Filistin’den Rusya’ya, bilgi çağında haber yapmanın neden her zamankinden daha tehlikeli hale geldiğine dair çarpıcı bir tablo.
Eski BBC muhabiri; Gazze, Moskova ve Brüksel’de görev yapmış olan James Rodgers, çok miktarda bilginin her zaman daha güvenilir bilgi anlamına gelmediğini yazıyor.
10 Aralık itibarıyla 2025 yılı, kanlı bir dönüm noktasına ulaştı. Gazetecileri Koruma Komitesi’ne (CPJ) göre, 2024 yılında 1992’de kayıt tutmaya başlanmasından bu yana en yüksek sayı olan 126 gazeteci ve medya çalışanı öldürüldü. 2025 yılında ise yılın bitimine üç hafta kala bu rakama şimdiden ulaşıldı.
Bu ağır tablonun en büyük bedelini Filistinliler ödedi. CPJ’nin bildirdiğine göre, “İsrail, 2023’te başlayan İsrail-Gazze savaşından bu yana yaklaşık 250 gazeteciyi öldürdü.”
Peki bu durum, uluslararası ilişkilerin savaşlar, iklim krizi ve öngörülemez politikalar tarafından belirlendiği bir dünyayı anlamaya çalışan izleyiciler açısından ne anlama geliyor?
ABD’nin ilk yıllarından başlayarak 19. yüzyıldaki Avrupa devrimlerine kadar, bilgi ile özgürlük arasında güçlü bir bağ kurulmuştur. Thomas Jefferson 1787’de şöyle yazmıştı: “Bana, gazetesiz bir hükümet mi yoksa hükümetsiz gazeteler mi olması gerektiğine karar verme yetkisi verilseydi, bir an bile tereddüt etmeden ikincisini seçerdim.”
Bugün insanlık tarihinde hiç olmadığı kadar geniş bir medya erişimine sahibiz. Ancak bu muazzam bilgi bolluğu, daha güvenilir bilgi anlamına gelmiyor. Mesajları kontrol etmeye çalışan hükümetler ve teknoloji şirketleri çoğu zaman bu konuda başarılı oluyor. İsrail, uluslararası gazetecilerin Gazze’ye girişini yasakladı. Filistinli gazeteciler ise tüm risklere rağmen bölgeden haber yapmayı sürdürüyor. Aynı şekilde Rusya, Ukrayna’ya karşı yürüttüğü ve “özel askeri operasyon” olarak adlandırdığı — yani savaş — sürece dair haberleri ciddi biçimde kısıtlıyor.
Bir nesil önce, CPJ gazeteci ölümlerine ilişkin verileri ilk kez toplamaya başladığında tablo farklıydı. Berlin Duvarı’nın yıkılması ve Soğuk Savaş’ın sona ermesi, uluslararası medya kuruluşlarına eski Sovyet bloğunda daha önce görülmemiş bir hareket alanı sağlamıştı.
Bu ülkeler siyasi değişimi benimsedikçe, yeni toplumlarında daha özgür bir medyanın gelişmesini de teşvik ettiler. Elbette bu medya çoğu zaman siyasi ve ticari çıkarların etkisi altındaydı — haber medyası genellikle böyledir. Ancak daha önce yalnızca parti çizgisinin geçerli olduğu alanlarda artık çoğulculuk vardı.
1990’lar basın özgürlüğü açısından kusursuz bir dönem değildi; ancak sonrasında yaşananlarla kıyaslandığında daha iyiydi. Medya akademisyeni ve eski dış haber muhabiri Peter Greste’nin ikna edici biçimde savunduğu gibi, 11 Eylül sonrasında devlet gücü “bilgi ve fikirler üzerindeki kontrolünü genişletti. Bunu da ‘terörizm’ ve ‘ulusal güvenlik’ kavramlarını gevşeterek yaptı.”
Greste’nin bu değerlendirmeleri, gazetecilik kariyerinin bedelini bizzat ödemiş olmasından kaynaklanıyordu. 2013’ün sonlarında, meslektaşları Mohamed Fadel Fahmy ve Baher Mohammad ile birlikte Mısır’da terörizm suçlamasıyla gözaltına alındı ve 400 gün hapis yattı. Suçlamaların temelinde, gazetecilik faaliyetleri kapsamında Müslüman Kardeşler üyeleriyle görüşmüş olması vardı.
O dönemde şu soruyu sormuştu: “Mısır’daki devam eden siyasi mücadeleyi, ilgili herkesle konuşmadan nasıl doğru ve adil biçimde haberleştirebilirsiniz?”
Bilgiye erişim
Hükümetlerin medyayı kontrol etmeye çalışması yeni bir olgu değil. Yeni olan, ABD’nin bu tutumu artık daha açık ve gururla sergilemesidir. Jefferson, muhtemelen mevcut ABD yönetiminin özellikle gazetecilerin Pentagon’a erişimini kısıtlamaya yönelik son politikalarını onaylamazdı.
Jefferson’ın hükümetler ile gazetelerin göreli üstünlükleri üzerine yaptığı tartışmanın ardından gelen şu sözleri ise daha az hatırlanır: “Ama asıl anlatmak istediğim, her insanın bu gazeteleri edinebilmesi ve okuyabilmesidir.”
Bugün sorunun özü de burada yatıyor. Çünkü giderek daha fazla medya aracına sahip olurken, medya özgürlüğümüz aynı oranda daralıyor.
Kitle iletişim araçlarının egemen olduğu dönemde, haber kuruluşları dağıtım kanallarını büyük ölçüde kontrol ediyordu. Bugün ise bu alan teknoloji şirketlerinin eline geçmiş durumda. Herkes “gazetelere” erişemiyor. Resmi olarak sansürlenmedikleri yerlerde bile, güvenilir haberler sosyal medya içeriklerine kıyasla daha zor bulunuyor ve çoğu zaman ücretli. Algoritmalar, daha fazla kedi videosu ve daha az sorgulayıcı içerik sunacak şekilde ayarlanabiliyor.
Öte yandan hükümetler ve suç örgütleri, gazetecilerin çalışmalarını engellemek için ölüm de dahil olmak üzere fiziksel şiddete başvuruyor. Güçlü siyasetçiler ise güvenilir haber kuruluşlarını susturmak amacıyla yargı süreçlerini ya da bu süreçlerin tehdidini kullanıyor.
Uluslararası muhabir olarak önceki kariyerimde, eski Sovyetler Birliği coğrafyasında ve Orta Doğu’daki savaşları izledim. 1990’lı ve 2000’li yıllarda gazeteciler, kötü haberlerin yayınlanmasını istemeyen hükümetler tarafından sıkça kısıtlanıyordu; ancak günümüzde olduğu gibi tamamen engellendikleri durumlar nadirdi.
Bugün Gazze’de ve Rusya’da uluslararası gazeteciler, haber yapabilmek için ihtiyaç duydukları yerlere erişemiyor. Her iki durumda da yerel ve uluslararası cesur muhabirler, dünyaya gerçekte neler yaşandığını anlatabilmek için tehlikeyi ve hatta ölümü göze alıyor.
Günümüzde gazetecilere yönelik bu kısıtlamalar, kısa vadede hükümetlerin kazanıyor gibi görünmesine yol açabilir. Ancak bu kontrol etme arzusu, gazeteciliğin hâlâ sahip olduğu sorgulayıcı ve dönüştürücü gücü de açıkça teyit etmektedir.




