İnsan, hem inşa eden hem yıkan bir varlık mı; yoksa kendi karanlığını medeniyet adıyla gizleyen bir çelişki mi?

Sabah gözümü açtığımda zihnimde tek bir soru vardı: İnsan nedir?
Ve ben günün içine dağılan kalabalığın, işlerin ve gürültünün arasında yürürken aslında hiçbir yere değil, doğrudan bu sorunun içine gidiyordum.

Gün boyunca bu soruya sayısız cevap verdim:
İnsan; aynı anda inşa eden ve yıkan bir varlık mıydı?
Yoksa kendi çürümüşlüğünü zarif bir dille gizleyen mi?

Ama her cevap, içimde kısa bir yankı bırakıp kaybolan yarım bir hakikat gibi eksik kaldı. Hiçbiri beni tam anlamıyla tatmin etmedi.

İnsan, kendine “en gelişmiş canlı” demeyi sever. Kendini tanımlarken en parlak yanlarını öne çıkarır: akıl, medeniyet, değer, ilerleme…
Fakat aynı insan, en küçük çıkar uğruna bir başkasını ezmekten, yok saymaktan, hatta yok etmekten çekinmez.

İnsan, kendi içinde taşıdığı zıtlıkla yaşar

İşte tam burada başlar asıl çelişki. Ve belki de insanı anlamanın en karanlık ama en dürüst noktası burasıdır:
İnsan, kendi içinde taşıdığı zıtlıkla yaşar.

Bugün yaşanan şiddet olaylarına bakıldığında, mesele birkaç “kötü birey”in hikâyesi değildir. Daha derin bir kırılmanın, daha sessiz bir çürümenin yüzeye vurmuş halidir bu.

Émile Durkheim’ın yıllar önce tarif ettiği gibi, normların zayıfladığı toplumlarda birey yönünü kaybeder. Bugün o kayboluş artık istisna değil, gündelik hayatın kendisidir. Kurallar vardır ama inandırıcılığı yoktur; değerler vardır ama içi boşalmıştır.

Toplum bireye sürekli aynı cümleyi fısıldar: Güçlü ol, kazan, öne geç.
Ama nasıl? Hangi bedelle? Hangi yolla?
Bu soruların cevabı çoğu zaman bilinçli olarak muğlaktır.

Robert K. Merton’ın işaret ettiği gerilim tam da burada doğar: Hedefler büyür, imkânlar daralır. Başaramayan birey ise sistem yerine kendisiyle suçlanır. Oysa çoğu zaman bireyi sıkıştıran, daha en başından toplumun kurduğu dengedir.

İnsan artık yalnızdır

Ve belki de en sarsıcı gerçek şudur: İnsan artık yalnızdır.
Kalabalıkların içinde bile derin bir yalnızlık taşır.

Zygmunt Bauman’ın “akışkan modernite” dediği dünyada hiçbir bağ kalıcı değildir. İnsanlar birbirine temas eder ama dokunmaz; yan yana gelir ama birleşmez. Empati yavaş yavaş geri çekilir, vicdan sessizleşir. Ve bu sessizlikte şiddet kendine daha kolay bir zemin bulur.

İnsan gerçekten kötü müdür?

Belki de en rahatsız edici soru şudur:
İnsan gerçekten kötü müdür, yoksa yaşadığı dünya onu yavaş yavaş buna mı dönüştürmektedir?

Bu sorunun net bir cevabı yok. Ama kesin olan bir şey vardır: İnsan sandığı kadar masum değildir.
Fırsat bulduğunda sınırlarını zorlayabilen, hatta yıkabilen bir varlıktır. Fakat bunu görmezden gelme konusunda da ustadır; suçu hep dışarıya bırakır, kendini temize çeker.

Bu yüzden mesele yalnızca “insanı düzeltmek” değildir.
Asıl mesele, insanı bu hale getiren düzeni sorgulamaktır.
Çünkü çürük bir zeminde sağlam karakterler inşa etmeyi beklemek, sadece iyi niyetli bir yanılsamadır.

“Ben bir hiçim”

Ve bu noktada Mevlana Celaleddin Rumi’nin sözü zihnimde yeniden yankılanır:
“Sen benim bu alemde ünümü duymadın mı hiç? Ben bir hiçim, hiç!”

Mevlana Celaleddin Rumi’nin “ben bir hiçim” anlayışı, insanı küçültmek için değil, egosunun esaretinden kurtarmak içindir.
“Hiçlik”, yokluk değil; kendini merkez olmaktan çıkarabilme cesaretidir.
Çünkü insan, kendini ne kadar büyütürse başkasını o kadar küçültür.

Günümüz insanı ise tam tersine sürekli “ben” üzerine kuruludur:
daha güçlü, daha görünür, daha başarılı…
Ama “ben” büyüdükçe empati küçülür.

“Hiçlik” ise tam burada başka bir kapı aralar:
İnsanı yok etmek için değil, insanı yeniden insan yapmak için.

Son söz

Sonuç olarak insan; ne bütünüyle masum, ne bütünüyle suçludur.
Hem kurban hem faildir. Hem etkilenen hem etkileyendir.

Ve belki de en kritik soru hâlâ cevapsız durur:
İnsan değişmeden toplum değişir mi, yoksa toplum değişmeden insan mı dönüşür?

Dr. Derya GÜLFİL