatik kararları etkilediğini hatırlatarak iç siyasi dengeler ile dış politika arasındaki ilişkiye dikkat çekiyor.

Tarihin sorusu yeniden gündemde: ABD'nin küresel gücünün sınırları nerede?

1956 Süveyş Krizi, İngiltere'nin askeri kapasitesi ile ekonomik gerçekliği arasındaki uyumsuzluğu görünür hale getirmişti.

İngiltere, dünya siyasetinde belirleyici bir güç olma iddiasını sürdürmesine rağmen ekonomik bağımlılıkları nedeniyle askeri hedeflerine ulaşamamıştı.

McLaughlin, günümüz ABD'sinin 1956 İngiltere'siyle aynı konumda olmadığının altını çiziyor.

ABD hâlâ dünyanın en büyük askeri kapasitesine, güçlü finansal kurumlara ve geniş bir uluslararası ittifak ağına sahip.

Ancak Çin'in ekonomik yükselişi, dolar merkezli finansal sistemin karşılaştığı baskılar, askeri kaynakların farklı cephelere dağılması ve İran savaşının küresel ekonomik sonuçları, Washington'ın uluslararası taahhütlerini yeniden değerlendirmesini gerektirebilir.

Analizin ortaya koyduğu temel tarihsel ders, siyasi liderlerin jeopolitik hedefleri üzerindeki ekonomik sınırlamaları zamanında fark etmekte zorlanabilmesi.

Yetmiş yıl önce Süveyş Krizi, İngiltere'nin küresel üstünlüğünün sınırlarını ortaya çıkarmıştı. Bugün İran savaşı da ABD'nin askeri gücünün ekonomik kapasitesiyle ne ölçüde desteklenebileceği sorusunu yeniden gündeme taşıyor.

Bu nedenle İran savaşı, yalnızca Ortadoğu'daki güç dengelerini değil, 21. yüzyılın uluslararası düzeninin nasıl şekilleneceğini de etkileyebilecek bir gelişme olarak değerlendiriliyor.

Kaynak: Eoin McLaughlin, Ekonomi Profesörü, University College Cork, The Conversation, “70 years ago the Suez crisis exposed British relative decline. Today, the Iran conflict could be doing the same for the US.”

Özgün akademik analiz