Antalya’da düzenlenecek COP31 İklim Zirvesi öncesinde Prof. Dr. Ali Kocabaş ve ekoloji mücadelesinin önemli isimlerinden Yaşar Gökoğlu, küresel iklim politikalarını, fosil yakıt şirketlerinin etkisini ve Türkiye’nin çevre politikalarındaki çelişkileri değerlendirdi. Münir Korkmaz’ın moderatörlüğünde gerçekleştirilen söyleşide, iklim krizinin yalnızca çevresel değil, ekonomik, siyasal ve toplumsal bir sorun olduğu vurgulandı. Kocabaş, “Dünyayı kaybediyoruz” uyarısında bulunurken Gökoğlu, resmi zirveyi eleştirerek “Onların derdi bir konferans değil, bir fuar düzenlemek” dedi. İki isim, Adana’nın kömür santralleri, petrokimya yatırımları, plastik atıklar, kuraklık ve aşırı sıcaklar nedeniyle giderek ağırlaşan ekolojik sorunlarının Antalya’da düzenlenecek Halkların İklim Zirvesi’ne taşınacağını açıkladı.

Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi kapsamında düzenlenecek 31. Taraflar Konferansı (COP31) öncesinde, iklim krizinin nedenleri, uluslararası müzakerelerin sonuçları ve ekolojik yıkıma karşı yürütülen toplumsal mücadeleler yeniden gündeme geldi.

Antalya'da yapılacak resmi iklim zirvesine alternatif olarak hazırlıkları sürdürülen Halkların İklim Zirvesi (HİZ), çevre örgütlerini, emek ve meslek örgütlerini, sendikaları, yerel ekoloji mücadelelerini, köylüleri ve uluslararası dayanışma ağlarını bir araya getirmeyi hedefliyor.

Münir Korkmaz’ın moderatörlüğünde gerçekleştirilen söyleşide, Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Göğüs Hastalıkları Anabilim Dalı emekli öğretim üyesi Prof. Dr. Ali Kocabaş ile ekoloji mücadelesi yürütücülerinden Yaşar Gökoğlu, COP31'in politik ve ekonomik boyutlarını kapsamlı biçimde ele aldı.

Aynı zamanda Adana Halkların İklim Zirvesi Meclisi'nde yer alan Kocabaş ve Gökoğlu, resmi iklim toplantılarının neden beklenen sonuçları üretemediğini, fosil yakıt kullanımının neden sürdüğünü, iklim finansmanının hangi çıkar ilişkileri etrafında şekillendiğini ve halkların kendi çözüm önerilerini nasıl geliştirebileceğini anlattı.

Söyleşinin önemli başlıklarından birini ise Adana oluşturdu. Akdeniz havzasında yer alan kentin iklim değişikliğine karşı kırılganlığı, kömür ve petrokimya yatırımları, Avrupa'dan getirilen plastik atıklar ve enerji politikaları üzerinden değerlendirildi.

Prof. Dr. Ali Kocabaş: “Otuz COP toplantısı yapıldı, dünya ısınmaya devam etti”

Prof. Dr. Ali Kocabaş, uluslararası iklim müzakerelerinin geçmişini hatırlatarak bugüne kadar gerçekleştirilen toplantıların küresel ısınmayı durdurmakta başarısız olduğunu söyledi.

1992 yılında Rio de Janeiro'da gerçekleştirilen Birleşmiş Milletler Çevre ve Kalkınma Konferansı'nın uluslararası iklim politikalarının şekillenmesinde önemli bir dönüm noktası olduğunu belirten Kocabaş, 1995 yılında başlayan COP toplantılarının otuz yılı aşkın süredir devam ettiğine dikkat çekti.

Kocabaş, bu süreçte küresel sıcaklıkların yükselmeyi sürdürdüğünü ve karbon emisyonlarının önemli ölçüde arttığını ifade ederek şunları söyledi:

“Otuz toplantı yapıldı. Bu otuz toplantı boyunca iklim ısınmaya devam etti. Emisyonlar yüzde 63 oranında arttı. Peki neden böyle oldu? Çünkü COP toplantıları büyük oranda devletlerle fosil yakıt şirketleri arasında bir uzlaşı alanına dönüştü.”

Kocabaş'a göre uluslararası iklim diplomasisinin en önemli sorunlarından biri, müzakerelerin fosil yakıt üretiminin azaltılmasından çok mevcut ekonomik ilişkilerin sürdürülmesine odaklanması.

İklim değişikliğinin temel nedenleri bilimsel olarak ortaya konulmasına rağmen kömür, petrol ve doğal gaz üretiminin sınırlandırılmasına yönelik bağlayıcı kararlar alınamamasını eleştiren Kocabaş, resmi zirvelerin giderek birer “yeşil aklama” mekanizmasına dönüştüğünü savundu.

“Fosil yakıt şirketleri ve üretici ülkeler kararları engelliyor”

Kocabaş, COP toplantılarındaki karar alma yönteminin iklim krizine karşı etkili politikalar geliştirilmesini güçleştirdiğini belirtti.

Kararların uzlaşı temelinde alınması nedeniyle tek bir ülkenin itirazının dahi müzakereleri kilitleyebildiğini söyleyen Kocabaş, özellikle fosil yakıt üretiminde ekonomik çıkarları bulunan ülkelerin bu süreçte belirleyici rol oynadığını ifade etti.

Suudi Arabistan, İran, Rusya ve Çin gibi ülkeleri örnek gösteren Kocabaş, fosil yakıt üretiminin azaltılmasına yönelik önerilerin bu ülkelerin ekonomik ve siyasal tercihleri nedeniyle engellenebildiğini savundu.

Uzun yıllar boyunca COP toplantılarında doğrudan fosil yakıtların kullanımının sonlandırılmasının tartışılmadığını belirten Kocabaş, yalnızca emisyon azaltım hedeflerinin konuşulmasının sorunun kaynağını görünmez kıldığını dile getirdi.

“İki yıl öncesine kadar bu toplantılarda fosil yakıt sözcüğü neredeyse kullanılmazdı. Sadece emisyonların azaltılması konuşulurdu. Ama bu emisyonların nereden kaynaklandığı yeterince tartışılmazdı.”

Kocabaş, iklim krizinin çözümünün yalnızca emisyon hesaplarına indirgenemeyeceğini, fosil yakıtlara dayanan üretim ve tüketim modelinin de sorgulanması gerektiğini söyledi.

“İklim krizinin sorumlusu bütün insanlık değil, ekonomik sistemin kendisi”

Kocabaş, söyleşideki değerlendirmelerini iklim değişikliğinin tarihsel gelişimi ve ekonomik sistemle ilişkisi üzerinden de genişletti.

Sanayi Devrimi'yle birlikte kömür kullanımının yaygınlaşmasının atmosferdeki karbondioksit birikimini artırdığını, 20. yüzyılda petrolün yaygınlaşması ve 1950'lerden itibaren hızlanan sanayileşmenin ise bu süreci daha da güçlendirdiğini belirtti.

Nüfus artışı, küresel ticaret, enerji talebi ve endüstriyel tarımın yaygınlaşmasıyla birlikte sera gazı emisyonlarının hızla yükseldiğine işaret eden Kocabaş, ekolojik yıkımın tarihsel nedenlerinin doğru anlaşılması gerektiğini vurguladı.

Bu çerçevede bilimsel ve siyasal tartışmalarda kullanılan iki farklı kavrama dikkat çekti: Antroposen ve Kapitalosen.

Antroposen kavramının insan faaliyetlerinin yeryüzü üzerindeki etkisini tanımladığını belirten Kocabaş, Kapitalosen yaklaşımının ise ekolojik krizin sorumluluğunu kapitalist üretim ilişkileri üzerinden değerlendirdiğini ifade etti.

Kocabaş'a göre iklim krizini yalnızca insanların bireysel tüketim tercihlerinin sonucu olarak görmek, büyük ekonomik ve siyasal kararların etkisini ikinci plana itiyor.

Sera gazı emisyonlarının artışında milyarlarca insanın birbirinden bağımsız küçük tercihlerinden çok, merkezileşmiş ekonomik ve siyasal kararların belirleyici olduğunu savunan Kocabaş, doğanın sınırsız ve ucuz bir kaynak olarak değerlendirilmesinin ekolojik yıkımı derinleştirdiğini belirtti.

Bu nedenle iklim mücadelesinin yalnızca bireysel tasarruf çağrılarıyla sınırlandırılamayacağını, üretim ilişkileri, enerji politikaları, ekonomik büyüme anlayışı ve toplumsal eşitsizliklerin de tartışılması gerektiğini dile getirdi.

“İklim krizi artık geleceğin değil, bugünün sorunu”

Prof. Dr. Ali Kocabaş, iklim değişikliğinin bilimsel göstergelerine ilişkin değerlendirmesinde, dünyanın giderek daha yüksek sıcaklıklarla karşı karşıya kaldığını söyledi.

Sıcak hava dalgaları, buzulların erimesi, deniz seviyesinin yükselmesi, okyanusların ısınması, yağış rejimlerinin değişmesi ve ekosistemlerdeki bozulmanın iklim krizinin temel göstergeleri olduğunu belirtti.

Kocabaş'ın değerlendirmesinde yer verdiği iklim raporlarına göre, mevcut politikaların sürdürülmesi halinde küresel sıcaklık artışının yüzyıl sonunda 2,8 derece düzeyine ulaşabileceği öngörülüyor.

Kocabaş, sıcaklık artışının 1,5 derece eşiği etrafında seyretmesinin dahi ciddi sonuçlar doğurduğunu, 2 veya 3 derecelik bir artışın ise özellikle yoksullar ve kırılgan topluluklar açısından çok daha ağır riskler yaratacağını vurguladı.

Karbon emisyonlarının azaltılmasının yanında değişen iklim koşullarına uyum politikalarının da zorunlu hale geldiğini belirten Kocabaş, su kaynaklarının korunması, tarımsal üretimin yeniden planlanması ve afetlere karşı toplumsal hazırlığın güçlendirilmesi gerektiğine işaret etti.

Kocabaş, yaşanan gelişmelerin gezegenin biyolojik çeşitliliği açısından da ciddi tehlikeler yarattığını belirterek dünyanın altıncı büyük kitlesel yok oluş riskiyle karşı karşıya olduğunu söyledi.

Yaşar Gökoğlu: “Türkiye iklim zirvesini bir konferans değil, fuar olarak görüyor”

Ekoloji mücadelesi yürütücülerinden Yaşar Gökoğlu ise değerlendirmesinde Türkiye'nin COP31'e ev sahipliği yapma tercihine odaklandı.

Gökoğlu, uluslararası bir iklim zirvesinin Türkiye'de düzenlenmesinin iklim değişikliği konusunda kamuoyu farkındalığını artırabileceğini kabul etmekle birlikte, hükümetin çevre politikalarıyla zirveye ev sahipliği yapma isteği arasında ciddi çelişkiler bulunduğunu savundu.

COP31 hazırlıkları nedeniyle televizyonlarda, gazetelerde ve diğer yayın organlarında iklim değişikliğinin daha fazla tartışıldığını belirten Gökoğlu, bunun olumlu bir gelişme olduğunu ifade etti.

Ancak iklim krizinin nedenlerinin kamuoyuna anlatılmasının tek başına yeterli olmadığını, fosil yakıt kullanımının azaltılması için somut kararların alınması gerektiğini söyledi.

Gökoğlu, Türkiye'nin ev sahipliği konusundaki ısrarını uluslararası görünürlük, ekonomik ilişkiler ve finansman arayışlarıyla ilişkilendirerek şu değerlendirmeyi yaptı:

“Türkiye'nin derdi bu felaket gidişi önlemek için bir konferans düzenlemek değil, bir fuar düzenlemek. Fuarda alışveriş olur. Burada da yeşil dönüşüm adı altında finansman, krediler ve ekonomik anlaşmalar gündeme gelecek.”

Gökoğlu, COP31'in Türkiye açısından uluslararası prestij sağlayabilecek bir organizasyon olarak görüldüğünü, ancak bu prestijin iklim krizine karşı somut politikalarla desteklenmesi gerektiğini vurguladı.

“Kömür santralleri çalışırken iklim liderliği iddiası inandırıcı değil”

Gökoğlu, Türkiye'nin karbon emisyonları ve kömür politikaları üzerinden hükümete eleştiriler yöneltti.

Türkiye'nin yıllık karbondioksit salımının yaklaşık 600 milyon ton düzeyinde olduğunu ifade eden Gökoğlu, ülkenin küresel emisyon sıralamasında üst sıralarda bulunduğunu belirtti.

Türkiye'de 42 kömür santralinin bulunduğunu söyleyen Gökoğlu, Elbistan ve Çanakkale gibi bölgelerde yeni kömür santrali projelerinin gündemde olmasını eleştirdi.

Bir taraftan iklim değişikliğiyle mücadele mesajları verilirken diğer taraftan kömür yatırımlarının sürdürülmesinin ciddi bir politika çelişkisi yarattığını savundu.

Gökoğlu, Türkiye'nin 2053 net sıfır emisyon hedefini de değerlendirdi.

Bu hedefin inandırıcı olabilmesi için kömürden çıkışın aşamalı biçimde planlanması gerektiğini belirten Gökoğlu, hangi santralin ne zaman kapatılacağına ilişkin somut bir takvim açıklanmasını istedi.

“2053 yılında net sıfır olacağını söylüyorsanız bunun bir takvimi olmalı. Örneğin 2037 yılına geldiğinizde kaç kömür santralinin kalacağını, hangilerinin kapatılacağını açıklamalısınız. Biz hükümetten böyle bir takvim bekliyoruz.”

Gökoğlu, iklim hedeflerinin yalnızca uzun vadeli açıklamalarla sınırlı kalmaması, yıllara göre ölçülebilir ve denetlenebilir politikalarla desteklenmesi gerektiğini söyledi.

Adana'ya getirilen plastik atıklar: “Sıfır atık söylemiyle bu politika nasıl bağdaşıyor?”

Yaşar Gökoğlu'nun üzerinde özellikle durduğu konulardan biri de Türkiye'nin Avrupa ülkelerinden ithal ettiği plastik atıklar oldu.

Türkiye'nin sıfır atık politikalarını uluslararası platformlarda tanıttığını hatırlatan Gökoğlu, buna karşılık Avrupa'dan yüksek miktarda plastik atık getirilmesini eleştirdi.

Gökoğlu, Türkiye'ye yılda yaklaşık 650 bin ton plastik atık getirildiğini ve bunun önemli bölümünün Adana'ya yöneldiğini ileri sürdü.

“Her yıl Avrupa'nın yüz binlerce ton plastik çöpünü Türkiye'ye getireceksiniz. Bunun büyük bölümü Adana'ya gelecek. Sonra da sıfır atık diyeceksiniz. Bu politikalar birbiriyle tutarlı değil.”

Plastik atık ithalatının yalnızca Türkiye'yi ilgilendiren bir sorun olmadığını belirten Gökoğlu, ülkeler arasında atık taşınmasının küresel ölçekte yeniden değerlendirilmesi gerektiğini savundu.

Gökoğlu'na göre gelişmiş ülkelerin kendi atıklarını başka ülkelere göndermesi, çevresel yükün ekonomik bakımdan daha kırılgan toplumlara aktarılması anlamına geliyor.

Plastik kirliliğinin yalnızca atık depolama alanlarında ortaya çıkmadığını, mikroplastiklerin denizlerde, okyanuslarda ve insan vücudunda tespit edildiğini hatırlatan Gökoğlu, plastik üretimi ve tüketiminin bütün yaşam alanları üzerinde etkili olduğunu belirtti.

Bu nedenle plastik atık ithalatının sonlandırılmasının yanında plastik üretiminin ve kullanımının azaltılmasını da içeren daha kapsamlı politikaların geliştirilmesini istedi.

“Eylül ayında 66 meteorolojik afet yaşandı”

Gökoğlu, iklim değişikliğinin Türkiye üzerindeki etkilerini anlatırken meteorolojik afetlere ilişkin veriler de paylaştı.

Eylül 2026'da Türkiye'de 66 meteorolojik afet yaşandığını belirten Gökoğlu, bunların arasında şiddetli yağışlar, seller, fırtınalar, heyelanlar, dolu olayları, yıldırım kaynaklı olaylar ve orman yangınlarının bulunduğunu söyledi.

Gökoğlu'nun aktardığı verilere göre yalnızca bir ay içinde 24 şiddetli yağış ve sel olayı ile 16 fırtına kaydedildi.

İklim değişikliğinin etkilerinin artık günlük yaşamda doğrudan hissedildiğini belirten Gökoğlu, afetlerin yalnızca olağanüstü hava olayları olarak değerlendirilmemesi gerektiğini ifade etti.

İklim krizinin ekonomik ve toplumsal sonuçlarına da dikkat çeken Gökoğlu, tarım alanları, yerleşim yerleri, altyapı ve su kaynaklarının giderek artan baskılarla karşı karşıya kaldığını söyledi.

“Paris Anlaşması var ama yaptırım mekanizması yetersiz”

Yaşar Gökoğlu, uluslararası iklim müzakerelerinin sonuçlarını değerlendirirken 2015 yılında kabul edilen Paris Anlaşması'na da değindi.

Paris Anlaşması'nın küresel sıcaklık artışını sanayi öncesi döneme göre 2 derecenin oldukça altında tutmayı ve 1,5 dereceyle sınırlandırmak için çaba göstermeyi amaçladığını hatırlatan Gökoğlu, bu hedeflere ulaşılabilmesi için ülkelerin fosil yakıt kullanımını azaltması gerektiğini belirtti.

Ancak anlaşmanın uygulanmasında yeterli ilerleme sağlanamadığını savunan Gökoğlu, ülkelerin açıkladıkları hedeflerle uyguladıkları enerji politikaları arasında önemli farklılıklar bulunduğunu söyledi.

Paris Anlaşması'nın ulusal iklim hedeflerine ulaşılmasını doğrudan cezalandıran bir yaptırım mekanizması içermemesini eleştiren Gökoğlu, bu durumun verilen taahhütlerin yerine getirilmesini güçleştirdiğini ifade etti.

Gökoğlu'na göre uluslararası iklim diplomasisinin temel sorunlarından biri, hedeflerin ilan edilmesi ile bu hedefleri gerçekleştirecek bağlayıcı politikaların hayata geçirilmesi arasındaki boşluk.

İklim finansmanı tartışması: “Yardım mı yapılacak, borç mu verilecek?”

Gökoğlu, COP31'in gündeminde yer alması beklenen iklim finansmanı konusunu da değerlendirdi.

Sanayileşmiş ülkelerin tarihsel olarak sera gazı emisyonlarının önemli bölümünden sorumlu olduğunu belirten Gökoğlu, iklim krizinden ağır biçimde etkilenen ülkelerin ise çoğu zaman bu krizin oluşumunda daha sınırlı paya sahip olduğunu söyledi.

Afrika, Güney Amerika ve Asya'daki birçok ülkenin iklim değişikliğine uyum sağlamak için finansmana ihtiyaç duyduğunu belirten Gökoğlu, bu desteğin hangi koşullarda sağlanacağının önemli bir adalet meselesi olduğunu ifade etti.

İklim finansmanının karşılıksız destek yerine geri ödemeli krediler üzerinden yürütülmesini eleştiren Gökoğlu, bunun ekonomik açıdan kırılgan ülkeler üzerinde yeni borç yükleri oluşturabileceğini savundu.

“İklim krizine en fazla neden olan ülkelerin, bundan en fazla etkilenen ülkelere yardım etmesi gerekiyor. Ama şimdi bu yardımın karşılıksız mı olacağı, yoksa kredi olarak mı verileceği tartışılıyor.”

Gökoğlu, iklim krizinin yalnızca teknik yatırımlar ve finansman anlaşmaları üzerinden ele alınmasının, tarihsel sorumluluk ve toplumsal eşitsizlik tartışmalarını geri plana ittiğini söyledi.

Halkların İklim Zirvesi neden düzenleniyor?

Prof. Dr. Ali Kocabaş, resmi COP toplantılarında ekolojik yıkımdan doğrudan etkilenen toplulukların seslerini yeterince duyuramadığını belirterek Halkların İklim Zirvesi'nin bu ihtiyaca yanıt vermeyi amaçladığını söyledi.

Kocabaş, Türkiye'de Akbelen başta olmak üzere ormanları, tarım arazileri ve yaşam alanları için mücadele eden köylülerin uluslararası iklim müzakerelerinde yeterince temsil edilmediğine dikkat çekti.

Resmi toplantılarda devletlerin ve büyük ekonomik aktörlerin belirleyici olduğunu savunan Kocabaş, alternatif zirvenin ise yerel mücadelelerin deneyimlerini uluslararası dayanışmayla buluşturmayı hedeflediğini belirtti.

“Ekolojik yıkımdan en çok etkilenen kesimler bu toplantılarda yer alıp itirazlarını dile getiremiyor. Bu nedenle onların sesini duyuracağı bir platform oluşturulması gerekiyordu.”

Kocabaş, Halkların İklim Zirvesi'nin yalnızca resmi COP toplantılarını eleştirmekle sınırlı kalmayacağını, aynı zamanda farklı ülkelerde yürütülen ekoloji mücadelelerinin ortak çözüm önerileri geliştirmesine olanak sağlayacağını ifade etti.

Zirveye çevre ve ekoloji örgütlerinin yanı sıra işçilerin, sendikaların, emek örgütlerinin, insan hakları savunucularının ve yerel direniş hareketlerinin katılmasının hedeflendiğini söyledi.

“COP31'e alınmayanların sesini Antalya'da duyuracağız”

Yaşar Gökoğlu, resmi zirvenin katılım mekanizmalarını da eleştirdi.

Bazı akademisyenlerin hazırladıkları projelerin resmi COP31 programına kabul edilmediğini ileri süren Gökoğlu, fosil yakıt şirketlerinin uluslararası toplantılardaki varlığının ise dikkat çekici olduğunu ifade etti.

Gökoğlu, ekolojik yıkıma karşı mücadele eden toplulukların karar süreçlerinde yeterince söz sahibi olamadığını savunarak şöyle konuştu:

“Biz COP31'e alınmayanlarız. Ne davet edildik ne de katılmak isteyenlerin tamamı kabul edildi. Biz orada sesi duyulmak istenmeyenlerin sesini duyurmak için Halkların İklim Zirvesi'ni düzenliyoruz.”

Gökoğlu, Halkların İklim Zirvesi'nin farklı ülkelerdeki yerel mücadeleleri buluşturacak uluslararası bir dayanışma zemini oluşturacağını belirtti.

İklim değişikliğinin deniz seviyesinin yükselmesi nedeniyle ada ülkelerinin geleceğini tehdit ettiğini hatırlatan Gökoğlu, iklim krizinin bazı topluluklar açısından doğrudan yaşadıkları toprakları kaybetme riski yarattığını söyledi.

Bu nedenle iklim adaletinin yalnızca emisyon azaltımı değil; yaşam hakkı, barınma, göç, gıda güvenliği ve toplulukların kendi geleceklerini belirleme hakkıyla birlikte değerlendirilmesi gerektiğini vurguladı.

Antalya'da 14 Kasım'da yürüyüşle başlayacak

Söyleşide verilen bilgilere göre Halkların İklim Zirvesi, 14 Kasım 2026'da Antalya'da düzenlenecek uluslararası katılımlı bir yürüyüşle başlayacak.

Kocabaş ve Gökoğlu, farklı ülkelerden ekoloji örgütlerinin, yerel mücadele temsilcilerinin, sendikaların ve yurttaşların bu yürüyüşte kendi taleplerini dile getireceğini belirtti.

Zirve kapsamında 15-18 Kasım tarihlerinde tematik oturumların düzenlenmesi planlanıyor.

Gökoğlu'nun aktardığı hazırlık bilgilerine göre etkinliklere 130 kurum ve kuruluşun katılması, 100'ün üzerinde etkinliğin gerçekleştirilmesi ve 30'dan fazla ülkeden konuşmacının yer alması bekleniyor.

Programın Antalya Mimar Sinan Kongre Merkezi'nde gerçekleştirilmesinin planlandığı ifade edildi.

Zirvede panellerin ve tartışma toplantılarının yanında konserler, tiyatro gösterileri ve kültürel etkinliklerin de düzenlenmesi öngörülüyor.

Zirvenin ilk gündemi: Ekolojik yıkıma karşı doğanın hakları

15 Kasım'daki oturumlarda ekolojik yıkıma karşı doğanın haklarının tartışılması planlanıyor.

Bu başlık altında ormanların, su kaynaklarının, tarım arazilerinin ve yaşam alanlarının korunması için yürütülen mücadelelerin değerlendirilmesi hedefleniyor.

Madencilik faaliyetleri, enerji yatırımları, ormansızlaşma, doğal alanların tahribatı ve yerel halkın yaşam alanlarına yönelik müdahalelerin gündeme getirilmesi bekleniyor.

Prof. Dr. Ali Kocabaş, Akbelen'deki mücadeleyi örnek göstererek doğanın korunmasının aynı zamanda yaşam alanlarını savunan insanların haklarının korunması anlamına geldiğini vurguladı.

Kocabaş'a göre ekolojik mücadele, yalnızca doğanın fiziksel varlığını korumayı değil, doğayla birlikte yaşamını sürdüren toplulukların geleceğini güvence altına almayı da içeriyor.

“Enerji kimin için, ne kadar ve nerede üretilecek?”

16 Kasım'daki oturumların ana gündemini fosil yakıtlardan çıkış ve enerji demokrasisi oluşturacak.

Yaşar Gökoğlu, bu başlığın yalnızca kömür, petrol ve doğal gaz kullanımının azaltılmasını değil, enerji üretimine ilişkin kararların kimler tarafından alındığını da sorgulayacağını söyledi.

Türkiye'deki elektrik tüketiminin sektörler arasındaki dağılımına değinen Gökoğlu, enerji yatırımlarının sürekli artırılmasına rağmen toplumun enerji politikaları üzerindeki söz hakkının sınırlı olduğunu savundu.

Gökoğlu, enerji üretiminin yalnızca ekonomik büyüme ve sanayi yatırımları açısından değerlendirilmemesi gerektiğini belirterek şu soruları gündeme getirdi:

“Kim için enerji? Ne kadar enerji? Nerede üretilecek? Bu kararlar alınırken bizim fikrimiz sorulacak mı? Orada yaşayanların fikri sorulacak mı?”

Enerji demokrasisi kavramının bu sorular üzerinden tartışılacağını belirten Gökoğlu, yeni enerji santrallerinin kurulacağı bölgelerde yaşayan halkın karar süreçlerine katılmasının önemini vurguladı.

Gökoğlu'na göre enerji ihtiyacının belirlenmesi, üretim yöntemlerinin seçilmesi ve yatırımların çevresel sonuçlarının değerlendirilmesi demokratik katılım mekanizmalarıyla yürütülmeli.

Bu yaklaşım, enerji politikalarının yalnızca teknik ve ekonomik bir konu olmadığını, aynı zamanda toplumsal haklar ve demokratik karar alma süreçleriyle bağlantılı olduğunu ortaya koyuyor.

“Savaş en büyük ekolojik yıkım nedenlerinden biridir”

17 Kasım'da düzenlenmesi planlanan oturumlarda demokrasi, antimilitarizm ve barış konuları ele alınacak.

Yaşar Gökoğlu, savaşların yalnızca insan yaşamı üzerinde değil, doğal çevre üzerinde de uzun süreli ve yıkıcı etkiler yarattığını belirtti.

Ukrayna, Filistin, İran ve Suriye çevresindeki çatışma ve savaşların ekolojik sonuçlarına dikkat çeken Gökoğlu, askeri faaliyetlerin yüksek enerji tüketimi ve fosil yakıt kullanımıyla bağlantılı olduğunu söyledi.

Dünya ordularının faaliyetlerinden kaynaklanan emisyonların küresel sera gazı salımlarında önemli bir paya sahip olduğunu belirten Gökoğlu, askeri faaliyetlerin iklim politikalarında yeterince tartışılmadığını savundu.

Gökoğlu, savaşların doğal yaşam alanlarını tahrip ettiğini, tarımsal üretimi sekteye uğrattığını, su kaynaklarını kirlettiğini ve milyonlarca insanı yerinden edebildiğini ifade etti.

Bu nedenle barış mücadelesiyle ekoloji mücadelesinin birbirinden ayrı düşünülemeyeceğini vurguladı.

Gökoğlu, Halkların İklim Zirvesi'nde savaş politikalarının çevresel sonuçlarının ve barışın ekolojik gelecekle ilişkisinin kapsamlı biçimde ele alınacağını söyledi.

Gıda egemenliği: “İklim krizi soframızdaki ekmeği de tehdit ediyor”

Zirvenin 18 Kasım'daki son tematik oturumunda gıda egemenliği ve agroekoloji konularının tartışılması planlanıyor.

Yaşar Gökoğlu, iklim değişikliğinin tarımsal üretim üzerindeki etkilerinin giderek ağırlaştığını belirterek kuraklık, aşırı yağışlar, seller ve çölleşmenin gıda güvenliğini tehdit ettiğini söyledi.

Gökoğlu, iklim krizinin yalnızca çevre örgütlerinin ilgilendiği bir mesele olarak görülmesinin yanlış olduğunu ifade etti.

Tarımda yaşanan üretim kayıplarının gıda fiyatlarını, kırsal yaşamı, çiftçilerin gelirlerini ve toplumun sağlıklı gıdaya erişimini doğrudan etkilediğine dikkat çekti.

Endüstriyel tarımın yaygınlaşmasıyla gıda üretiminin giderek daha büyük ekonomik aktörlerin kontrolüne geçtiğini savunan Gökoğlu, gıda egemenliğinin bu nedenle önemli bir mücadele alanı olduğunu belirtti.

Gıda egemenliği tartışmasının, çiftçilerin üretim üzerindeki söz hakkı, yerel tohumların korunması, su kaynaklarının kullanımı ve tarımsal üretimin doğayla uyumlu biçimde sürdürülmesi gibi konuları kapsadığını ifade etti.

Prof. Dr. Ali Kocabaş: “Adana feda edilmiş bir şehre benziyor”

Söyleşinin Adana açısından en dikkat çekici değerlendirmelerinden biri Prof. Dr. Ali Kocabaş'tan geldi.

Adana'nın Akdeniz havzasında bulunması nedeniyle iklim değişikliğinin etkilerine karşı özel bir kırılganlık taşıdığını belirten Kocabaş, bölgenin küresel ortalamadan daha hızlı ısınma riskiyle karşı karşıya olduğunu söyledi.

Akdeniz havzasındaki sıcaklık artışının küresel ortalamanın yaklaşık yüzde 20 üzerinde seyredebileceğine dikkat çeken Kocabaş, Adana'da aşırı sıcakların, kuraklığın ve şiddetli yağışların gelecekte daha büyük sorunlar yaratabileceğini belirtti.

“Adana Akdeniz bölgesinin kıyısında bir şehir. Akdeniz bölgesi küresel ısınma açısından daha riskli bir bölge. Bu nedenle sadece Adana'da yaşıyor olmak bile Halkların İklim Zirvesi'ne katılmak için önemli bir neden.”

Kocabaş, Adana'nın yalnızca iklim değişikliğinin doğal etkileriyle değil, aynı zamanda sanayi ve enerji yatırımlarının oluşturduğu çevresel baskılarla karşı karşıya olduğunu ifade etti.

Kentin petrokimya endüstrisi açısından önemli bir merkez haline geldiğini belirten Kocabaş, plastik üretiminin de fosil yakıtlara dayandığını hatırlattı.

Kocabaş, Adana'nın ekolojik sorunlarının giderek ağırlaştığını vurgulayarak şu ifadeyi kullandı:

“Adana bu anlamıyla feda edilmiş bir şehre benziyor. Çünkü burası petrokimya endüstri merkezi haline gelmiş vaziyette.”

Bu değerlendirmesini kentin enerji, sanayi ve atık politikalarıyla ilişkilendiren Kocabaş, Adana'da yaşayan insanların iklim krizinin etkilerini Türkiye'nin birçok bölgesine göre daha ağır hissedebileceğini savundu.

Adana'nın geleceği: Aşırı sıcaklar, kuraklık ve seller

Kocabaş, Adana'nın gelecekte karşı karşıya kalabileceği iklim risklerini de değerlendirdi.

Özellikle yaz aylarında sıcak hava dalgalarının daha sık ve daha şiddetli yaşanabileceğini belirten Kocabaş, kuraklığın tarımsal üretim ve su kaynakları üzerinde ciddi baskılar oluşturabileceğini söyledi.

Aşırı yağışların ve sellerin de önemli riskler arasında bulunduğunu ifade eden Kocabaş, iklim değişikliğinin yalnızca sıcaklık artışı olarak değerlendirilmemesi gerektiğini vurguladı.

Çukurova'nın tarımsal üretim kapasitesi dikkate alındığında kuraklık, yağış rejimindeki değişiklikler ve su kaynaklarının azalması yalnızca bölgesel değil, ülke çapında ekonomik ve toplumsal sonuçlar doğurabilecek nitelikte.

Kocabaş, iklim değişikliğinin özellikle çocuklar ve gelecek kuşaklar açısından ciddi bir tehdit oluşturduğunu belirterek ekolojik mücadelenin ertelenemeyeceğini söyledi.

Adana'dan Antalya'ya taşınacak talepler

Yaşar Gökoğlu, Adana Halkların İklim Zirvesi Meclisi'nin Antalya'daki toplantıya kentin ekolojik sorunlarını taşıyacağını açıkladı.

Gökoğlu, Adana'nın kömür santralleri, plastik atık ithalatı, petrokimya yatırımları ve askeri faaliyetlerin çevresel etkileri gibi başlıkların zirvede gündeme getirileceğini belirtti.

Adana'da yaşayan insanların karşı karşıya kaldığı sorunların yalnızca yerel meseleler olmadığını savunan Gökoğlu, bu sorunların uluslararası iklim adaleti tartışmalarıyla bağlantılı olduğunu söyledi.

Gökoğlu, İncirlik Hava Üssü'nün kapatılması talebini de zirveye taşıyacaklarını ifade etti.

“Adana'nın sorunlarını oraya taşıyacağız. Kömür santrallerini, plastik çöplerin Adana'ya getirilmesini, İncirlik askeri üssünün yanında yaşıyor olmanın yarattığı sorunları anlatacağız. İncirlik kapansın talebiyle gideceğiz.”

Gökoğlu, bu taleplerin Antalya'da diğer ülkelerden gelen katılımcılarla birlikte tartışılmasının, Adana'daki ekoloji mücadelesinin uluslararası dayanışmayla güçlenmesine katkı sağlayabileceğini belirtti.

Adana Halkların İklim Zirvesi Meclisi nasıl çalışıyor?

Prof. Dr. Ali Kocabaş, Halkların İklim Zirvesi hazırlıklarının Türkiye'nin farklı kentlerinde oluşturulan yerel meclisler aracılığıyla sürdürüldüğünü anlattı.

Bu meclislerin ekoloji örgütlerini, sendikaları, meslek kuruluşlarını ve çevre sorunlarına duyarlı yurttaşları bir araya getirdiğini belirten Kocabaş, yerel sorunların tartışılarak ortak taleplere dönüştürüldüğünü söyledi.

Adana'da da benzer bir çalışma yürütüldüğünü ifade eden Kocabaş, meclisin hem Antalya'daki toplantıya katılımı örgütlemeye hem de kentteki ekolojik sorunları görünür kılmaya çalıştığını belirtti.

Kocabaş, yerel meclislerin yalnızca zirve hazırlıkları açısından değil, uzun vadeli ekoloji mücadelesi bakımından da önemli olduğunu vurguladı.

Kentlerdeki farklı mücadele alanlarının birbirleriyle ilişki kurmasının, çevre sorunlarının ortak bir toplumsal gündeme dönüşmesine katkı sağlayabileceğini söyledi.

“Ekoloji mücadelesine katılmak için ekolojist olmak gerekmiyor”

Söyleşinin sonunda Münir Korkmaz, Halkların İklim Zirvesi'ne katılmak için ekoloji örgütlerinde yer almanın ya da çevre konusunda uzman olmanın gerekli olup olmadığını sordu.

Prof. Dr. Ali Kocabaş bu soruya kısa ve çarpıcı bir yanıt verdi:

“Hayır. İnsan olmak yeterli.”

Kocabaş, iklim krizinin yalnızca çevre aktivistlerini ya da bilim insanlarını ilgilendirmediğini, bütün toplumun geleceğini doğrudan etkilediğini söyledi.

Özellikle çocukların ve gelecek kuşakların yaşayabileceği bir gezegen bırakma sorumluluğuna dikkat çeken Kocabaş, herkesin ekoloji mücadelesine kendi olanakları ölçüsünde katılması gerektiğini belirtti.

Kocabaş, insanların yaşadıkları kentlerde faaliyet gösteren ekoloji ve çevre örgütleriyle ilişki kurabileceğini, yerel mücadelelere destek verebileceğini ve Antalya'daki Halkların İklim Zirvesi'ne katılabileceğini ifade etti.

“Çocuklarımız ve torunlarımız açısından, onların yaşayabileceği bir gezegen bırakabilmek için bu mücadelenin içinde olmak gerekiyor.”

Gökoğlu'ndan dayanışma çağrısı: “Gelemeyenler de katkı sunabilir”

Yaşar Gökoğlu ise Halkların İklim Zirvesi'ne katılmak isteyenlerin ulaşım ve konaklama sorunlarına dikkat çekti.

Antalya'ya Türkiye'nin farklı kentlerinden ve dünyanın çeşitli ülkelerinden katılımcıların geleceğini belirten Gökoğlu, özellikle konaklama ihtiyacının karşılanmasında dayanışmanın önemli olduğunu söyledi.

Zirveye doğrudan katılamayan yurttaşların da farklı biçimlerde destek sunabileceğini belirten Gökoğlu, Antalya'da yaşayan yakınları aracılığıyla konaklama olanağı sağlayabilecek kişilerin bu sürece katkıda bulunabileceğini ifade etti.

Gökoğlu, Adanalılara Halkların İklim Zirvesi Meclisi'nin çalışmalarına destek verme çağrısında bulundu.

Ekolojik sorunlara karşı yürütülen mücadelenin yalnızca büyük toplantılardan ibaret olmadığını vurgulayan Gökoğlu, yerel örgütlenmenin, dayanışmanın ve toplumsal katılımın belirleyici olduğunu söyledi.

İklim adaleti, demokrasi ve yaşam hakkı aynı mücadelenin parçaları

Münir Korkmaz'ın moderatörlüğünde gerçekleştirilen söyleşi, iklim krizinin yalnızca sıcaklık artışı, karbon emisyonları veya enerji teknolojileri üzerinden değerlendirilemeyeceğini ortaya koyan kapsamlı bir tartışmaya dönüştü.

Prof. Dr. Ali Kocabaş, iklim krizinin tarihsel ve ekonomik nedenlerine, uluslararası müzakerelerin yapısal sorunlarına ve bilimsel uyarılara odaklanırken Yaşar Gökoğlu, Türkiye'nin çevre politikaları, kömür yatırımları, plastik atık ithalatı, iklim finansmanı ve yerel mücadelelerin talepleri üzerinde durdu.

İki konuşmacının değerlendirmelerinde ortaklaşan temel yaklaşım, iklim krizinden en fazla etkilenen toplulukların karar alma süreçlerinde daha fazla söz sahibi olması gerektiği oldu.

Antalya'da gerçekleştirilecek Halkların İklim Zirvesi'nin de bu doğrultuda yalnızca resmi COP31'e yönelik bir eleştiri platformu değil, farklı toplumsal kesimlerin ortak talepler geliştirebileceği bir buluşma olarak planlandığı ifade edildi.

Adana açısından ise kömür santrallerinden plastik atık ithalatına, petrokimya yatırımlarından kuraklığa, aşırı sıcaklardan gıda güvenliğine kadar uzanan sorunların uluslararası bir zeminde tartışılması hedefleniyor.

Söyleşinin sonunda Kocabaş'ın yaptığı çağrı, tartışmanın temel mesajını özetledi:

“Gerçekten dünyayı kaybediyoruz. Ancak sesimizi birlikte yükselterek buna karşı mücadele edebiliriz.”