İsveç, yirminci yüzyıl boyunca yalnızca başarılı bir Avrupa ülkesi olarak değil, belirli bir siyasal ve toplumsal modelin sembolü olarak görüldü. Güçlü sendikalar, yüksek vergi kapasitesi, evrensel sosyal hizmetler, örgütlü emek, toplumsal uzlaşma ve geniş orta sınıflar üzerine kurulan İsveç modeli, sosyal demokrasinin kapitalizmi ortadan kaldırmadan onu toplumsal olarak dizginleyebileceğinin en önemli örneklerinden biriydi. Bu nedenle İsveç siyasetinde yaşanan dönüşümün anlamı İsveç'in sınırlarını çoktan aşmış durumda. Çünkü bugün Stockholm'de tartışılan göç, vatandaşlık, güvenlik, refah devleti ve ulusal kimlik meseleleri, aslında Berlin'den Kopenhag'a, Paris'ten Londra'ya kadar Avrupa merkez solunun karşı karşıya bulunduğu temel sorunun farklı görünümlerinden oluşuyor. Bu soru basitçe “aşırı sağ neden yükseliyor?” değildir. Daha kritik soru şudur: Aşırı sağın yükselişi karşısında sosyal demokrasi ne yapmalıdır? Rakibinin dilini ödünç almak mı, göç ve güvenlik meselelerini mümkün olduğunca gündemden uzak tutmak mı, yoksa güvenlik, aidiyet, vatandaşlık ve dayanışma kavramlarını kendi siyasal geleneği içerisinde yeniden mi tanımlamak? İsveç bugün üçüncü seçeneğin henüz tamamlanmamış laboratuvarlarından biridir. 2022 seçimlerinden sonra Ilımlı Birlik Partisi lideri Ulf Kristersson'un başbakanlığında oluşturulan siyasal düzen, İsveç Demokratlarının hükümet üzerinde daha önce sahip olmadığı ölçüde etkili olduğu yeni bir dönemin başlangıcı oldu. Tidö Anlaşması, göçten cezalandırma politikalarına, entegrasyondan enerjiye kadar geniş bir alanda sağ blokun ortak programını oluşturdu. Hükümetin kendi politika belgelerinde göçün azaltılması, sınır dışı kararlarının daha etkili uygulanması, sosyal yardım sistemlerinin kötüye kullanımının engellenmesi ve suç işleyen yabancıların ülkede kalma imkânlarının daha fazla sınırlandırılması açık hedefler arasında bulunuyor. Ancak 2026'ya gelindiğinde İsveç siyasetinin belki de daha ilginç tarafı, bu gündemin yalnızca sağ partiler tarafından taşınmıyor oluşudur. Sosyal Demokratların 1 Eylül 2026'da açıkladıkları seçim programı bir taraftan refah devletinin güçlendirilmesi, emekçilerin satın alma gücünün yükseltilmesi, sağlık ve eğitim hizmetlerinin iyileştirilmesi, okul öncesi ve okul sistemindeki kâr mantığının sınırlandırılması gibi klasik sosyal demokrat vaatleri içerirken diğer taraftan “sıkı göç politikası devam edecek” diyor; daha fazla polis, daha sert cezalar ve organize suçla mücadelede yeni araçlar öneriyor. Bu tablo bize önemli bir şey söylüyor: İsveç'teki değişimi yalnızca “sağın yükselişi” olarak okumak yetersizdir. Asıl yaşanan, siyasal merkezin referans noktalarının değişmesidir. Sosyal Demokrat Hegemonyadan Güvenlik Hegemonyasına Uzun yıllar boyunca İsveç siyasetinin temel sorusu, refahın nasıl bölüşüleceğiydi. Vergi oranları, kamusal hizmetler, ücretler, işçi hakları, konut politikaları ve sosyal güvenlik sisteminin kapsamı siyasetin merkezi çatışma alanlarını oluşturuyordu. Sağ ve sol elbette birbirinden farklı çözümler öneriyordu fakat siyasal rekabet büyük ölçüde sosyal demokrat refah devletinin çizdiği sınırlar içerisinde gerçekleşiyordu. Bugün ise tartışmanın ekseni önemli ölçüde değişmiştir. Soru artık yalnızca “refah nasıl dağıtılmalı?” değildir. “Refahtan kim yararlanmalı?”, “İsveç toplumuna kim aittir?”, “vatandaş olmak ne gerektirir?”, “devlet kimi korumalıdır?”, “göç ne kadar olmalıdır?” ve “toplumsal güvenlik nasıl sağlanacaktır?” soruları siyasetin merkezine yerleşmiştir. Bu değişim son derece önemlidir. Çünkü siyasal mücadelede yalnızca verilen cevaplar değil, hangi soruların önemli kabul edildiği de iktidar ilişkisini belirler. İsveç Demokratlarının başarısı tam olarak burada aranmalıdır. Parti bütün ekonomik programını İsveç toplumuna kabul ettirmiş değildir. Fakat İsveç siyasetinin hangi meseleleri konuşacağını büyük ölçüde değiştirmeyi başarmıştır. Göç artık yalnızca insani sorumluluk veya işgücü ihtiyacı üzerinden tartışılmıyor. Konut, eğitim, suç, mahalle yapıları, sosyal yardım sistemleri, kültürel uyum ve ulusal kimlikle birlikte ele alınıyor. Böylece daha önce solun temel tartışma alanı olan sınıf ve bölüşüm meselesinin yanına güçlü bir “aidiyet ve güvenlik” ekseni eklenmiş durumda. İşte sosyal demokrasinin yaşadığı sıkışma da burada başlıyor. Bu sorunları tamamen reddetmesi halinde seçmenin gündelik kaygılarına yabancılaşmakla suçlanıyor. Sağ partilerin çözüm ve kavramlarını aynen benimsemesi halinde ise rakiplerinin siyasal çerçevesini meşrulaştırıyor. Dolayısıyla mesele sağa gidip gitmemekten daha karmaşık. Mesele, güvenlik ve aidiyet kavramlarının kime bırakılacağıdır. Göç Meselesinin Sınıfsal Boyutu Avrupa göç tartışmalarında yapılan en büyük hatalardan biri, göçü yalnızca kültürel bir mesele olarak değerlendirmektir. Oysa göç aynı zamanda çok güçlü bir sınıf meselesidir. Yüksek gelirli ve iyi eğitimli bir kentli için göç, kozmopolitizm, çeşitlilik ve uluslararasılaşma anlamına gelebilir. Fakat kamusal konutların sınırlı olduğu, okullarda kapasite problemlerinin yaşandığı, düşük ücretli işlerin yoğunlaştığı veya belediye hizmetleri üzerinde baskı oluştuğu bölgelerde yaşayan işçi sınıfları açısından aynı süreç farklı biçimde deneyimlenebilir. Buradaki sorun göçmenlerin varlığını tehdit olarak görmek değildir. Asıl mesele, kitlesel nüfus hareketlerinin maliyetlerinin toplum içinde eşitsiz biçimde paylaşılmasıdır. İsveç'in 2025 nüfus verileri bu tartışmanın ölçeğini anlamak açısından önemlidir. İsveç İstatistik Kurumuna göre 2025 sonunda ülkede yabancı ülkede doğmuş veya İsveç'te doğup iki ebeveyni de yabancı ülkede doğmuş yaklaşık 2,94 milyon insan bulunuyordu. Bu, nüfusun yaklaşık yüzde 28'ine karşılık geliyor. Bazı belediyelerde oran çok daha yüksek; Botkyrka'da yabancı kökenli nüfus yüzde 60'ın üzerinde. Böyle bir demografik dönüşümün siyaset üretmemesi zaten düşünülemez. Fakat burada iki yanlış uçtan kaçınmak gerekir. Birinci yanlış, bütün toplumsal sorunları göçe bağlamaktır. Konut yetersizliği varsa sosyal konut yatırımlarının azalmasını; okul başarısında farklılıklar varsa eğitim sisteminin yapısını; işsizlik varsa emek piyasasının niteliğini görmeden yalnızca göçmenleri işaret etmek kolay ama yanlış bir açıklamadır. İkinci yanlış ise göçün kamu hizmetleri, kentleşme, eğitim sistemi ve toplumsal entegrasyon üzerinde hiçbir maliyet yaratmadığını varsaymaktır. Sosyal demokrat bir göç politikası tam bu iki uç arasında kurulmalıdır. Göçmen karşıtı olmadan göçü yönetmek mümkündür. Sınırların varlığını kabul etmek yabancı düşmanlığı değildir. Entegrasyon talep etmek kültürel asimilasyon anlamına gelmek zorunda değildir. Fakat bütün bunların merkezinde eşit yurttaşlık bulunmalıdır. “Açık Sınırlar” ile “Kapalı Kale” Arasında Üçüncü Yol İsveç Sosyal Demokratlarının güncel göç programı tam da bu nedenle dikkat çekiyor. Parti iltica hakkının korunacağını söylerken göç politikasının uzun süre sıkı tutulmasını ve AB'nin asgari seviyeleriyle uyumlu bir çerçeve izlenmesini savunuyor. Aynı zamanda sığınmacıların yerleşim sisteminin değiştirilmesini, devletin barınma konusunda daha fazla sorumluluk almasını, İsveççe ve toplum bilgisi şartlarını, işgücü piyasasına daha hızlı katılımı ve hakkında sınır dışı kararı verilmiş kişilerin geri dönüş süreçlerinin hızlandırılmasını istiyor. Burada eski sosyal demokrat paradigmanın önemli ölçüde değiştiğini kabul etmek gerekir. Ancak bunun otomatik olarak “aşırı sağcılaşma” olarak değerlendirilmesi de eksik olur. Çünkü sosyal demokrat yaklaşım ile etno-milliyetçi yaklaşım arasında korunması gereken temel fark şudur: Sosyal demokrasi devletin sınırlarını koruyabilir, fakat toplum içindeki insanları etnik kökenlerine göre derecelendiremez. Bir ülkede kimin bulunabileceğine ilişkin kurallar koymak başka şeydir; o ülkede yasal olarak yaşayan insanların kimliklerine göre daha az yurttaş kabul edilmesi başka şey. Bu ayrım Avrupa sosyal demokrasisinin geleceği için hayati önemdedir. Yeni bir sosyal demokrat göç politikası şu formüle dayanabilir: Kontrollü göç + güçlü entegrasyon + eşit vatandaşlık + güçlü refah devleti. Buradaki kritik unsur dördüncü bileşendir. Çünkü güçlü bir kamu politikası olmadan entegrasyon söylemi kısa sürede bir suçlama mekanizmasına dönüşür. Bir göçmene “dili öğren” denilebilir. Fakat devlet yeterli dil eğitimi sağlamıyorsa bu talebin anlamı azalır. “Çalış” denilebilir. Ancak yabancı diplomaların tanınması yıllar sürüyor veya belirli mahallelerde işsizlik yapısal olarak yüksek kalıyorsa problem yalnızca bireysel değildir. “Topluma uyum sağla” denilebilir. Ancak çocuklar gelir ve etnik köken temelinde ayrışmış okullarda eğitim görüyorsa sosyal bütünleşmenin gerçekleşmesi kolay değildir. Dolayısıyla entegrasyon yalnızca göçmenlerin devlete karşı yükümlülüklerinden ibaret değildir. Devletin de entegrasyon yükümlülüğü vardır. İsveç Demokratlarının Asıl Zaferi Aşırı sağ veya radikal sağ partilerin başarısını yalnızca aldıkları oy oranıyla ölçmek yanıltıcı olabilir. Daha önemli kriter şudur: Diğer partilerin düşünme biçimini değiştirebildiler mi? Bu açıdan İsveç Demokratlarının son derece önemli bir başarı kazandığı söylenebilir. 2022 seçimlerinde parti yüzde 20,5 civarında oy alarak İsveç siyasetinin merkezi aktörlerinden biri haline geldi. Sonrasında oluşturulan parlamenter düzen de partinin etkisini kurumsallaştırdı. 2026 seçimleri öncesinde de İsveç Demokratları İsveç'in en güçlü siyasi aktörlerinden biri olmayı sürdürüyor. Daha önemlisi, “İsveç”, “İsveç değerleri”, “güvenlik”, “kontrol”, “düzen” ve “entegrasyon” gibi kavramlar neredeyse bütün partilerin siyasi sözlüğünün parçası haline geldi. Gönderdiğiniz Daktilo1984 yazısının dikkat çektiği üzere 2026 seçim kampanyasında farklı ideolojik çizgilerden pek çok partinin sloganında doğrudan “Sverige”, yani İsveç kelimesinin kullanılması bu atmosferin sembolik göstergelerinden biri. Fakat burada “İsveç” kelimesinin kullanılması tek başına milliyetçiliğin göstergesi değildir. Asıl mesele “İsveç” kelimesinin içinin nasıl doldurulduğudur. İsveç etnik bir topluluk mu? Anayasal bir vatandaşlık ortaklığı mı? Bir refah devleti mi? Bir kültür mü? Bir dil mi? Ortak demokratik değerler bütünü mü? Siyasal çatışmanın bundan sonraki aşaması tam da bu tanım üzerinde gerçekleşecektir. Güvenliği Sağa Bırakmak Sol İçin Neden Hata? Avrupa solunun özellikle 2000'li yıllarda yaptığı önemli stratejik hatalardan biri güvenlik meselesini büyük ölçüde sağ partilere bırakmasıydı. Bu son derece problemli bir tercihti. Çünkü güvenlik doğası gereği sağ bir talep değildir. Bir işçi mahallesinde çocuğunun gece eve güvenle dönmesini isteyen aile sağcı değildir. Uyuşturucu çetelerinin mahallesinden çıkarılmasını isteyen bir göçmen aile milliyetçi değildir. Okulunun çevresinde suç örgütlerinin gençleri devşirmesinden endişe eden öğretmen otoriter değildir. Tam tersine güvenlik, sosyal devletin en temel kamusal hizmetlerinden biridir. İsveç'te silahlı şiddet ve organize suç tartışmalarının siyasette bu kadar büyük ağırlık kazanmasının arkasında gerçek toplumsal sorunlar da bulunuyor. İsveç Suç Önleme Konseyinin verilerine göre 2025 yılında ateşli silahların kullanıldığı 42 ölümcül şiddet vakası kaydedildi. Bu tür sorunları “sağın yarattığı algı” diyerek geçiştirmek sosyal demokrasi açısından ağır sonuçlar doğurabilir. Ancak çözümün yalnızca cezaları artırmak olduğunu düşünmek de aynı ölçüde hatalıdır. Çünkü çete suçunun iki zamanı vardır. Birincisi bugündür. Bugün silahlı suç işleyen örgütlerle polis, adalet sistemi ve istihbarat kapasitesiyle mücadele edilmelidir. İkincisi yarındır. Yarın aynı çetelerin 12-13 yaşındaki çocukları devşirmesini engellemek için okul, aile politikası, sosyal hizmet, spor, kültür, mahalle düzenlemesi ve istihdam politikası gerekir. Sağ çoğu zaman birinci zamana odaklanır. Sol ise yalnızca ikinci zamana odaklanma hatasına düşebilir. Başarılı sosyal demokrat siyaset ikisini birlikte yürütmelidir. Suçu cezalandırmak ve suçun toplumsal üretim mekanizmasını ortadan kaldırmak aynı anda mümkündür. Refah Devletinin Yeni Krizi: Dayanışma Kiminle? İsveç tartışmasının belki de en derin meselesi göç değil, dayanışmadır. Refah devletleri görünmez bir toplumsal sözleşmeye dayanır. İnsanlar yalnızca kendileri için değil, tanımadıkları insanlar için de vergi öderler. Çocuğu olmayan kişi okul sistemini finanse eder. Sağlıklı kişi hastaların tedavisine katkıda bulunur. Genç çalışan emeklilerin gelirini finanse eder. Yüksek gelirli vatandaş düşük gelirlilerin sosyal güvenliğine daha fazla katkıda bulunur. Bu sistemin yaşayabilmesi için toplumda belirli bir karşılıklılık duygusu bulunması gerekir. İnsanların “hepimiz aynı sistemin parçasıyız” diyebilmesi gerekir. Bu nedenle refah devleti yalnızca ekonomik bir kurum değildir. Aynı zamanda bir güven kurumudur. Radikal sağ tam olarak bu noktaya müdahale eder. “Sizin vergileriniz başkalarına gidiyor.” “Sistemden yararlananlar sizin gibi değil.” “Biz çalışıyoruz, onlar faydalanıyor.” Bu söylemler refah devletinin evrensel mantığını parçalayabilecek kadar güçlüdür. Sosyal demokrasinin buna cevabı ise “bu konuyu konuşmayalım” olamaz. Cevap, refah devletindeki karşılıklılık ilkesini yeniden güçlendirmek olmalıdır. Sosyal yardım alan herkesin imkânları ölçüsünde eğitim, iş arama veya toplumsal katılım süreçlerine dahil edilmesi; kayıt dışı istihdamın engellenmesi; düşük ücretli emek sömürüsünün önlenmesi; kamu kaynaklarının kullanımında denetimin artırılması sosyal devlet karşıtı değil, sosyal devletin meşruiyetini koruyan politikalardır. Sosyal devlet ancak insanlar sistemin adil olduğuna inanırlarsa yaşayabilir. Sosyal Demokrasinin Yeni Vatanseverliğe İhtiyacı Var mı? Buradan zor fakat kaçınılmaz bir başka soruya geçiyoruz. Sosyal demokrasi vatansever olabilir mi? Olmalıdır. Ancak bu vatanseverlik etnik değil, yurttaşlık temelli olmalıdır. Sosyal demokrat bir ülke sevgisi insanları dışarıda bırakmak yerine ortak kurumların sahiplenilmesi anlamına gelebilir. İyi devlet okulu İsveç'in ortak değeri olabilir. Evrensel sağlık sistemi İsveç'in ortak değeri olabilir. Kadın-erkek eşitliği İsveç'in ortak değeri olabilir. Sendikal haklar İsveç'in ortak değeri olabilir. Hukukun üstünlüğü İsveç'in ortak değeri olabilir. Demokrasi, laiklik, ifade özgürlüğü ve toplumsal dayanışma ortak ulusal kimliğin unsurlarına dönüşebilir. Böylece milliyetçilik ile kozmopolitizm arasında yeni bir yurttaşlık alanı kurulabilir. Buna anayasal veya sosyal vatanseverlik denilebilir. Bu anlayışta “biz” vardır. Fakat “biz”, biyolojik veya etnik kökene göre belirlenmez. “Biz”, aynı demokratik kuralları, ortak kamusal alanı ve ortak sorumlulukları paylaşan yurttaşlardan oluşur. Bu ayrım son derece önemlidir. Çünkü insanlar siyasal olarak bir “biz”e ihtiyaç duyar. Solun “biz” kavramını tamamen terk etmesi durumunda sağ bu boşluğu etnik veya kültürel milliyetçilikle dolduracaktır. 2026 Seçimlerinin Taşıdığı Anlam İsveç 13 Eylül 2026'da genel seçime gidiyor ve seçim yarışı son günlerde sıkılaşmış durumda. 3 Eylül'de yayımlanan Demoskop araştırması merkez-sol bloğu yüzde 50,6, iktidar bloğunu ise yüzde 47,3 seviyesinde gösteriyor. Bir gün önce yayımlanan başka bir araştırmada fark yalnızca 2,6 puan civarındaydı. Dolayısıyla seçim sonucu henüz kesinleşmiş değil. Fakat seçim sonucundan bağımsız olarak İsveç siyaseti çoktan değişmiş durumda. Magdalena Andersson liderliğindeki Sosyal Demokratlar yeniden iktidara gelirse bu, eski İsveç'e dönüş anlamına gelmeyecek. Çünkü Sosyal Demokratların kendi programı bile güvenlik, göç, entegrasyon ve düzen kavramlarının yeni siyasal ağırlığını kabul etmiş durumda. Bununla birlikte parti, sağ bloktan farklı olarak refah devletini yeniden büyütmeyi, sağlık ve eğitim sistemini güçlendirmeyi, çalışanların gelirini artırmayı ve sanayileşmeyi desteklemeyi de programının merkezine yerleştiriyor. Andersson'un 2026 kampanyasında yeşil sanayi dönüşümü ile İsveç'in üretim kapasitesini birlikte ele alması da ekonomik güvenlik ve sosyal devlet arasında kurulmaya çalışılan yeni bağlantının göstergesi. Dolayısıyla İsveç'te önümüzdeki dönemin temel ideolojik mücadelesi “milliyetçilik versus küreselcilik” kadar basit olmayabilir. Asıl mücadele şu iki model arasında gerçekleşebilir: Bir tarafta dışlayıcı güvenlik siyaseti. Diğer tarafta sosyal güvenlik ile kamusal güvenliği birleştiren kapsayıcı yurttaşlık siyaseti. Avrupa Sosyal Demokrasisi İçin Sekiz Öneri İsveç deneyiminden hareketle sosyal demokrat hareketlerin önünde sekiz temel politika alanı bulunduğu söylenebilir: Göç politikasını ahlaki sloganlardan çıkarıp kamu kapasitesi üzerinden tanımlamak gerekir. Bir ülkenin yıllık göç kapasitesi konut arzı, okul kapasitesi, sağlık sistemi, işgücü piyasası ve entegrasyon kurumlarıyla birlikte değerlendirilmelidir. “Ne kadar çok göç o kadar ilericilik” anlayışı da “sıfır göç” yaklaşımı da gerçekçi değildir. Entegrasyon iki taraflı toplumsal sözleşme haline getirilmelidir. Yeni gelenlerden dil öğrenmeleri, hukuka uymaları, çocukların eğitimini sağlamaları ve mümkün olduğunca hızlı şekilde çalışma hayatına katılmaları beklenebilir. Buna karşılık devlet kaliteli dil eğitimi, diploma tanıma, mesleki eğitim, çocuk bakım hizmetleri ve ayrımcılıkla mücadele mekanizmalarını sağlamak zorundadır. Güvenlik sosyal demokrat politikanın merkezine alınmalıdır. Polis kapasitesi, organize suçla mücadele, mali suçların takibi ve hızlı işleyen yargı sistemi güçlendirilirken suç örgütlerinin genç devşirmesini engelleyecek sosyal programlara da aynı ölçüde yatırım yapılmalıdır. Refah devletinde haklar kadar yükümlülükler de konuşulmalıdır. Sosyal yardımlar insan onurunu korumalı, fakat çalışabilecek durumda olan bireylerin eğitim, iş arama veya toplumsal katılım süreçlerine dahil edilmesi sağlanmalıdır. Böylece refah devletinin karşılıklılık ilkesi korunabilir. Mekânsal ayrışma büyük bir devlet politikası meselesine dönüştürülmelidir. Yoksulluğun, göçmen nüfusun ve düşük kaliteli kamu hizmetlerinin aynı mahallelerde yoğunlaşmasına izin veren kent modeli uzun vadede paralel toplumlar üretir. Sosyal konutların kent geneline dağıtılması, karma gelir gruplarına sahip mahallelerin geliştirilmesi ve dezavantajlı bölgelerde okul kalitesinin radikal biçimde yükseltilmesi gerekir. Ulusal kimlik sağ popülizme terk edilmemelidir. Bayrak, ülke ve ortak tarih kavramlarını kullanmak tek başına milliyetçilik değildir. Sosyal demokratlar ulusal kimliği demokrasi, eşitlik, çalışma kültürü, sosyal devlet ve yurttaşlık üzerinden yeniden tanımlayabilir. Emek politikası göç politikasından ayrı düşünülemez. Ucuz yabancı işgücünü kullanarak ücretleri baskılayan modeller hem yerli işçileri hem göçmen çalışanları mağdur eder. Sendikal örgütlenme, eşit işe eşit ücret ve güçlü iş denetimleri göçmen karşıtlığının da en etkili panzehirlerinden biridir. Sosyal demokrasi yeniden gelecek anlatısı üretmelidir. Yalnızca aşırı sağın tehlikelerine dikkat çeken savunmacı siyaset yeterli değildir. İnsanlara nasıl bir ülke kurulacağı anlatılmalıdır: daha fazla konut üreten, sanayileşen, temiz enerji sağlayan, çocukların iyi okullara gittiği, yaşlıların iyi bakım aldığı, sokakların güvenli olduğu ve çalışanın emeğinin karşılığını alabildiği bir ülke. Türkiye İçin Çıkarılabilecek Ders İsveç deneyimini Türkiye'ye doğrudan kopyalamak kuşkusuz mümkün değildir. İki ülkenin tarihsel gelişimi, devlet kapasitesi, göç deneyimi, gelir seviyesi ve siyasal kurumları çok farklıdır. Ancak temel siyasi soru Türkiye için de geçerlidir: Toplumun ortak “biz” duygusu nasıl kurulacaktır? Türkiye'de uzun yıllardır ulusal kimlik tartışması çoğunlukla kimlikler üzerinden yürütülüyor. Oysa sosyal demokrat bir yaklaşımın “biz” tanımını yalnızca kimlik tartışmalarına değil, ortak yaşam kalitesine bağlaması mümkündür. Aynı devlet okuluna güvenebilmek bir ortaklık biçimidir. Aynı hastaneden nitelikli hizmet alabilmek bir ortaklık biçimidir. Deprem olduğunda devletin herkese aynı kapasiteyle ulaşacağına inanmak bir ortaklık biçimidir. Mahkemede siyasi görüşüne, ekonomik durumuna veya soyadına bakılmadan eşit muamele göreceğini bilmek bir ortaklık biçimidir. Çocuğunun yeteneği varsa ailesinin gelirinden bağımsız olarak iyi bir üniversiteye girebilmesi bir ortaklık biçimidir. Dolayısıyla Türkiye'nin ihtiyacı yalnızca yeni bir siyasal slogan değil, yeni bir sosyal vatandaşlık sözleşmesidir. Bu sözleşmenin merkezinde hukuk devleti, liyakat, kaliteli kamusal eğitim, erişilebilir sağlık, üretim ekonomisi, güvenli kentler ve sosyal hareketlilik bulunmalıdır. Böyle bir program aynı zamanda milliyetçilik tartışmasını da başka bir zemine taşıyabilir. Ülkeyi sevmek yalnızca geçmişi övmek değildir. Ülkeyi sevmek geleceğini inşa etmektir. Sonuç: Duvar mı, Sözleşme mi? İsveç'te yaşanan değişimin en kolay açıklaması “aşırı sağ yükseldi, sosyal demokrasi sağa kaydı” demektir. Fakat gerçek bundan daha karmaşıktır. İsveç'in karşı karşıya olduğu sorunların bir bölümü söylemsel, bir bölümü ise gerçektir. Organize suç gerçektir. Entegrasyon problemleri gerçektir. Konut sıkıntısı gerçektir. Mahalleler arasındaki sosyoekonomik uçurumlar gerçektir. Aynı şekilde yabancı düşmanlığı, etnik genellemeler ve göçmenlerin bütün toplumsal problemlerin sorumlusu haline getirilmesi tehlikesi de gerçektir. Sosyal demokrasinin sınavı bunlardan yalnızca birini seçmek değildir. Hepsini aynı anda görebilmektir. Bir sosyal demokrat siyaset hem “sınırlar yönetilmelidir” hem de “insanların onuru pazarlık konusu değildir” diyebilmelidir. Hem “suçla tavizsiz mücadele edeceğiz” hem de “bir çocuğun suç örgütüne katılmasına yol açan toplumsal koşulları ortadan kaldıracağız” diyebilmelidir. Hem “bu ülkenin ortak değerleri vardır” hem de “bu değerler herhangi bir etnik grubun özel mülkiyeti değildir” diyebilmelidir. Hem “refah devletini koruyacağız” hem de “bu sistemde herkesin haklarının yanında sorumlulukları vardır” diyebilmelidir. İsveç'in önündeki seçenek bu nedenle yalnızca sağ ile sol arasında değildir. Bir bakıma iki farklı toplum anlayışı arasındadır. Birincisi güvenliği duvarlarla sağlamaya çalışan toplumdur. İkincisi güvenliği güçlü kurumlar, ortak kurallar ve sosyal dayanışmayla sağlamaya çalışan toplum. Duvarlar belirli dönemlerde gerekli olabilir. Fakat hiçbir refah devleti yalnızca duvarlarla yaşayamaz. Onu yaşatan şey, insanların birbirlerine hiç tanışmamış olsalar bile aynı toplumsal sözleşmenin üyeleri olduklarına inanmasıdır. Sosyal demokrasinin yirmi birinci yüzyıldaki esas görevi de belki tam olarak budur: Sınırları olan fakat dışlayıcı olmayan; güvenli fakat otoriterleşmeyen; ulusal fakat etnikleşmeyen; dayanışmacı fakat kuralsız olmayan yeni bir demokratik toplum sözleşmesi kurabilmek. İsveç'in 2026 seçimi bu arayışın yalnızca bir durağıdır. Fakat ortaya çıkacak cevap, sosyal demokrasinin Avrupa'daki geleceğine ilişkin çok daha büyük bir sorunun cevabını da şekillendirebilir. Partilerin Seçim Sloganlarına baktığımızda aslında mesaj çok açık.... Parti İsveççe Slogan Türkçe Karşılığı Sosyal Demokratlar Dags att ta Sverige på allvar İsveç’i ciddiye alma zamanı Ilımlı Birlik Partisi Vi får saker gjorda İşleri hallederiz İsveç Demokratları Sverige på väg İsveç yolda Hristiyan Demokratlar Tro på Sverige* İsveç’e inan Merkez Partisi Sverige kan mer İsveç daha fazlasını yapabilir Yeşiller Sverige vinner på grön politik İsveç yeşil politikayla kazanır Liberaller Vi tar ansvar. För din frihet Sorumluluk alıyoruz. Özgürlüğün için Sol Parti På din sida Senin tarafında