Avrupa Birliği’nin 2050 yılına kadar iklim nötr bir kıta oluşturma hedefi, aşırı sağın yükselişi, ekonomik kaygılar ve iklim politikalarına yönelik artan toplumsal güvensizlik nedeniyle ciddi bir sınavdan geçiyor. Bilim insanları, iklim krizine karşı mücadelenin artık yalnızca bilimsel ve teknik düzenlemelerle değil, toplumsal adalet, demokratik katılım ve ekonomik güvencelerle birlikte yürütülmesi gerektiğine dikkat çekiyor.
Avrupa Birliği’nin (AB) iklim değişikliğiyle mücadelede temel stratejisini oluşturan Avrupa Yeşil Mutabakatı (European Green Deal), kıtanın ekonomik ve siyasi geleceğine ilişkin tartışmaların merkezine yerleşti. Enerji, ulaşım, tarım ve sanayi sektörlerinde karbonsuzlaşmayı hedefleyen dönüşüm programı, bir yandan sera gazı emisyonlarını azaltmayı amaçlarken diğer yandan yükselen aşırı sağ hareketlerin ve iklim politikalarına karşı gelişen siyasi muhalefetin baskısıyla karşı karşıya bulunuyor.
İspanya Ulusal Doğa Bilimleri Müzesi (MNCN-CSIC) Biyocoğrafya ve Küresel Değişim Bölümü araştırma profesörü Fernando Valladares, Telos dergisinde yayımlanan “Avrupa’da Yeşil Uzlaşının Çöküşü” başlıklı makalesinde, Avrupa’nın iklim politikalarında yaşanan dönüşümü ve aşırı sağın bu süreçteki etkisini kapsamlı biçimde değerlendirdi.
Valladares’e göre Avrupa’da iklim değişikliği, bilimsel bir tartışma olmaktan çıkarılarak giderek siyasi kimlikler, ekonomik çıkarlar, ulusal egemenlik ve göç politikaları üzerinden yürütülen bir kutuplaşmanın konusu haline getiriliyor.
Avrupa’nın 2050 hedefi siyasi baskı altında
Avrupa Birliği, Yeşil Mutabakat kapsamında 2050 yılına kadar net sıfır sera gazı emisyonuna ulaşarak dünyanın ilk iklim nötr kıtası olmayı hedefliyor.
Bu uzun vadeli hedefe ulaşabilmek için iki önemli ara hedef belirlenmiş durumda:
-
2030 yılına kadar: Sera gazı net emisyonlarının 1990 seviyelerine göre en az yüzde 55 azaltılması.
-
2040 yılına kadar: Net emisyonların 1990 seviyelerine göre yüzde 90 azaltılması hedefi.
-
2050 yılına kadar: İklim nötrlüğüne ulaşılması.
AB’nin “55’e Uyum” (Fit for 55) olarak bilinen düzenleme paketi, bu dönüşümün temel araçlarından birini oluşturuyor.
Valladares’in aktardığı verilere göre Avrupa’da sera gazı emisyonlarındaki azalma 2025 itibarıyla 1990 seviyelerine kıyasla yüzde 37’ye ulaştı. Ancak araştırmacı, bugüne kadar sağlanan ilerlemeye rağmen siyasi gelişmelerin geleceğe ilişkin ciddi belirsizlikler yarattığını belirtiyor.
Özellikle milliyetçi, göç karşıtı ve iklim politikalarına şüpheyle yaklaşan siyasi hareketlerin güçlenmesi, karbonsuzlaşma sürecinin devamlılığı açısından önemli bir risk olarak değerlendiriliyor.
Aşırı sağ iklim politikalarını ekonomik ve ulusal bir tehdit olarak sunuyor
Avrupa’da muhafazakâr ve aşırı sağ partilerin bir bölümü, iklim politikalarını ekonomik büyümeyi yavaşlatan, geleneksel sanayi sektörlerini zayıflatan ve çalışanların yaşam maliyetlerini artıran düzenlemeler olarak tanımlıyor.
Bu siyasi hareketler, özellikle yüksek karbon emisyonuna sahip geleneksel sanayi kollarının korunmasını savunurken karbon vergileri ve çevresel yükümlülükleri eleştiriyor.
Valladares, bu yaklaşımın iklim politikalarının toplumun bazı kesimlerinde adaletsiz uygulamalar olarak algılanmasına yol açabildiğini belirtiyor.
Yeşil vergilerin ekonomik açıdan kırılgan haneler üzerindeki etkileri, enerji fiyatları, sanayide istihdam kayıpları ve kırsal bölgelerin geleceği, iklim karşıtı söylemlerin başlıca dayanakları arasında yer alıyor.
Bu gelişmeler, iklim değişikliğine ilişkin bilimsel tartışmaların siyasi ve kültürel kimlikler üzerinden yeniden şekillendirilmesine neden oluyor.
İklim inkârcılığı nasıl gelişti? Üç aşamalı dönüşüm
Makalede, araştırmacı Bernhard Forchtner’in Avrupa radikal sağının iklim değişikliğine yaklaşımını inceleyen çalışmasına da yer veriliyor.
Forchtner’in analizine göre aşırı sağın iklim politikalarına yönelik tutumu üç temel dönemde değişim gösterdi.
1986–1996: İklim değişikliğinin kabul edildiği dönem
Bu yıllarda iklim değişikliği radikal sağın siyasi gündeminde sınırlı bir yer tutuyordu. Ancak konu gündeme geldiğinde insan faaliyetlerinin iklim üzerindeki etkileri genel olarak kabul ediliyordu.
Örneğin Alman Deutsche Stimme dergisi, 1988 yılında sera etkisini varoluşsal bir tehdit olarak değerlendiren grafikler yayımladı.
Benzer şekilde Junge Freiheit gibi yayınlarda da iklim değişikliğinin yaratabileceği sonuçlara ilişkin kaygılar dile getiriliyordu.
1997–2006: Şüpheciliğin güçlenmesi
Kyoto Protokolü sonrasında iklim değişikliğine ilişkin bilimsel uzlaşıya yönelik siyasi itirazlar belirginleşmeye başladı.
Makaleye göre ABD kaynaklı iklim şüpheciliği söylemleri bu dönemde Avrupa’daki radikal sağ çevreler üzerinde etkili oldu.
1995 ve 1997 yıllarında gündeme gelen Leipzig İklim Değişikliği Bildirgesi, bu sürecin önemli örneklerinden biri olarak değerlendiriliyor.
İklim değişikliğine ilişkin bilimsel görüşlere karşı çıkışıyla tanınan fizikçi Fred Singer’ın 1997 yılında Avusturya Parlamentosu da dahil olmak üzere Avrupa’daki bazı siyasi çevrelerle temas kurması, iklim şüpheciliğinin kurumsal siyasete taşınmasında etkili gelişmeler arasında gösteriliyor.
2007–2018: Açık karşıtlık ve engelleme
Bu dönemde iklim değişikliği, bazı radikal sağ yayınlarda bilimsel bir sorun olmaktan çok siyasi bir aldatmaca ya da seçkinlerin dayattığı bir gündem olarak sunulmaya başlandı.
Die Aula gibi yayınlarda, 1992 Rio Çevre ve Kalkınma Bildirgesi dahi komünist bir dönüşüm girişimi olarak nitelendirildi.
Valladares, bu söylem değişikliğinin iklim politikalarına yönelik sistematik muhalefetin güçlenmesine katkıda bulunduğunu savunuyor.
2024 Avrupa Parlamentosu seçimleri dönüm noktası oldu
Avrupa Parlamentosu'nun 2019 seçimlerinde iklim aktivizmi ve çevre hareketleri siyasi gündemin önemli unsurları arasındaydı. Yeşil partiler, özellikle genç seçmenlerin desteğiyle güç kazanmıştı.
Ancak 2024 seçimlerinde farklı bir siyasi eğilim öne çıktı.
Ekonomik büyüme, enerji maliyetleri, göç politikaları ve ulusal egemenlik konuları, iklim değişikliğiyle mücadele hedeflerinin önüne geçmeye başladı.
Valladares’e göre iklim politikalarına karşı çıkış, AB kurumlarının ulusal politikalardaki yetkilerinin azaltılmasını savunan Avrupa şüphecisi partiler açısından önemli bir siyasi mobilizasyon aracına dönüştü.
Bu değişim, iklim krizinin yalnızca çevre politikalarıyla sınırlı olmadığını, Avrupa’nın siyasi bütünleşmesi ve demokratik geleceğiyle de doğrudan bağlantılı hale geldiğini gösteriyor.
Çiftçiler ve kırsal kesim iklim tartışmasının merkezinde
Avrupa Yeşil Mutabakatı’na karşı gelişen muhalefetin önemli toplumsal dayanaklarından birini çiftçiler ve kırsal bölgelerde yaşayan topluluklar oluşturuyor.
Aşırı sağ hareketler, çiftçileri geleneksel üretim biçimlerinin ve ulusal kültürel mirasın koruyucuları olarak tanımlarken AB çevre düzenlemelerini kırsal yaşam üzerinde dışarıdan kurulan bir baskı olarak sunuyor.
Rüzgâr enerjisi santralleri gibi yenilenebilir enerji yatırımları dahi bazı siyasi söylemlerde doğal peyzajın ve ulusal kültürel kimliğin bozulması olarak değerlendiriliyor.
Özellikle tarımsal üretim maliyetleri, enerji fiyatları ve çevresel yükümlülükler nedeniyle ekonomik baskı hisseden çiftçiler, yeşil dönüşümün maliyetlerinin eşit paylaşılmadığı düşüncesiyle AB politikalarına karşı çıkabiliyor.
Araştırmacıya göre bu toplumsal kaygıların göz ardı edilmesi, iklim politikalarına yönelik siyasi muhalefeti daha da güçlendirebilir.
İklim krizi ile göç karşıtlığı aynı siyasi söylemde buluşuyor
Makalede dikkat çekilen bir diğer gelişme, çevre sorunlarının göç karşıtı milliyetçi söylemlerle birleştirilmesi.
Yunanistan’daki Victory ve Fransa’daki Reconquête gibi siyasi oluşumların, çevresel bozulmayı göç ve nüfus hareketleriyle ilişkilendiren yaklaşımlarına dikkat çekiliyor.
Bu hareketlerin söylemlerinde kitlesel göç, ulusal topraklarla kurulan geleneksel bağların bozulması ve doğal kaynakların tükenmesiyle ilişkilendiriliyor.
Avrupa dışındaki nüfus artışı ise çevresel kaynakların azalmasının temel nedenlerinden biri olarak sunuluyor.
Valladares, bu yaklaşımın iklim güvenliğini göç kontrolüyle birleştirdiğini ve çevre politikalarını dışlayıcı milliyetçi gündemlerin parçası haline getirebildiğini belirtiyor.
Bu çerçevede iklim aktivistleri, bilim insanları ve yeşil partiler kimi zaman ulusal refaha tehdit oluşturan gruplar olarak gösteriliyor.
Böylece iklim politikalarına karşı çıkmak, bazı seçmenler açısından ulusal egemenliği savunmanın bir biçimi olarak sunulabiliyor.
Bilimsel gerçeklerden siyasi kutuplaşmaya
Valladares’in analizinde öne çıkan temel sorunlardan biri, iklim değişikliği tartışmasının bilimsel verilerden uzaklaştırılarak kimlikler ve duygular üzerinden yürütülmesi.
Araştırmacıya göre iklim politikalarının uygulanabilirliği artık yalnızca yasal düzenlemelerin etkinliğine bağlı değil.
Bilimsel bilgilerin toplum tarafından kabul edilmesi, kurumlara duyulan güven ve ekonomik dönüşümün adil biçimde gerçekleştirilmesi de belirleyici hale geliyor.
İklim değişikliğine yönelik yanlış ve yanıltıcı bilgilerin planlı biçimde yayılmasının, bilimsel uzlaşıya yönelik toplumsal güveni zayıflatabileceği belirtiliyor.
Bu nedenle iklim politikalarını savunanların yalnızca bilimsel kanıtları ortaya koyması yeterli görülmüyor. Toplumun ekonomik ve sosyal kaygılarına da yanıt verilmesi gerekiyor.
Çözüm: Adil geçiş ve ekonomik güvenceler
Makalede, Avrupa’daki iklim politikalarının karşı karşıya olduğu siyasi krizin aşılması için adil geçiş politikalarının güçlendirilmesi öneriliyor.
Avrupa Birliği’nin Adil Geçiş Fonu, özellikle kömür ve karbon yoğun sanayilere bağımlı bölgelerde ekonomik dönüşümün toplumsal etkilerini hafifletmek amacıyla oluşturuldu.
Valladares, bu tür mekanizmaların daha etkin kullanılmasının önemine dikkat çekiyor.
Öneriler arasında işini kaybetme riski taşıyan çalışanlara doğrudan ekonomik destek verilmesi, mesleki yeniden eğitim programlarının geliştirilmesi, yerel ekonomilerin çeşitlendirilmesi ve enerji dönüşümünün maliyetlerinin adil paylaşılması bulunuyor.
Araştırmacı, karbonsuzlaşmanın yerel kimliğe yönelik bir tehdit olarak değil, ekonomik bağımsızlığı ve toplumsal dayanıklılığı güçlendiren bir süreç olarak anlatılması gerektiğini savunuyor.
Yeşil dönüşümün merkezine şirketler değil yurttaşlar yerleştirilmeli
Makalede, mevcut teşvik politikalarının önemli ölçüde şirketlere ve işletmelere odaklandığına dikkat çekilerek desteklerin doğrudan yurttaşlara yönlendirilmesi gerektiği ifade ediliyor.
Özellikle gençlerin konut sorunları, yaşam maliyetleri ve istihdam güvencesi gibi temel ihtiyaçlarının yeşil dönüşüm politikalarıyla birlikte ele alınması öneriliyor.
Tarım sektörüne yönelik desteklerin güçlendirilmesi de öncelikli alanlar arasında gösteriliyor.
Bu kapsamda gıda egemenliğinin korunması, yerli tarımsal üretime yatırım yapılması ve yerel enerji kaynaklarının geliştirilmesi gerektiği belirtiliyor.
Valladares’e göre toplumsal destek olmadan gerçekleştirilecek bir enerji dönüşümü, ekonomik eşitsizlikleri derinleştirerek iklim karşıtı hareketlerin güçlenmesine neden olabilir.
Güneş ve rüzgâr enerjisi 'özgürlüğün enerjileri' olarak anlatılmalı
Araştırmacı, yenilenebilir enerji kaynaklarının yalnızca çevresel faydalar üzerinden savunulmasının yeterli olmayacağını belirtiyor.
Güneş ve rüzgâr enerjisinin enerji bağımsızlığı, ulusal güvenlik ve ekonomik dayanıklılık açısından taşıdığı önemin de öne çıkarılması gerektiğini ifade ediyor.
Bu çerçevede yenilenebilir enerji kaynaklarının “özgürlüğün enerjileri” olarak tanımlanmasını öneriyor.
Fosil yakıtlara bağımlılığın azaltılması, dış kaynaklı enerji krizlerine karşı korunma ve enerji arz güvenliğinin güçlendirilmesi, yeşil dönüşümün toplumsal kabulünü artırabilecek başlıca unsurlar arasında gösteriliyor.
Valladares’e göre iklim politikalarının sürekli fedakârlık ve ekonomik kayıp üzerinden anlatılması yerine, toplumun geleceğini güvence altına alan bir dönüşüm olarak ele alınması gerekiyor.
Avrupa için asıl sınav: Demokrasi ile iklim mücadelesini uzlaştırmak
Avrupa’nın 2030 yılı için belirlediği yüzde 55 emisyon azaltım hedefine ulaşabilmesi, yalnızca teknolojik gelişmelere ve çevre mevzuatına bağlı olmayacak.
Valladares, bu hedefin başarısının siyasi ve kültürel kutuplaşmanın aşılmasıyla doğrudan bağlantılı olduğunu vurguluyor.
Araştırmacıya göre iklim değişikliğine ilişkin yanlış bilgilerin yayılması, aynı zamanda kurumlara yönelik daha derin bir güven krizinin göstergesi.
Avrupa Birliği’nin toplumsal güvensizliği ve ekonomik kaygıları gidermeden iklim politikalarını sürdürmeye çalışması, uzun vadede siyasi tıkanıklığa neden olabilir.
İklim kriziyle mücadelede demokratik katılımın güçlendirilmesi, yurttaşların kaygılarının dikkate alınması ve bilimsel gerçeklerden ödün verilmemesi gerektiği belirtiliyor.
Valladares’in değerlendirmesi, Avrupa’nın önündeki temel sorunun yalnızca karbon emisyonlarını azaltmak olmadığını ortaya koyuyor: Yeşil dönüşümün başarısı, çevresel hedeflerle sosyal adaletin, ekonomik güvenlikle demokratik meşruiyetin bir arada sağlanmasına bağlı.
Kaynak: Fernando Valladares – İspanya Ulusal Doğa Bilimleri Müzesi (MNCN-CSIC), Biyocoğrafya ve Küresel Değişim Bölümü Araştırma Profesörü.
Özgün makale: El ocaso del consenso verde en Europa (Avrupa’da Yeşil Uzlaşının Çöküşü), Fundación Telefónica, Telos dergisi.
Özgün İspanyolca makaleyi okuyun
Editör notu: Bu haber, Fernando Valladares’in makalesindeki analiz ve değerlendirmeler esas alınarak Türkçe haber formatında yeniden düzenlenmiştir. Makaledeki emisyon verileri ve siyasi değerlendirmeler yazara atfedilmiştir.





