İki Bilim İnsandan, “Çok Kültürlülük ve Alevilik” Sunumu

Adana Alevi Platformu Tarafından Gerçekleştirilen “Çok Kültürlülük ve Alevilik” Panelinde, “Farklılıkların, Ayrışma Değil, Zenginlik” Olduğuna Dikkat Çekildi.

Adana Alevi Platformu tarafından Selmanı Pak Toplantı Salonunda Yapılan “Çok Kültürlülük ve Alevilik” paneline ilgi oldukça fazlaydı.

Panelde, tüm farklılıklara rağmen birlikte nasıl yaşanılabileceği anlatıldı. 

Panelin Moderatörlüğünü Yüreğir Cem Evi Başkanı Cafer Boyraz yaptı. Konuşmacılar ise TTB. 2. Başkanı Doç. Dr. Ali İhsan Ökten ve Prof. Dr. Muna Yüceol Özezen’di.

Selmanı Pakta yapılan panele; CHP Adana İl Kadın Kolları Başkanı Av. Oya Tekin, Önceki Dönem CHP Milletvekili İbrahim Özdiş, Seyhan Belediye Başkan Yardımcısı Leyla Tan, Adana Büyükşehir Belediye Başkan Danımanı Dr. Rıza Mete, Global İş İnsanları Platformu Başkanı Mikdat Öztürk, Hacı Bektaş Veli Derneği Başkanı Kemal Çelik, Mehmet Altınpınar İnanç Önderi, AKAD Alevi Kültürünü Araştırma Derneği İcra Kurulu Başkanı, Haydaroğlu Mahalle Muhtarı Şahap Canoğulları, TMMOB Mimarlar Odası Başkanı ve Büyükşehir Belediyesi Meclis Üyesi Sedat Gül, CHP Yüksek Disiplin Kurulu Üyesi Avukat Bülent Maraklı, HDP yöneticileri, DİSK ve KESK’e bağlı sendikaların üye ve yöneticileri de katıldılar.

Müzik ile başlatılan programda ilk sözü Adana Alevi Platformu Dönem Sözcüsü Sıtkı Keskin aldı

Keskin’in platformun tüm bileşenlerine yönelik yaptığı konuşma şu şekildeydi;

Sevgili canlar, kıymetli misafirler hepinizi aşkı muhabbetlerimle selamlıyorum.

Adana Alevi Platformumuzun düzenlediği Çok Kültürlülük ve Alevilik paneline hoş geldiniz.

Bizleri yalnız bırakmadığınız için hepinize ayrı ayrı teşekkür ediyoruz.

Adana Alevi Platformumuz bildiğiniz üzere 2003 yılında 17 kurumun bir araya gelerek oluşturmuş olduğu bir platformdur.

Kurumlarımız: Alevi Kültür Derneği Adana Şubesi, Şakirpaşa Cem Evi, Akkapı Kültür Derneği, Akdeniz Vakfı, Arap Halkları Alevileri Dayanışma Derneği, Sivas Serinyaylalar Sosyal Yardımlaşma Kültür Derneği, Alevi Kültürünü Araştırma Derneği, Dersimliler Derneği, Vartolular Derneği, Bulamlılar Derneği, Demokratik Alevi Derneği, Kayışlı Eğitim Kültür Derneği, Karayusuflu Eğitim Kültür Derneği, Yüreğir Cemevi, Ehlibeyt İnanç Kültür Vakfı, Karataş Cemevi, Hacı Bektaşi Veli Kültür Vakfı Ceyhan Şubemiz, olmak üzere 17 kurumdan oluşmaktadır.

Platformumuz Seyhan belediyemizin projesini yapmış olduğu Selmanı Pak kültür Merkezi’nde artık faaliyetine devam etmektedir. Bundan dolayı sayın belediye başkanımız Akif Kemal Akay ve önceki dönem belediye başkanımız Sayın Zeydan Karalar‘a teşekkür ediyoruz. Hizmetlerini hak kabul eylesin.

Peki Adana Alevi Platformumuz neden kuruldu biraz bundan bahsetmek isterim.

Platformumuz 2003 yılında kurulurken öncelikle tüm Alevi Canlarımızın bir araya gelmeleri birlikte olmaları birbirinden haberdar olmaları adına hem Alevi inancını hem de Alevi kültürünü sonraki nesillere daha sağlıklı daha doğru ve daha bilinir bir şekilde aktarmak amacıyla kurulmuştur.

Alevi platformu kurulurken sadece Alevi inancı ve kültürü değil tüm inançlara ve kültürlere saygı göstererek, farklı kültür ve inançlarla etkileşim içinde olarak insanların birbirine olan bakış açılarını saygı temelli ilişkiler kurmak, ülkemiz adına inancımız adına değerlerimiz adına daha faydalı işler yapmak için kurulmuştur.

Alevi platformumuz Kerbela‘dan Osmanlı’ya, Osmanlı’dan Maraş’a Çorum’a Sivas’a Madımağa Malatya’ya Gazi’ye Ankara’ya kadar katliamda katliamlar da aramızdan ayrılan tüm canlarımızı ve tüm insanlarımızın anmak üzere anılarını yaşatmak üzere ve onları unutturmamak üzere faaliyetler yapmak için kurulmuştur.

Bugünkü panelimize konuşmacı olarak gelen kıymetli hocam Profesör Doktor Muna Yüceol Özezen ve kıymetli hocam Adanamızın veTtıp dünyasının iftiharlarından birisi Doçent Doktor Ali İhsan Ökten hocama teşekkür ediyoruz. Kendilerine Modaretör olarak Yüreğir Cemevi başkanımız Cafer Poyraz dedemiz eşlik edecek. Aleviliği en içten muhabbetle konuşacağız. Sevgili hocalarımızın bizlerle olmaları bizlere zaman ayırmaları gerçekten çok önemli.

Değerlerimize sahip çıkarak değerlerimizin kıymetini topluma anlatarak kültürümüzü geleceğe aktarıyoruz. Unutmayalım ki bir mum diğer bir mumu tutuşturmakla ışığından bir şey kaybetmez. Biz de kültürümüz için çalışmaya devam edeceğiz. Adana alevi platformu olarak kurumlarımızla birlikte daha etkin daha görünür daha güçlü daha birlikte olarak faaliyetlerine devam edecektir.

Hacı Bektaşi Veli’nin dediği gibi “Bir olalım, iri olalım, diri olalım.” Adana Alevi Platformu inancımız, değerlerimiz ve kültürümüz adına ne yapılması gerekiyorsa yapmıştır ve daha güçlü şekilde de yapmaya devam edecektir. Panelin hazırlanmasında emeği geçen tüm kurum başkanlarıma, konuşmacı hocalarıma ve canlara tekrardan teşekkür ediyorum.

Sözlerime son verirken içinde bulunduğumuz Hızır ayımızı ve üç aylarınızı tebrik ediyorum. 8-9-10 Şubat Hızır orucumuzu tutacağız, oruçlarımızı, yapacağımız cemlerimizi vereceğimiz lokmaları hak kabul eylesin. Hizmetleriniz hak Muhammed Ali divanına yazılsın. Hepinizi aşkı muhabbetlerimle selamlıyorum. Hızır yoldaşımız Ali gardaşımız olsun.

PROF. DR. MUNA YÜCEOL ÖZEZEN: ÇOK KÜLTÜRLÜLÜK VE ALEVİLİK SUNUMU

Yaşadığımız dünyaya makro bir bakışla bakınca ne gözlemliyoruz? İnsan bin yıllardır uzak ya da yakın çevresinde hep benzer şeyleri gözlemliyor: Eşitsizlikler, Çatışmalar, Savaşlar, Kaos. Bu kötü manzaranın nedeni büyük ölçüde ekonomik eşitsizlikler ve ekonomik farklılıklardır. Ancak bunun insani nedenleri de var.

Bireylerden devletlere “farklı olan”a olan yıkıcı veya -en masum ifadesiyle- önyargılı ve mesafeli tutumumuz, yerküreyi giderek daha çorak hatta yaşanmaz bir hâle getiriyor. Yerküre yaşam biçimlerinden giyim-kuşama ve yeme-içmeye kadar uzanan alanlardaki seçimlerde ve beğenilerde standartlaşmaya, tektipleşmeye doğru gidiyor.

Tektipleşme, en son ve yıkıcı darbesini etnik ve dilsel çeşitliliğe vuruyor. Bunun sonucunda etnik gruplar hızla dilleriyle birlikte yok oluyorlar. Tektipleşmenin insanlığa neler kaybettirdiğini etnik farklılıklar ve doğal insan dili bağlamında ele alalım: Bir etnik grubun yok oluşu ve bir dilin ölümü, insanlığın salt gerçeğe ulaşma yolundaki en önemli veri kaynaklarından birini kaybetmesi anlamına geliyor. Bu bakımdan etnik ve dilsel çeşitlilik korunmalı ve dillerin ölümü engellenmelidir. Ve dillerin ölümü, ancak birey-devlet ekseninde farklı olanın desteklenmesiyle ve uygun siyasal çözüm arayışlarıyla engellenebilir.

Günümüz İnsanının Çeşitlilikler Karşısındaki Tutumu Nedir?

En azından 70.000 yıldır gezegenimizde dolaşan Homo sapiens “zeki İnsan” muhtemelen doğu veya güney Afrika’dan dünyaya yayılırken diğer Homo cinslerine (Homo gergicus, Homo eractus, Homo antecessor, Homo heidelbergensis, Homo neanderthalensis, Homo australapithecus, Homo solensis, Homo floresiensis, Homo denisova, Homo rudofensis, Homo ergaster vb.) ne olduğu konusu, bugün antropologların en çok kafa yordukları konulardan biridir:

Türler birbirine mi karıştı yoksa Homo sapiens yayıldıkça karşılaştığı diğer Homo cinslerine soykırım uygulayıp zekâsını onları yok etmek için mi kullandı? Eğer ikinci olasılık gerçeği yansıtıyorsa, bugün, bize benzemeyeni yok etme eğilimimiz bize atamız Homo sapiens’ten miras kalmış demektir. Zulmümüz bilinçaltımızda hâla var olmayı sürdüren bir başkası tarafından avlanma korkusuyla güdüleniyor olabilir.

Görünüşte Homo sapiens’in 70.000 yıl önceki dünyasıyla şimdiki dünya çok farklı. Şimdi, dünyada hâla avcı-toplayıcı hayatlar sürdüren küçük sosyal gruplar varsa da, Homo sapiens artık büyük ölçüde hayatını tarımla ve çobanlıkla kazanan gruplarla sanayileşmiş ve hatta dijitalleşmiş çağdaş toplumların bir üyesi olarak gezegendeki egemenliğini sürdürüyor. Yani görünüşte eskisinden daha güvenli ve konforlu bir dünyada yaşıyor. Ancak insan yazık ki hâla gezegenin bütün ekosistemine “yokedici” bir tavır sergiliyor ve bir türlü kendini yeterince güvende hissetmiyor ve bu yüzden de bir türlü yeterince ehlileşemiyor.

Biyolojik türlerin ilişkilerine Darwinci bir yaklaşımla bakılacak olursa insanın bu “yok edici” tavrı doğal görünmektedir. Peki, insan geçirdiği bunca bilişsel ve bilişimsel evrime ve gezegenin aynı zamanda en sosyal türü olmasına rağmen neden hâla doğal olan’la doğru olan’ı birbirinden ayıramıyor? Neden hâla yaban hayattaki hayvanlarla aynı hayatta kalma stratejisini sürdürüyor? Bunca evrim ve gelişme neden insan düşüncesini, “Daha adil bir paylaşımla dünya bütün insanlığa yeter.” noktasına taşıyamadı?

Bugün bu soruya siyaset bilimcilerin, sosyologların, antropologların, tarihçilerin, etnologların verebileceği pek çok yanıt var. Ama galiba şu aşamada yanıtlara değil insan hayatını karabasana çeviren sonuçlara odaklanmamız gerekiyor: İnsanlık, kendi türüne de hayvanlara da bitkilere de hatta gezegenin bütün ekosistemine zarar vermeye devam ediyor.

İnsanın yok edici tavrı genellikle en uzaktakinden en yakına doğru bir doğrultuda ilerliyor.

Örneğin en çok doğaya, bitkilere ve hayvanlara, sonra farklı etnik kimlikten, farklı dinden veya mezhepten, farklı kültürel yapıdan insanlara zarar veriyor. İnsan küreyi emrine amade sandığı gibi, kendine en az benzeyeni de tehlike olarak görmeyi sürdürüyor.

Bu yaklaşımla insan ancak gününü kurtarabilir. Ancak uzun vadede bu tutum yalnız insan dışındaki canlılara değil insana da zarar veriyor. Çünkü gerçekte dünya doğadan bitkiye, hayvandan insana çeşitlilikleriyle yaşanası bir yerdir: Neden bahçemizde yalnız bir tür çiçek olsun, neden hep aynı türküyü dinlemek zorunda kalalım? Neden senfoni olmayalım, ancak bu arada neden senfoni orkestrasındaki bir enstrümana tek başına da performans sergileme fırsat vermeyelim?

Esasında insanların büyük bir bölümü bitkilere ve hayvanlara büyük zararlar verirken, çok küçük bir bölümü yok olmakta olan türleri kurtarmak için büyük projeler geliştirmekte, bu uğurda nice paralar harcamaktadırlar. Ancak genellikle yok olan veya yok edilen kültürlere ve dillere yönelik kurtarma çabaları, ekosistemdeki diğer bir ögeyi kurtarma çabalarından daha küçük kalmaktadır. İnsanlar bir kuş türünün yok olmaması için gösterdiği çabanın binde birini gözünün önünde yok olmaya başlayan bir etnik grup, bir dil veya bir kültür için sarf etmiyor.

Diller Neden Ölmemelidir veya Neden Öldürülmemelidir?

Basitçe söylemek gerekir ki, insan dünyanın tek sahibi olmadığını, yok ettiği veya yok olmasına göz yumduğu her kültürün, her etnik topluluğun ve her dilin varoluş serüveninin çok değerli bir verisi olduğunu anlamalıdır. Bazı kabilelerin hayatlarında ve dillerinde olan bazı bitki türlerinden çağdaş bitki bilimcilerin haberi olmayabiliyor, Pasifik Okyanusu’nda yaşayan ada halklarının denizle olan ilişkileri şaşırtıcı boyutta. Himalayalarda yaşayan bazı halkların hayatta kalma stratejileri hayranlık verici. Bütün bu yaşam deneyimleri o halkların dillerinde kodlanmış durumda ve bu anlamda her dil aslında eşsiz.

Yanlış Bir Bakış Açısı:

Yalnız bilgisayar programlamaya, nükleer fizik ve matematik çalışmalarına veya felsefe yapmaya imkân veren diller zengindir, önemlidir ve değerlidir. Hayır! Sanıldığının aksine “ilkel” kabilelerin dilleri de inanılmaz karmaşıktır ve karmaşık ve zengin bir zihin yapısını yansıtır. “Çağdaş” insanın bu kibrinden kurtulması gerekir.

Peki ne oluyor?

Bu diller bunları konuşan halklarla beraber yok oluyor! Egemenlik fırsatı bulamayan etnik topluluklar sözü edilen ve adına “dil” dediğimiz o çok değerli veriyle birlikte kayboluyorlar! Çünkü bir dilin kaderiyle o dili konuşan etnik topluluğun kaderi genellikle paralel yürüyor. Dolayısıyla bir etnik topluluğu bütün kültürel özellikleriyle yaşatmaya çalışmak, zaten onun dilini de yaşatmak anlamına gelmektedir.  

Bir dilin neden korunması ve yaşatılması gerektiği konusunu biraz daha açalım: Dünyadaki bütün diller, yazılı-sözlü, çağdaş toplum dili-kabile dili vb. ayrımı yapılmaksızın yaşatılmalıdır, çünkü bir dil aslında gerçeğin farklı bir yorumudur.

Y. N. Harari dünyada yüksek teknolojiyi yalnız WEIRD (western “batılı”, educated “eğitimli”, industrialised “sanayileşmiş”, rich “zengin”, democratic “demokratik”) toplumlarının ürettiğini, hepimizin “insan” deyince aklımıza artık yalnızca bu özellikteki insanların geldiğini söylüyor. Ben buna bir de “beyaz” hatta “Anglo-Sakson” olmayı da ekliyorum.

Hepimizde bu özelliklerin dışındaki insanları yalnızca doğa belgesellerinin kahramanları, hatta araçları gibi görme eğilimi var. Oysa bu insan tipi bize yalnızca bir zihin algısını verir. Bu zihin algısı mutlak hakikate ulaşmak için değerlendirebileceğimiz tek veridir. Oysa mutlak hakikate ulaşmak için daha çok zihin algısına, daha çok dile, daha çok bakışa, daha çok kültürei daha çok farklılığa ihtiyacımız var.

Harari’nin zihin durumları şeması

Buna göre, insanın varoluş süreci ve gezegendeki gerçek değeri için yalnız gelişmiş toplumların bilinç durumları yeterli değildir; diğer bütün insanların, diğer bütün kültür üyelerinin zihinsel deneyimleri hatta hayvanların insan algısının çok ötesindeki algı durumlarının (üstün bir koklama, görme, işitme yeteneğine sahip olmak gibi) yarattığı zihin durumları da incelenmelidir.

Böylelikle bütün zihin durumlarına ulaşılabilir. Bu tespit bize bir kez daha gösteriyor ki “gelişmiş”, “gelişmemiş” gibi görece nitelemelerle ikincil hâle getirilen her toplum kendine özgü dili ve kültürel özellikleriyle bizi biz yapan özelliklerin tespitinde ve insanlığın geleceğinin biçimlenmesinde eşit oranda değerlidir, hatta hayvanlar bile.

Tektipleştirme ve standardize etme eğilimindeki insanlara şunu da söylemek gerekir:

Evet herkes kendi dinsel tercihini, kendi milliyetini, kendi dilini, kendi kültürünü “en iyi” ve “en doğru” görebilir; zaten insanın bir şeyi tercih etmesi, diğer bir şeyi dışta bırakması anlamına gelir.  Buna göre çoklu bir etnik doku’ya, çok seçenekli düşünüş sistemi’ne sahip bir devletteki her türlü çeşitlilik daha fazla iyi demektir. O halde basitçe şunu söyleyebiliriz: Ne kadar çok iyi, o kadar iyi.

Ancak yazık ki bizim gibi ülkelerde farklılıklar bir zenginlik olarak görülmüyor, çoğu zaman gerilim ve çatışma kaynağı olabiliyor. Taraflar, -özellikle galip ve egemen taraflar- kendilerini en doğru, en güzel, en tamamlanmış hatta tek ve mutlak doğru, tek ve mutlak güzel ve tek ve mutlak hakikat olarak gördüğü sürece bu gerilimden kurtulmak mümkün görünmüyor.  

Üstelik bir iyi’nin en iyi olduğuna ilişkin elimizde hiçbir kanıt yok. Bu yüzden bütün iyi’leri desteklemekten; her zihinsel deneyim eşsiz olabileceği için de her toplumun zihinsel algısını önemsemekten başka bir çare yok. O hâlde tekrar vurgulayalım: Daha fazla iyi ve daha fazla zihinsel deneyim.

Her dil gerçeğin başka bir yorumu, başka bir algının başka bir dışavurumudur.

Bunun en büyük kanıtı, diller arası çeviri güçlükleridir. Örneğin:

Arap-Alevilerin Arapçasında: Änä fî cîrtäk. “Ben senin civarındayım. Ben senin civarında olayım.”

Änä daxîläk. “Ben senin dâhilindeyim, içindeyim. Ben senin dâhilinde olayım.”

Türk-Alevilerin Türkçesinde: Farsçadan basit bir alıntı gibi görünen can sözcüğü ve can kavramı.

Can, “kadın veya erkek değil, içinde Tanrı’dan bir öz, Tanrısal bir güç taşıyan insan, potansiyelinde Tanrı’nın vasıfları olan insan, saf ve nötr insan.”

Aleviler ve Çokkültürlülük ve Farklılık Kavramına Yaklaşımları

Belki tarih boyunca hep itilmiş, ezilmiş ve hatta aşağılanmış olmanın yarattığı bir psikolojiyle, bütün Aleviler (Zaza-Alevileri, Kürt-Alevileri, Arap-Alevileri, Şehirli Aleviler: Bektaşiler, Kırsalın Alevileri: Kızılbaşlar, Tahtacılar, Eh-i Haklar ve diğerleri) farklı olan konusunda özel bir hassasiyet geliştirmişlerdir. Bütün bu Alevi grupları -genel olarak- “Ben de yaşayayım sen de yaşa.”, “Sen de benim kadar değerlisin ve var olmalısın.”, “Seni olduğun gibi kabul ediyorum.”, “Senin varlığına saygı duyuyorum.”, “Söz veriyorum seni kendime benzetmeye çalışmayacağım.” düşüncesine sahipler. Bu demokrat tutumlarıyla, kesinlikle kabul edilmelidir ki dünya barışına en çok hizmet eden gruplardan biri Alevilerdir.

Sonuç:

Her dil ve kültür, onu konuşan veya ona sahip olan toplumun “gerçek” algısını dile getirir, her dil ve kültür bize o dili konuşan toplumun zihin yapısını verir. Başka bir deyişle, her bir dil ve kültür gerçekliğin bir başka yansımasıdır ve bizi salt gerçeğe biraz daha fazla yaklaştırır. Çünkü “gerçek” bütün zihinsel algıların toplamıdır. Her dile getiriliş ve zihinsel algı da tercihler arasından iyi olanı seçer ve her etnik grup veya ulus da kendisini iyi olanın temsilcisi olarak görür. Öyleyse Ne kadar çok “iyi”, o kadar iyi. Ne kadar çok zihinsel algı o kadar çok gerçek. Denklemini insan dillerini düşünerek yeniden kurabiliriz: Ne kadar çok dil, o kadar gerçek.  

* Bu bağlamda, bir dil ve kültür diğerinden daha zengin veya yoksul olmadığı gibi, bir dilin dile getirdiği veya bir kültürün yansıttığı gerçeklik de diğer bir dilin dile getirdiği veya kültürün yansıttığı gerçeklikten daha az veya daha çok değerli değildir. İnsanın nasıl insan olduğu sorunsalı için her dil ve kültür eşsiz bir veridir.

Bu bakımdan, insan, kendi dilini, milliyetini ve kültürünü takıntı hâline getirmeden ve kendini ve değerlerini sürekli çağdaş ve evrensel değer yargılarına göre güncelleyerek, diğer dillerin ve kültürlerin de aynı ölçüde yaşama hakkına sahip olduğunu kabul etmeli, böylesi bir demokratik tutumu sergilemelidir.

Bunun için farklı olanın, hemen yanıbaşımızdaki farklıdan başlayarak en az bizim kadar yaşaması gerektiğini anlamamız gerekir. Ancak yine bunun için “farklı olana “hoşgörü”den daha fazlasına gereksinim var. Çünkü hoşgörü, kendini merkeze almak, farklı olanı ise tahammül edilecek ikincil bir öge olarak görmek demektir. Bu bakımdan “en az benim kadar”, “en az bizim kadar” ilkesine odaklanmak çok önemlidir.

* Çokkültürlü, her türlü çeşitliliğin yaşatıldığı bir toplumda çatışma riski çok yüksektir ve çokkültürlü bir yaşam siyasetçileri de zorlar. Ancak farklı olana karşı bireylerin demokratik tutumu, devletlerin de daha demokratik bir yönetimi tercih etmeleri bağlamında siyasetçilere yardımcı olmak anlamına gelecektir. Siyasetçilerin demokratik tutumları da farklı özellikteki bireylerin, farklı etnik grupların, farklı ulusların da birbirlerine karşı daha barışçıl bir tutum geliştirmelerini sağlar.

* Görüldüğü gibi, hem sosyal bilimler için daha çok veri elde etmek hem de daha yaşanılır bir dünya tesis etmek, birey-devlet ve devlet-birey ekseninde daha demokratik bir tutum sergilemekle mümkün olacaktır. Y. N. Harari’nin gezegenimizin bitki ve hayvan çeşitliliğine yönelik olarak söylediği bir sözü, farklı diller ve kültürler için de söylememiz gerektiğini belirteyim.

Şöyle diyor Harari: “Ne kadar çok türü ortadan kaldırmış olduğumuzu bilseydik, hâlâ hayatta olanları korumak için daha istekli olurduk.” (2017a, s. 85). Bizim de şöyle söylememiz kaçınılmaz: “Ne kadar çok dili ve kültürü ortadan kaldırmış olduğumuzu ve böylece neleri yitirdiğimizi bilseydik, hâlâ hayatta olanları korumak için daha istekli olurduk.”

DOÇ. DR. ALİ İHSAN ÖKTEN: ÇOKKÜLTÜRLÜLÜK ve HOŞGÖRÜ KAPSAMINDA ALEVİLİK SUNUMU

Kültür Nedir?

Kültür sözlük anlamı olarak “bir toplumun duyuş ve düşünüş birliğini oluşturan, gelenek durumundaki her türlü yaşayış, düşünce ve sanat varlıklarının topu” demektir. Toplumbilim terimi olarak“tarihsel ve toplumsal gelişme süreci içinde yaratılan her türlü maddi ve manevi değerlerle bunları yaratmada, sonraki nesillere iletmede kullanılan, insanın doğal ve toplumsal çevresine egemenliğinin ölçüsünü gösteren araçların bütünü.” olarak tanımlanır.

Kültür; tarihsel süreç içerisinde yaşanan, yaşatan ve yaşayan varlık olarak geçmişten geleceğe sürekliliktir. Kültür bir yaşam biçimi, bir toplumsal davranıştır.  Genel bir ifadeyle kültür, geçmişten gelen bütün maddi ve manevi değerlerin hepsini kapsar.

Halk Kültürü

Genel olarak halk kültürü, geleneksel yaşamı sürdüren toplulukların yüzyıllar boyunca kendilerinden veya birbirlerinden etkilenerek kendi dil, din, duygu, sosyal yaşam, iletişim ve beğenileriyle oluşturup yaşattıkları kültürün ortak adıdır. Bu kültür halkın duygu, düşünce ve beğenisiyle yüzyıllardır süzülerek günümüze gelmiş, toplum, insan ve doğa gerçeğiyle şekillenmiştir. 

Tüm kültürlerde insanlar kendilerine özgü inanışlarını, gelenek, görenek, törelerini, sanatlarını da beraberlerinde getirmişlerdir. Bunlardan bazıları aynen saklanmış, bazıları kaybolmuş veya değişikliğe uğramış, bazıları yasaklanmış, bazıları asimilasyona uğramış veya bazıları da birlikte yaşadıkları diğer kültürlerden kendilerine yeni ve farklı kültürel özellik olarak yansımıştır.  Farklı Alevi kültürleri de benzer özellikleri taşıyarak günümüze kadar gelmiştir.

Halk kültürü doğası gereği statik değil dinamik ve değişkendir. Gelenek, zaman boyutunda bir başka geleneğe ve geleceğe ulaşacaktır. Halk kültürü ancak böylelikle canlılığını koruyacaktır.

Yaşayan bir kültür, kendisine ait topluluğun bugünkü gereksinimlerini karşılayan bir sosyal kurumdur. Ancak, kültürel çeşitlilik bağlamında kültürü, toplumun egemen olmayan halklarının farklılıkları bağlamında değerlendirmek mümkündür. Bu anlamda çokkültürlü toplumlardaki esas sorunun, kültürel farklılıkların ifade edilmesi olduğu iddia edilebilir.

Çokkültürlülük, Çokkültürcülük

Kültürel çeşitliliği ya da kültürel çoğulculuğu ifade etmek için genellikle çokkültürlülük kavramı tercih edilmektedir. Batı merkezli olan bu kavramın Türkçe karşılığı iki şekilde karşımıza çıkmaktadır: Çokkültürlülük ve çokkültürcülük. Birçok çalışmada her ikisi de aynı anlamda kullanılmıştır.  Ancak ülkemizde  çokkültürlülüğü dile getirenler “ayrımcı ya da bölücü” sıfatlarına maruz kalabilmektedir. Bu bizim demokrasi anlayışımızın gelişmemesi nedeniyledir.

Çokkültürlülük genel anlamıyla bütün dezavantajlı (eş cinseller, siyahlar, engelliler, kadınlar) grupların veya azınlıkların haklarını savundukları bir mecra olarak gündeme gelse de bölgeden bölgeye ülkeden ülkeye farklı anlamlara gelebilmektedir.

Bunun nedeni olarak toplumun kendi tarihselliği ve kültürelliğinin özgünlüğü gösterilebilir. Ancak, bir devlet politikası olarak gündeme gelmesi ve bu maksatlı politikalar üretilmesi çoğunlukla etnik, dilsel ve dinsel azınlıkta kalan grupların haklarının savunulması merkezli olduğu söylenebilir.

Çokkültürlülük, bir toplumda farklı kültürlerin varlığına işaret eden bir olguyken, çokkültürcülük, siyasal anlamda çokkültürlülüğün tanınmasını ve devlet eliyle bu yönde politikalar izlenmesi anlamına gelmektedir. Bir toplumda bir kültürün ön plana çıkartılıp ötekilerin bastırılmasının aksine; farklı etnik, dinsel ve cinsel kimliklere ait kültürel farklılıkların kabul edilmesi ve bunlara yaşam alanlarının tanınması, çokkültürcülüğe işaret eder.

Çokkültürcülük, din, dil, etnisite, tarih, ülkü ve benzeri farklılıklarla birlikte yaşama imkanı ifade etmektedir. Genel itibariyle her türlü azınlıkların   (cinsel tercihler, sosyal sınıf, statü, etnik köken, kimlik, vs. ) eşitlik ve adalet söylemlerini dikkate alma politikasıdır.

Çokkültürcülük; tek başına farklı kimliklerin varlığıyla alakalı değildir. Aynı zamanda, ait oldukları kültürden beslenen insanların; dünyayı anlamada, bireysel ve toplumsal hayatlarını sürdürmede, dayandıkları gelenek, görenekler, inanç sistemleri ve pratiklerle de yakından alakalıdır.

Çokkültürcülüğü olumlayanlar olduğu gibi olumlamayanlar da vardır. Bir politika olarak ortaya atılan çokkültürcülüğün kazanımdan daha çok zarar verdiği, bütünleştirmek yerine ayrıştırdığı, gizli hedeflerinin olduğu, aslında yerelliği öne çıkarıyor gibi dursa da küresel dünyaya hizmet maksatlı üretildiği ve açık da olsa ifade edilen amacına ulaşamadığı yönündeki eleştiriler çokkültürcülük bağlamında yapılan tartışmaların ana eksenini oluşturmaktadır.

Bu tartışmayı yapanlar veya görüşte olanlar daha çok tek tipliliği savunan iktidarlar ve yandaşlarıdır. Siyaseten de faşizme eş değer düşer.

Çeşitli dini ve etnik toplulukların yüzyıllardır birlikte ve hoşgörü içinde yaşadığı Anadolu’da bu ortamın sürekliliğini sağlamanın en iyi yolu, farklı kültürlerin birbirlerini tanımasından geçer. Kültürel çeşitlilik toplumların birbirlerini anlamalarına ve aralarındaki önemli benzerlikleri görmelerine katkıda bulunur. Her toplumun bir kültürü vardır. Her kültürde benzer kurumlar ve gelenekler bulunur. Bu nedenle kültür evrenseldir. Ancak hiçbir kültür birbirine benzemez. Her kültür kendi başına bir bütündür ve kendine özgü değerler sistemine sahiptir.

Yaşar Kemal ve Kültür

Yaşar Kemal, kültür konusunda şunları söyler; “Dünya binlerce çiçekten oluşmuş kültürler bahçesidir. Kültürler her zaman birbirlerini beslemiştir. Her kültür insanlık için bir zenginliktir. Uygarlıklar da birbirini beslemiştir. Emperyalizm ve globalizm ise insanlığın birçok kültürünü yok ederek  tek tip kültürü, tek tip insanı, tek tip dili ortaya atmıştır.

Artık dünya, tek tipliliğinin gerçek bir demokrasiye ulaşmaya yetmediğini yavaş yavaş anlamış, yok olmaya yüz tutan dillerin, kültürlerin üstüne titremeye başlamıştır. Dünyadan bir çiçek eksilirse bir renk, bir koku yitmiş demektir. Dünya binlerce çiçekten bir kültür bahçesidir. Bu insanlığın zenginliğidir. Bizim gibi ülkeler yüzlerce çiçekli bir kültür bahçesidir.”

Küreselleşme ve Çokkültürlülük

Ancak önümüzdeki küreselleşme süreci tüm kültürler açısından ciddi bir tehlike olup, bu durum siyasi politikalarla da birleşince tek tip bir kültüre doğru gitmek kaçınılmaz olmaktadır. Özellikle Alevi gençleri de günümüzde, hızına ulaşılamayan iletişim ve bilgi çağında bir tür kültürel şokla karşı karşıyadır. Gençler kendi kültürel kimlikleri doğrultusunda bilinçlendirmeli ve eğitilmelidir.

Tektipleştirme Politikaları

Kültürel çeşitliliğe karşı tek tip bir kültür ve ulus üretme anlayışının en yaygın olduğu dönem modern dönemdir. Modern dönemin kamusal ve özel alan ayrımında insanların kendi kimliklerini sadece özel alanla sınırlayan anlayış karşısında çokkültürcülük, kamusal alanda farklı kültürlerin adil bir biçimde teşvik edilmesi projesi olarak tasarlanmıştır. Bütün alanlarda oluşturulmak istenen standardizasyon, kültürel çeşitlilikte de kendini göstermiştir.

Bütün çeşitliliklere ve farklılıklara gözünü kapatan modern ulus-devlet projesi, insanları benzeştirme yolunda bütün vatandaşları tek bir kimlik etrafında toplamaya çalışmıştır. Tek devlet, tek millet, tek din, tek kültür. Birçok ulus-devlette olduğu gibi Türkiye de bu projede başarılı olamamış,  farklı kimlik taleplerinden kurtulamamış ve tek tip Türk-İslam sentezi veya Türk Sünni egemen ideolojinin dayatması günümüzde her alanda kutuplaşmayı daha da belirgin hale getirmiştir.

Osmanlılarda başlayan tek tipleştirme geleneği Cumhuriyet döneminde de devam etmiş,  tek millet ve tek din/mezhep eksenli bir tektipleştirmeye yönelmiştir. Bu yönelimde din, Türkleştirmenin, sünnileştirmenin ve toplumu şekillendirmenin aracı olarak kullanılmıştır. 

Bu yönelimin resmi aracı ise, 3 Mart 1924’te kurulan Diyanet İşleri Başkanlığı olacaktır. Bu tektipleştirme kapsamında Devlet, Eğitim Birliği Yasası ve Diyanet aracılığıyla, “dili de dini de bir” millet yaratma amaçlı “terbiye” programı uygulayacak, direnç gösterenleri de ezecektir.

1925 Kasımında çıkan Tekke ve Zaviyelerin Kapatılmasına Dair Kanun, Cumhuriyet’i büyük bir coşku ve umutla karşılayan Alevi kimliğinin tasfiyesi amaçlı kullanılmıştır. Yine 1924 de çıkarılan Köy Kanununda cami yapımı esasına göre Sünnileştirici bir çerçeve dayatılacaktır. Keza 1938 tarihli Cemiyetler Kanunu ile mezhep ve tarikatlara dayalı dernekleşmeler yasaklanırken, Alevilerin kendi varlıklarını sürdürme olanakları engellenecektir.

1930’lu yıllarda ortaya atılan “Güneş-Dil Teorisi” ile  birçok ırkın Türklerden  gelme, birçok dilin Türkçe kökenli olduğu iddia edilerek, Kürt ve Alevi gibi etnisitelerin  inkâr edilmesi ile resmî devlet ideolojisi haline getirilmeye çalışılmıştır. Arap Alevilerin Eti Türk’ü olduğu iddiası ortaya atılmıştır.  

Bu bağlamda Cumhuriyet, Türkiye Alevilerini, cenazelerini kendi inançlarına göre değil, Diyanetin imamlarının yönlendirmesine göre kaldırmaya zorlayacak, tek meşru ibadet mekânı camiyi, tek dinsel önderlik kurumu olarak da Diyanet’i dayatacaktır.

Aynı şekilde 1938 Hatay ilhakı sonrasında, Arap Alevilerinin de inançlarını sürdürebilme olanakları yok edilmeye çalışılacak, ve diğerleri gibi Diyanet’in ağır asimilasyoncu iradesi ile karşı karşıya bırakılacaktır. Kısacası Türk-İslam kimlikle şekillenen yeni kamusal alanda Türklük ve Sünnilik dışındaki diğer azınlık ve ezilen kesimlere de yer olmayacaktır.

Baskıcı ve asimilasyoncu bu sistem yıllar içinde  Dersim, Ortaca, Elbistan, Kırıkhan, Malatya, Maraş, Çorum, Sivas ve Gazi’de bir dizi katliam üretecektir. En son olarak Gezi olaylarında ölen gençlerimizin Alevi veya Arap Alevi olması tesadüf olmayacaktır. AKP iktidarının kurumlaşmasıyla Türk-İslam sentezi ve iktidarın kendi dünya ve dini görüşünü tüm topluma dayatma çabaları muhalefetin, sol, sosyalistlerin, azınlıkların, Alevilerin yaşam koşullarını ve umutlarını daha da büyüyen bir baskı altına alacaktır.

Çokkültürlülük ve Alevilik

Çok farklı inanç ve etnik kimliği bünyesinde barındıran ülkemizde, Aleviler de  dünyadaki ve ülkemizdeki kültür bahçesinin bir çiçeğidir. Aleviler diğer inanışlardan hem dini inanış, hem de bu inanışlarındaki uygulamalarında ki farklılıklarından  dolayı bu kültürel özelliklerini  günümüze kadar çok daha belirgin olarak korumuşlardır. Ancak bir arada yaşayan inançlar ve mezhepler dönem dönem karşı karşıya getirilmiş ve toplumsal ilişkiler açısından sorunlar yaşanmıştır.

Yaklaşık son 50 yıllık tarih bile Aleviler açısından acı örnekleri ile doludur. Bir arada yaşamayı gerekli kılan çok kültürlülük dönem dönem suç unsuru olarak görülmüştür. Oysa ki çok kültürlülük,  ancak laik ve demokratik yaşam bilinciyle oluşacaktır.

Ülkemizin daha barışçıl ve daha özgür bir ortamda yaşaması farklı dinsel inanç ve etnik kimliklere sahip kitlelerin birbirlerini anlamaları ve kendilerini daha iyi ifade etmeleriyle mümkün olacaktır. Geçmişten günümüze kadar tek tip insan ve tek tip kültüre doğru yönlendirme yapılması giderek bu zenginliklerin kaybolmasına neden olmaktadır. Gelecek kuşakların kültürel açıdan daha kısır bir ortamda yaşayacakları mutlaktır.

Alevi kültür geleneği yüzyıllardır uğradığı birçok asimilasyon politikalarından kendisini korumuş ve bugünlere kadar her türlü gelenek, görenek, dinî ve kültürel özelliklerini korumayı başarmıştır. Ancak önümüzdeki küreselleşme süreci tüm kültürler açısından ciddi bir tehlike olup, bu durum siyasi politikalarla da birleşince tek tip bir kültüre doğru gitmek kaçınılmaz olmaktadır.

Yaşar Kemal’inde dediği gibi gelecek süreç kültürlerin tek bir küresel kültüre karşı mücadelesiyle geçecektir.  Bundan tüm  dünya  kültürlerinin galip çıkması umudunu koruyalım. Her insan ve topluluk gibi Aleviler de sosyal, dini, iktisadi, kültürel, geleneksel, sanatsal vb. bütün yönleriyle bir birlik, bütünlük ve doğal bir kimlik olarak düşünmek gerekir. Sadece indirgemeci bakış açısıyla Aleviliği dinsel boyut gibi tek bir boyuttan ele almamalıdır.

Aleviler tarihin belki de tüm dönemlerinde  uğradıkları geniş çaplı kıyım, asimilasyon politikaları ve dinî öğretilerinin gereği olan sır örgütlenmesi, bu toplumu sistem dışına itmiştir. Bu toplum dinî-etnik bir olgu olarak araştırıldığında, tüm bunların göz önünde bulundurulması gerekir. Demokrasi, laiklik, çok kültürlülük gibi kavramların toplumsal ve siyasal yaşamımıza girdiği bir çağda dinî olguları daha geniş olarak ele almak zorunludur.

Farklı etnik kültür ve inançlar potansiyel suç unsuru olarak görüldüğü sürece, bu inançlar hakkında sağlıklı bir bilgiye sahip olma şansımız o ölçüde azalır. Anadolu coğrafyasında tarihten günümüze farklı kimlik ve inanışlar her zaman hayat bulmuştur.

Bu süreçte, Türkiye’de artık farklı inanç ve etnik kimlikler sadece dini ve siyasi bir boyuta indirgenmeden incelenmelidir.  Ancak bu araştırmalarımız sonucunda  ülkemiz kültürel zenginlikler diyarı olacaktır.  

Aleviler laik, demokratik, çağdaş, Atatürk’e ve cumhuriyetin ilkelerine bağlı olup Türkiye’nin temel taşlarından biridir. Aleviler bir çok toplumla bir arada ve barış içinde  yaşamış olduklarından onların kültürel özelliklerini de özümsemişler, böylece kültürel geçişlerin güzel örneklerini de vermişlerdir. Bu yüzden küreselleşme çağında da birçok kültürle bir arada yaşama özelliklerini koruyacaklardır.

Aleviler ve Kimlik Talebi

Günümüz dünyası, aynı dile, dine, etnik kökene ve kültüre sahip insanların tek bir devlet çatısı altında yaşamasının neredeyse mümkün olmadığı bir dünya haline gelmiştir.

Küreselleşmenin ve bireysel ya da kitle göçlerinin sonucu olarak ortaya çıkan bu gerçek, içinde bulunduğumuz dünyanın çokkültürlü toplum yapısıyla karşı karşıya kalmasına neden olmuştur. Bu dönemde evrensel eşitliğin yerini kültürel kimliğin üstünlüğü almıştır.

Özellikle 1970’li yıllardan sonra çokkültürlülük hem devlet hem de bireysel düzeyde konuşulur ve tartışılır duruma gelmiştir. Azınlık gruplar, hukuk açısından eşitlik istemekte, vatandaşlık, siyasi katılım, eğitim hakları talep eder olmuşlardır.

Gelinen son durumda, farklı etnik ve kültürel toplulukları barındıran devletlerin toplumu bir arada tutmak için, farklılık zemininde birlik ve beraberliği sağlama politikası, çokkültürlülük olmuştur. Türkiye’de çokkültürlülük tartışmaları otuz yıllık çatışmaların da bir sonucu olarak Kürt sorunu ve Alevilik meselesi üzerinde yoğunlaşmaktadır. Yaşanılan bu değişimler sonucunda özellikle 1980 sonrası bir Alevi uyanışı söz konusu olmuştur.

Önceden kapalı bir toplum olma özelliğiyle dikkat çeken Aleviler bu saatten sonra kimliklerini saklamayı değil açıklamayı tercih etmektedirler ve kendi kimlikleri doğrultusunda birçok talepte bulunmaktadırlar. Alevilerin Türkiye’nin farklı bölge ve illerinde yaşıyor olmaları ve kendi içlerinde birden fazla farklılık içermeleri doğal olarak onların taleplerinin de farklı olmasına neden olmaktadır.

Çokkültürlülük Örneği; HATAY

Aynı coğrafya da yaşamış farklı kültürlerden insanların bir arada yaşaması örneğin Hatay büyük bir kültürel zenginliktir. Tarihi birliktelik veya kader birliği, aynı coğrafyayı paylaşma,  karşılıklı saygı ve sevgi  çokkültürlülük ve hoşgörü kültürünün  gelişmesinde çok önemlidir. Bu bilincin yerleşmediği toplumlarda demokrasinin varlığından bahsedilemez. Sevgi-hoşgörü-demokrasi üçlüsü birlikte olduklarında insan ilişkileri daha anlamlı hale gelmektedir.

Halklar temelinde baktığımızda çok fazla bir sorun olduğunu göremeyiz. Ancak iktidarlar veya siyaset her zaman toplumların çok kültürlülük veya hoşgörü kapsamında yaşamasına izin vermemektedir. Bunda en büyük sorun demokrasinin yeterince gelişmemesi veya içselleştirilmemesidir.

Çok kültürlülük kavramına en güzel örnek Hatay’dır. En kalabalık etnik grubu Türk Sünniler oluşturur.  Arap Aleviler ise ikinci en kalabalık etnik grubu oluşturur. Arap Sünniler ve  Arap Hıristiyanlar ise nüfusça azımsanmayacak sayıdadırlar.

Bunların haricinde Çerkezler, Museviler, Ermeniler, Kürtler, Afganlar gibi daha küçük azınlık gruplar vardır. Hatay’da tüm bu azınlık gruplar arasında yüzyıllardan beri gelen iletişim, sosyal ve kültürel etkileşim bulunmaktadır.

Burada  Hatay’ın tarihten gelen çok kültürlü ve uyumlu ortamının payı önemlidir. Ancak ülkemiz de  son yıllarda ki en büyük oyun Hatay üzerinden oynanmakta ve tüm bu etnik kültürler ve halk adeta birbirine düşman ettirilmek istenmesine rağmen Hatay halkı ve kültürleri bu oyuna gelmemek için direnmektedir. 

Hatay çok dinli, çok dilli, çok kültürlü bir toplumdur. Arapça ve Türkçe çok rahatlıkla konuşulan dillerdir. Bu anlamda dil topluluklar arasındaki ilişkileri ayırıcı değil birleştirici bir etki yapmaktadır. 

Aynı etkileşimi, benzeşmeyi ve hoşgörüyü yine inanç sistemlerinde görmek mümkündür. Hatay’ın mozaik kültürünün etkisi dinsel ritüellere ve simgelere de yansımıştır. Müslümanlar ve Hristiyanlar aynı din insanlarına saygı duymakta ve aynı dinsel mekanlarda bir araya gelmekte ve birlikte dini ritüeller yaparak birlikte dinsel  çokkültürlülük örnekleri vermektedir. Türk Sünnilerdeki Hızır, Arap Alevilerde Hıdır ve Arap Hırıstiyanlarda St. Georges olarak isimlendirilmektedir. Arap Aleviler Gadir Hum bayramında çalışmazlar ve dükkanlarının kepenklerini indirirler. Bu bayramda bazı Hıristiyan ve Sünni esnafında saygı gereği olarak kepenk kapattığına tanık olunur.

Hıdrellez günü olan 6 Mayısta yapılan St. Georges günü kutlamalarında kiliseler sadece Hıristiyanların değil Sünni ve alevi Müslümanlarında akınına uğrar. Vakıflı köyündeki Ermenilerin Surp Asdvadzadzin  Meryem Ana'nın Göğe Yükselişi Yortusu (ürün kutsama yortusu) kutlamasında dünyanın dört bir yanından gelen Ermeniler yanında Arap Aleviler, Hıristiyanlar, Sünniler de katılır. 

Arap Aleviler ve Hırıstiyan Arapların yüzyıllardır bir arada yaşamaları tarihi ve politik koşullar aralarında sıcak ilişkiler ve dayanışma-yardımlaşma ağının çok daha fazla artmasına neden olmuştur. 

Her iki kültür arasında kültürel geçişkenlik en fazla olan toplumlardır. Bunlar arasında dini ritüellerde dahildir.  Her iki kültürde birbirini ortak kutladıkları bayramlar vardır; İsa’nın doğum günü, Noel Bayramı, Paskalya bayramı, Meryem Ananın göğe yükselmesi, St. Georges günü, vs. Barbara bayramı ve bir çok bayram Nusayriler tarafında da kutlanır. Bunun nedeni baskılara ve katliamlarla karşılaştıkları dönemde Hıristiyan ve Nusayrilerin arasında büyük bir yardımlaşma ve koruma kollama geleneğinin olması ile açıklanabilir.

Hatay yüzyıllardır bir arada yaşayan farklı etnik ve dinsel topluluğu barındıran, bu toplulukların barış içinde yaşayabildiği, hatta birbirinin dönüşümüne ve değişimine katkıda bulunabildiği çok kültürlü bir yapıya sahiptir. Kültürel çeşitliliğe tarihi aşinalık burada yaşayan farklı toplulukların yaşam biçimlerinin önemli bir parçası olmuştur.

Irk ve din gibi doğuştan ya da aileden kazanılan farklılıkları ön plana çıkartmak yerine kültürün bütünlüğünde ya da yaşam biçiminde geçmişten bugüne kazanılan çok sayıdaki benzerlikleri ön plana çıkartmak hoşgörünün yerleşmesi ve sürdürülmesi için önemlidir.

Çokkültürlülük ve Arap Aleviler

Soruna Arap Aleviler açısından baktığımızda onlar için tehlike daha fazladır. Çünkü daha kapalı bir toplumdur ve dili farklıdır. Dilini kaybeden bir toplum bir süre sonra kültürel değerlerini de kaybedecektir. Günümüzde Arapça çok az bir kesim tarafından konuşulmakta gençler ise neredeyse hiç bilmemektedir.

Dini ritüellerin gençlere öğretilmemesi veya bu konuda gençlerin ilgisiz olması kültürel sorunları daha da derinleştirmektedir. Kültürünü koruyamayan, gençlere aktarmayan topluluklar diğer kültürlerin etkisiyle yok olurlar. Korumada ilke, statik değil, dinamik olmalıdır. Gençlere yaşadığı toplumun kültürel değerlerini öğretme, ona sahip çıkma konusunda daha fazla çaba gösterilmeli, toplumun kendi kültürüne yabancılaşmasına engel olunmalıdır.

Aleviler ve Devlet

Aleviler, kendi bakış açışlarındaki zenginliğe rağmen Türkiye’de yaşanan çeşitliliğe devletin bir zenginlik olarak değil, yok saymak, aşağılamak, hor görmek olarak bakmakta olduğunu ve bu çeşitliliğin, yönetenleri korkuttuğunu ifade etmişlerdir. 

Bu nedenle geçmişten günümüze devlet; “Anadolu’nun renkli gerçeğinin tam tersine, tüm farklılıkları tek bir dinin içinde eritip yok etme projesinden vazgeçmemektedir. Bu da sistemin acımasız ve gayri insani kanallarla beslenme arzusundan gelmektedir.”  Bu da Alevilerde kültürel bir çeşitlilik yerine tepeden inme bir “vatandaş” kimliği oluşturulmak istendiği ve tek tip kültür oluşturma algısının olduğunu göstermektedir.

“Çokkültürlülüğü koruyan asıl dinamik, sivil toplumdur”, “Toplumsal barışı sağlayan halklardır” ifadeleri kültürel çeşitliliğin kabul bulması gereken asıl mecranın toplum vicdanı olduğunu en iyi şekilde göstermektedir. Tabanda karşılık bul(a)mayan yukarıdan dayatmacı şekilde kabul edilen politikaların toplum katında da karşılık  bulmadığı çok kez tecrübe

edilmiştir. İktidarlar tarafından yukarıdan dayatmacı bir şekilde yapılan düzenlemeler eğer halkların kendilerinin içinde olmadığı bir şekilde yapılırsa bu durumun geçerliliği olmayacaktır. Türkiye özelinde tartışılan kültürel çeşitliliğin bütün olumsuzluklara rağmen, toplumsal tabanda çok büyük problemlere neden olmadığını, birlikte yaşanan birçok köy, kasaba ve şehir örneğinden anlamak mümkündür.

Toplum tarafından karşılık bulmayan kanun ve yönetmenliklerin, birlikte yaşama iradesine bir katkı sağladığı düşünülemez. Alevi vatandaşların bu noktada en çok dillendirdikleri mağduriyet, “mahalle baskısı”dır.

İki grup arasında olan soğukluk, yaşanan olaylarla daha da derinleşmiştir. Bu durumlar, Alevilerin kendilerini hor görülmüş, güvensiz, dışlanmış, sevgisiz ve ötekileştirilmiş hissetmelerine neden olmaktadır. Aleviliğin tarihi, yaşadığı ülkelere egemen devletler tarafından kendisine uygulanmış asimilasyon, baskı ve sürgünlerle yok edilme tarihidir. Bu felaketlerin nedeni, Aleviliğin, adaletsizliklerle belirlenen egemenlik ilişkileriyle uzlaşamaması, her türlü otoriteyi sorgulayabilmesi ve bu hakkı insanın kendisinde görmesidir.

İnançlarıyla, ibadetleriyle, ritüelleriyle, kültürleriyle çeşitlilik arz eden Alevilerin taleplerinin (dini, sosyal, kültürel, siyasal) nasıl karşılanacağına dair kesin bir politikanın olduğunu söylemek zordur. Alevi yurttaşların talepleri, genelde onların tanımlanmaktan çok tanınma isteği yönündedir. Avrupa’nın bazı ülkelerinde Alevilik, resmi bir din olarak tanınmaktadır. Bu devletlerin bu türden sorunlara çokkültürcü bir paradigma çerçevesinde yaklaştığı düşünülmektedir.

Oralarda yaşayan Alevilerin Türkiye’den göç edenler olduğu düşünüldüğünde orada kazanılan hakların ve statülerin, Türkiye’de yaşayan Alevileri etkilemesi kaçınılmazdır. Türkiye’de yaşayan Aleviler de Avrupa Alevilerinin kazandıkları hakların kendilerine de sağlanması gerektiğini, bir vatandaş olarak bunun bir hak olduğunu savunmaktadırlar.

Aleviler Bu Kapsamda Ne İstemektedirler?

Bir Alevi sorunundan bahsedilecekse, sorunun adaletsizlikten çıktığı söylenebilir. Adil bir yurttaş hukuku, sorunların aşılması noktasında öncelikli olabilir. Bu yaklaşım, hukuk halledilince sorunların aniden ortadan kalkacağı anlamına gelmeyebilir. Ancak, sonraki zamanlarda karşılıklı önyargıların ortadan kaldırılması bu sorumluluğu da üstlenmesi beklenen devlettir. 

Haklar noktasında belirginleşen Alevilik meselesinin çözümü, talep edilen hakların yasalar çerçevesinde karşılanması olarak görülebilir. Bu yöndeki yaklaşımlar onları devletle ayrıştırmayacak aksine bütünleştirecek ve bütünün bir parçası yapacaktır.

Aleviler Alevilikleriyle, kendi kimlikleriyle eşit yurttaş olarak demokratik ve hukuk devleti olan bir Türkiye istemektedirler. Alevi yurttaşların ifadelerinden anlaşılacağı üzere Alevilik meselesi, bir demokratik ve insan hakları meselesidir.

Alevilerin talepleri (cemevi için arazi tahsisi, elektrik, su, yakıt gibi giderlerin karşılanması, cemevlerinde istihdam edilecek kişilerin maaşa bağlanması, zorunlu din eğitim ve öğretiminin kaldırılması ya da seçmeli olması, Diyanet’in kaldırılması ya da Alevilerin de temsil edilmesi, Alevilerin maruz kaldıkları mahalle baskısının önüne geçebilme adına yasalar çıkarılması), özel iltimas ve ayrıcalıklar sağlamak maksatlı değildir. Tarihsel süreç içerisinde başkalarına verilip de kendilerine verilmeyen hakların verilmesi yönündedir. Laik düzende belki bunlarında sorgulanması gerekir.

Kültürel çeşitlilik bağlamında ortaya atılan kuramların da  ayrımcılığı değil bütünleştirmeyi hedefledikleri anlaşılmaktadır. İçinde bulunduğumuz dünyanın bir realitesi olan Aleviliğin kaybolmaması adına Amin Maalouf’un da ifade ettiği gibi tabiattaki bitkilere ve hayvanlara gösterdiğimiz hassasiyeti insan çeşitliliğine yani kültürel çeşitliliğe de göstermemiz gerekmektedir.

Ancak, kültürel çeşitlilik bağlamında kültürü, toplumun egemen olmayan halklarının farklılıkları bağlamında değerlendirmek mümkündür. Bu anlamda çokkültürlü toplumlardaki esas sorunun, kültürel farklılıkların ifade edilmesi olduğu iddia edilebilir.

Ben yazdığım kitapta esas olarak diğer yayınlardan farklı olarak Arap Aleviliğinin gelenek, görenek ve kültürel boyutu ele aldım. Böylece bu topluluğun geçmişten günümüze kadar olan gelen kültürel boyutlarını değerlendirmeyi amaçladım. Bu nedenle, bu çalışmada “Arap Aleviliğin /Nusayriliğin” bayramları, dinî mekânları ve ziyaretleri, aile yapısı, akrabalık ilişkileri, doğum ve çocuk bakım geleneği, sünnet, askerlik, evlilik, ölüm ve cenaze törenleri gibi geçiş törenleri veya kutlamaları, mutfak ve yemek kültürü,  âdetleri, halk sağaltmacılığı, batıl inançları, halk edebiyatı örnekleri ve son olarak siyasal, sosyal, ekonomi, eğitim ve coğrafi yapılanma gibi konuları fotoğraflarla destekleyip belgesel bir çalışma hazırladım.

Kültürel çeşitlilik bağlamında Batı merkezli ortaya atılan azınlık hakları din, dil ve etnisite temellidir. Türkiye özelinde Alevilerin hepsi için bir etnik köken olmaması ve dillerinin de farklılık arz ediyor olması, etnik köken ve dil konularının dışarıda bırakılmasını, onun yerine yerel bir mesele olan Anadolu Aleviliği çeşitliliğine neden olan kültür ve diyalog-güven unsurlarının öne çıkması Türkiye’yi bu konuda özgün hale getirmektedir.

Bu bağlamda Anadolu Alevilerinin farklılıklarından ve taleplerinden öne çıkan unsurların dört başlık altında toplanabileceği görülmüştür: Kültür, Eğitim, Diyalog-Güven ve Din-İnanç. Kültürel çeşitlilik, farklı kültürlerin varlığının bir tespitidir. Anadolu Alevileri için de bunun böyle olduğu söylenebilir.

Bir topluluğun diğerlerinden farklı şekilde Alevi olarak tanımlanması da buna kanıt olarak sunulabilir. Ancak, Anadolu Aleviliği gerçeği, bir kültürel ayrılığın sınırlarının kesin olarak çizilmesinin zor olduğu bir alandır. Aynı dine inanan, neredeyse aynı dili konuşan özellikle aynı tarihi paylaşan insanların bariz bir kültürel farklılık yaşadıklarını söylemek zor olsa gerektir.

Ancak, batılı devletlerin kültürel çeşitlilik bağlamında gündemlerine gelen halklar gibi Aleviler ne buraya sonradan göç etmiş olan insanlardır ne de daha önce burada olup toprakları istila edilen uluslardır. Bu anlamda özellikle yapılmayan ibadetler, ritüeller ve diyalog-güven eksikliği üzerinden oluşan farklılaşmalar ve çeşitliliklerin keskin bir ayrışma ve bölünme olmadığı görülmüştür. Bu tür çeşitliliklerin bir renklilik ve zenginlik olduğu söylenebilir. Bu anlamda bir teklikten ve benzeşmeden söz edilemeyebilir ancak Alevilerin de dikkat çektiği üzere Sünnilerin bile tektip olduğu söylenemez.

DİLLERİN ALEVİLİK ÜZERİNE ETKİSİ

Aleviliğin tarihi, yaşadığı ülkelere egemen devletler tarafından kendisine uygulanmış asimilasyon, baskı ve sürgünlerle yok edilme tarihidir. Bu felaketlerin nedeni, Aleviliğin, adaletsizliklerle belirlenen egemenlik ilişkileriyle uzlaşamaması, her türlü otoriteyi sorgulayabilmesi ve bu hakkı insanın kendisinde görmesidir.

Kadim zamanlardan Kerbela’da Hüseyin’e, Ebul Vefa’ya, Hallacı Mansur’dan Baba İlyas’a, Nesimi’den Hatai’ye, Hacı Bektaş’tan Pir Sultan Abdal’a, Kalender Çelebi’den Seyit Rıza’ya kadar Alevi belleğinin oluşumunda tayin edici roller üstlenen inanç önderleriyle Alevilik, egemenlik ilişkilerini sorgulayan bu adalet ve direnç kimliğiyle belirginleşmiştir. Baba Tahir’den Yunus Emre’ye, Kaygusuz Abdal’dan Edip Harabi’ye sayısız ozanıyla da bu toprakların tarihsel kültürünü yaratmıştır.

Alevilik düşünce sistemi veya Aleviler yaşadıkları dönemden bugüne kadar baskı, asimilasyon ve zulme uğramıştır.

Alevi belleğinde Osmanlı dönemi çok özel bir yere sahiptir. Aleviler için Osmanlı, kuruluşunda yer aldıkları, ama takip eden süreçte bu devlet tarafından ağır bir baskı ve asimilasyona uğratıldığı bir tarihi temsil etmektedir. Cumhuriyet de, ne yazık ki kuruluşundan sonra  tek dil, tek millet ve tek din eksenli bir tektipleştirmeye yöneliyordu. Bu yönelimde din, Türkleştirmenin ve toplumu şekillendirmenin aracı olarak kullanılacaktı.

15 ve 16. Yüzyıllar Aleviliğin en sorunlu dönemi olacaktır. Çünkü Aleviler, yaşam ve inanç koşullarının dayanılmaz hal almasına bağlı olarak hem peş peşe ayaklanacak hem de haklarında çıkarılan fetvalarla kitlesel katliam ve sürgünlerle yok edilmeye çalışılacaktır.

1826’da II. Mahmut’un, yüzyıllar boyu Osmanlının vurucu gücü olmuş Yeniçeri ordusuna yönelik kanlı tasfiyesi, Osmanlı’yla işbirlikçi konumuna sokulmuş bazı Bektaşi Dergahlarının da tasfiyesiyle sonuçlanacaktır.

Kendileri için kötülüğün sembolü durumundaki Osmanlının yıkılışı ve Milli Mücadele, (kurtuluş sonrası için hak güvencesi talep eden Koçgiri Alevileri dışında) Alevi toplumunda desteklenecektir. Ancak bu beklenti, kısa bir zaman içinde boşa çıkacaktır.

Bu dönemde Cumhuriyet tek millet ve tek din/mezhep eksenli bir tektipleştirmeye yöneliyordu. Bu yönelimde din, Türkleştirmenin ve toplumu şekillendirmenin aracı olarak kullanılacaktı. Bu yönelimin resmi aracı ise, Şer’iye ve Evkaf Vekâleti yerine 3 Mart 1924’te kurulan Diyanet İşleri Başkanlığı olacaktı.

Bu tektipleştirme kapsamında Devlet, Eğitim Birliği Yasası ve Diyanet aracılığıyla, “dili de dini de bir” millet yaratma amaçlı “terbiye” programı uygulayacak, direnç gösterenleri de ezecekti.

Bu yaklaşım içinde Cumhuriyet, tıpkı Kürtler gibi Alevilerin de kimlik haklarını ezmeye yöneldi.

Özellikle 1930’lardan itibaren Osmanlı geçmişiyle barıştığı oranda Aleviliğe Osmanlı gibi bakılmaya başlandı.

Öyle ki 1925 Kasımında çıkan Tekke ve Zaviyelerin Kapatılmasına Dair Kanun, Cumhuriyet’i büyük bir coşku ve umutla karşılayan Alevi kimliğinin tasfiyesi amaçlı kullanıldı. Nitekim söz konusu kanunla birlikte Hacıbektaş ilçesindeki Bektaşilerin Merkezi Dergâh’ı başta olmak üzere, 1826 sonrasında yeniden toparlanan tüm Alevi Tekke ve Zaviyeleri, II. Mahmut’un yaptığı gibi tekrar kapatıldı.

Yine 1924 de çıkarılan Köy Kanununda cami yapımı esasına göre Sünnileştirici bir çerçeve dayatılacaktı. Keza 1938 tarihli Cemiyetler Kanunu ile mezhep ve tarikatlara dayalı dernekleşmeler yasaklanırken, Alevilerin kendi varlıklarını sürdürme olanakları engellenecekti.

Bu bağlamda Cumhuriyet, Türkiye Alevilerini, cenazelerini kendi inançlarına göre değil, Diyanetin imamlarının yönlendirmesine göre kaldırmaya zorlayacak, tek meşru ibadet mekânı camiyi, tek dinsel önderlik kurumu olarak da Diyanet’i dayatacaktı.

1924’teki Mübadele çerçevesinde Balkanlardan getirilen ve çoğu Bektaşi olan mübadiller de, yerleştirildikleri yeni mekânlarda kiliselerin camilere çevrilmesi ve imam atama uygulamasıyla karşılaşacaktı. Aynı şekilde 1938 Hatay ilhakı sonrasında, Arap Alevilerinin de inançlarını sürdürebilme olanakları yok edilecek ve diğerleri gibi Diyanet’in ağır asimilasyoncu iradesi ile karşı karşıya bırakılacaklardı.

Kısacası Türk-İslam kimlikle şekillenen yeni kamusal alanda Türklük ve Sünnilik dışındaki diğer azınlık ve ezilen kesimlere de yer olmayacaktı. Bu politikanın en çarpıcı hedeflerinden biri kuşkusuz Dersim olacak, Aleviliğin buradaki yaşam damarları kurutulmaya çalışılacaktı.

İttihak ve Terakki zihniyetiyle üzerinden kurulan sistem, Dersim, Ortaca, Elbistan, Kırıkhan, Malatya, Maraş, Çorum, Sivas ve Gazi’de bir dizi katliam üretecekti. AKP iktidarının kurumlaşmasıyla Alevilerin yaşam koşulları ve umutları daha da büyüyen bir cendere altına alınmış bulunacaktı.

Bu cendereden çıkış yolu olarak Alevi örgütlerinin politikalarını oluştururken akademik çalışmalardan ve yaklaşımlardan destek alması önerilir. Bunun dışında Alevilerin temel kaynaklarının inanç önderlerinin deyişleri olduğu bilinmelidir. Bunların dışındaki bütün kaynakla eleştirel bir yaklaşımla değerlendirilmeli ve ondan sonra kaynak olarak kullanılmalıdır.

Alevilik temel değerleri ve ritüellerinde de görüleceği gibi mevcut diğer tüm inanç ve dinler gibi kendine özgü ve farklı bir inançtır. Başta Hakkı kendinde bulması, yetmiş iki inanca bir nazarla bakması, cihat karşıtlığı, kadın erkek eşitliği, Kırklar Cemi, Rıza şehri, Kabe’yi insanda görmesi özellikleriyle Batıni bir inançtır. Başta cem olmak üzere, oruçları, Hızır’ı, Devriye inancı, bağlaması, semahı ile ancak kendi değerleri içinde anlaşılır bir inançtır.

Muhabir: TE Bilisim