Türkiye’de bazı meseleler vardır; yalnızca hukuki değil, aynı zamanda vicdani bir sınav niteliği taşır. Kanun Hükmünde Kararnameler (KHK) süreci de bunlardan biridir. Yaklaşık on yıldır devam eden bu dönem, yüz binlerce insanın hayatında derin ve kalıcı izler bıraktı. İşini, mesleğini ve sosyal güvencesini kaybedenlerin yanı sıra; görünmez kılınmanın, duyulmamanın ve yalnız bırakılmanın ağırlığını taşıyan geniş bir toplumsal kesim oluştu.

Tam da bu nedenle, demokrasi mücadelesinde sorumluluk üstlenmiş 68 ismin KHK meselesine dair yaptığı ortak çağrı, sıradan bir dayanışma metninden çok daha fazlasını ifade ediyor. Siyasi partilerden sendikalara, sivil toplumdan insan hakları alanına uzanan geniş bir yelpazeden yükselen bu ses, uzun süredir hissedilen sessizliğin kırılabileceğini gösterdi.

Bu çağrının KHK’lılar arasında güçlü bir karşılık bulması şaşırtıcı değil. Çünkü yıllardır dile getirilen en temel duygu, yalnız bırakılmış olma hissiydi. Toplumsal hafıza bazen susarak, bazen görmezden gelerek ilerler. Ancak adalet talepleri sessizlikle ortadan kalkmaz; yalnızca derinleşir. Yapılan çağrı bu nedenle yalnızca bir destek ifadesi değil, aynı zamanda “görülüyoruz” duygusunun yeniden filizlenmesi anlamına geliyor.

Çağrı sürecinde ulaşılan kurum temsilcilerinin tereddütsüz destek vermesi, toplumun farklı kesimlerinde bu meseleye dair güçlü bir duyarlılığın varlığını da ortaya koydu. Bu tablo, iletişim kanallarının daha açık ve sürekli olması halinde ortak zeminin genişleyebileceğini gösteriyor. Videolar yayımlandıktan sonra henüz ulaşılamamış kurum ve kişilerin varlığının görülmesi ise önemli bir gerçeği hatırlatıyor: Bu çağrı bir son değil, devam eden bir sorumluluk sürecidir.

Bugün Türkiye’de toplumsal barış ve normalleşme umutlarının yeniden konuşulduğu bir dönemden geçiyoruz. Ancak barış, yalnızca çatışmanın yokluğu değildir; adalet duygusunun yeniden inşasıdır. Hak kayıplarının giderilmediği, mağduriyetlerin tanınmadığı bir zeminde kalıcı toplumsal güven inşa edilemez. KHK meselesine adil, şeffaf ve kalıcı bir çözüm üretilmeden barış arayışı eksik kalacaktır.

Bu mesele yalnızca belirli bir grubun hak talebi değildir. Konu, hukuk devleti ilkesinin, toplumsal adalet duygusunun ve birlikte yaşama iradesinin geleceğidir. Toplumların gücü, en zayıf ve en yalnız hisseden bireylerine nasıl davrandıklarıyla ölçülür.

Bugün ihtiyaç duyulan şey; suçlama dili değil adalet dili, inkâr değil yüzleşme cesaretidir. Toplumsal vicdanın güçlenmesi yalnızca mağduriyetlerin giderilmesiyle değil, aynı zamanda dayanışmanın kurumsallaşmasıyla mümkündür.

Sessizliğin yerini sözün aldığı her an, demokratik toplumun nefes aldığı bir andır. KHK meselesi tam da böyle bir eşikte duruyor:
Ya görmezden gelinerek daha da derinleşecek,
ya da adaletle çözülerek toplumsal barışın kapısını aralayacak.

Tercih, yalnızca KHK’lıların değil, toplumun tamamının geleceğini belirleyecek.