Medusa, Athena’nın tapınağında Poseidon’un saldırısına uğradı. Daha sonra Athena onu cezalandırarak saçlarını yılana çevirdi ve bakışını taşa dönüştüren bir canavara dönüştürdü. Sonunda da Perseus, Athena’nın yardımıyla Medusa’nın başını kesti. Evet Medusa’nın kısa mitolojik öyküsü bu şekilde.
Medusanın Kafası, Peter Paul Rubens (1618)
Medusa bir kadındı. Buradan hareketle, Feodal dönemlerin sonuna kadar kadın saçı görece daha az tartışmalı bir alanken, kapitalizmin ilk evreleriyle birlikte –özellikle modern politik akımların yoğunlaşmasıyla– kadın bedeni ve saçı açık biçimde politik bir araç hâline getirildi. Dinin siyasallaşması bu süreci daha da derinleştirdi. Kadın saçı üzerinde çok katmanlı bir denetim, baskı ve manipülasyon alanı oluştu. Özellikle son elli yılda Orta Doğu coğrafyasında yaşananlar, bu politizasyonun ne kadar sert ve yıkıcı sonuçlar doğurduğunu açıkça gösterdi.
Bu bağlamda sosyal medyada gezinirken karşıma çıkan aşağıdaki politik fotoğraf, beni yakın zamanda üzerine düşündüğüm iki kavrama götürdü: Studium ve Punctum.
Okuyucuların belleğinde studium kelimesi muhtemelen stadyum sözcüğünü çağrıştıracaktır: futbol oynanan bir arena, seyircisi olan bir maç, taraftarı olunan bir takım… Oysa studium, Roland Barthes’ın fotoğraf okumalarında kullandığı; fotoğrafın kültürel, tarihsel ve ideolojik çerçevesini, yani entelektüel ilgi düzeyini ifade eden bir kavramdır.
Diğer kavram ise Punctumdur: Fotoğrafa bakarken bizi kişisel olarak yakalayan, içimize batan, açıklaması zor ama etkisi güçlü olan ayrıntı. Bu fotoğrafa Barthesçı bir yerden bakalım. Büyük politik çerçeveyi studium olarak okuyalım. Peki punctumu gördünüz mü?
Örülmüş bir kadın saçı… ama kesilmiş.
Sislerin içinden uzanan bir el var fotoğrafta. El iri ve kemikli. Damarlar belirgin; deri sert, çatlaklı ve yıpranmış. Tırnaklar kısa, bakımsız. Güçlü bir kavrayışı, ağır bir emeği çağrıştırıyor. El, örülmüş saçın kesildiği yerden tutuyor. Tam da kopuşun, müdahalenin, zorun simgesinden.
Bu fotoğraf, Orta Doğu coğrafyasında yaşanan acıları; cinsel sömürüyü, yoksulluğu, fedakârlığı ve en çok da kopuşu / kaybı anlatıyor. Kesilmiş saç, yalnızca bir beden parçası değil; bastırılan kimliğin, susturulan iradenin ve politik şiddetin sessiz ama yakıcı bir izi olarak duruyor karşımızda…
Hani “İnsan acı duyabiliyorsa canlıdır, başkasının acısını duyabiliyorsa insandır” demişti ya Tolstoy. Peki siz dünya üzerindeki insanlar duyabiliyor musunuz?