“Dünya Antalya’da İklim Adaleti Sınavına Hazırlanıyor: COP31’de Vaatler Değil, İnsan Hayatı Belirleyici Olacak”

Türkiye’nin ev sahipliğinde Antalya’da düzenlenecek COP31 İklim Zirvesi öncesinde Birleşmiş Milletler’den dünya liderlerine çağrı yapıldı. Nepal’deki yıkım, küresel ısınma ve iklim adaletsizliğinin gündeme geldiği toplantıda, ülkelerin verdikleri taahhütleri somut adımlara dönüştürmesi istendi.

Birleşmiş Milletler Genel Merkezi’nde düzenlenen üst düzey toplantıda, 9-20 Kasım 2026 tarihlerinde Türkiye’nin ev sahipliğinde Antalya’da gerçekleştirilecek COP31 İklim Zirvesi öncesinde küresel iklim krizinin giderek ağırlaşan sonuçları ele alındı. Nepal’de yaşanan yıkım, yükselen deniz seviyeleri, aşırı hava olayları ve derinleşen iklim eşitsizliği toplantının gündemine damga vurdu. BM Genel Kurulu Başkanı Khalilur Rahman, dünya liderlerine taahhütlerini somut eylemlere dönüştürme çağrısında bulunarak, “COP31, tekrarladığımız vaatlerle değil, koruduğumuz insanlarla değerlendirilmelidir” dedi.

Nepal’deki yıkım iklim krizinin insani boyutunu gözler önüne serdi

Dünyanın farklı bölgelerinde etkisini giderek artıran iklim krizi, Birleşmiş Milletler (BM) Genel Merkezi’nde düzenlenen üst düzey toplantının ana gündemini oluşturdu. Türkiye’nin 9-20 Kasım 2026 tarihleri arasında Antalya’da ev sahipliği yapacağı Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Konferansı (COP31) öncesinde gerçekleştirilen toplantıda, iklim değişikliğinin yalnızca çevresel bir sorun olmadığı; ekonomik, toplumsal ve insani sonuçlarıyla küresel bir adalet meselesine dönüştüğü vurgulandı.

Toplantının açılış konuşmasını yapan BM Genel Kurulu Başkanı Khalilur Rahman, Nepal’de yaşanan yıkımı hatırlatarak iklim krizinin ulaştığı boyutlara dikkat çekti.

Rahman, dağlık bir vadiden aşağıya doğru büyük bir hızla ilerleyen, önüne çıkan insanları, evleri ve yerleşim alanlarını sürükleyip götüren devasa su kütlesinin görüntülerini anımsattı.

Bilim insanlarının bu tür felaketlerin giderek daha sık ve yıkıcı biçimde yaşanabileceği konusunda uzun yıllardır uyarılarda bulunduğunu belirten Rahman, buna rağmen dünyanın yaşananların büyüklüğüne hazırlıksız yakalandığını söyledi.

Rahman, “Bilim insanları uzun zamandır bu tür olayların gerçeğe dönüşmekte olduğu konusunda uyarıyordu. Ancak hiçbirimiz karşılaştığımız sarsıcı görüntülere hazırlıklı değildik” ifadelerini kullandı.

Nepal’deki felaketin yalnızca bir ülkenin karşı karşıya kaldığı doğal afet olarak değerlendirilemeyeceğini ortaya koyan konuşma, iklim krizinin özellikle kırılgan coğrafyalarda yaşayan topluluklar açısından nasıl bir varoluş tehdidine dönüştüğünü gündeme taşıdı.

Dünya 2,8 derecelik sıcaklık artışına doğru ilerliyor

BM Genel Kurulu Başkanı Rahman, mevcut iklim politikalarının küresel sıcaklık artışını sınırlandırmakta yetersiz kaldığına dikkat çekti.

Rahman’ın toplantıda paylaştığı değerlendirmeye göre dünya, mevcut politikaların devam etmesi durumunda sanayi öncesi döneme kıyasla 2,8 santigrat derecelik sıcaklık artışına doğru ilerliyor.

Bu tablo, Paris İklim Anlaşması kapsamında belirlenen küresel sıcaklık artışını 2 derecenin oldukça altında tutma ve mümkünse 1,5 dereceyle sınırlandırma hedeflerinden ciddi bir uzaklaşmaya işaret ediyor.

Rahman ayrıca bu yıl güçlenmesi beklenen El Niño hava olayının, 1950'den bu yana görülen en güçlü örneklerden biri olabileceği uyarısını gündeme getirdi.

Küresel sıcaklık artışı, aşırı yağışlar, seller, kuraklık, sıcak hava dalgaları ve deniz seviyelerindeki yükselme gibi etkilerle dünya genelinde yaşam koşullarını giderek zorlaştırıyor.

İklim değişikliğinin etkileri ise ülkeler, bölgeler ve toplumsal kesimler arasında eşit biçimde dağılmıyor. Ekonomik kaynakları sınırlı ülkeler ve topluluklar, krizin sonuçlarına karşı daha savunmasız durumda bulunuyor.

“Bu rakamların arkasında evlerini kaybeden aileler ve kaybolan çocuklar var”

Rahman, iklim krizinin yalnızca sıcaklık ölçümleri, karbon emisyonları ve bilimsel raporlardaki istatistikler üzerinden tartışılmasının yetersiz olduğunu belirtti.

İklim değişikliğinin insani sonuçlarına dikkat çeken Rahman, rakamların arkasında yerinden edilen ailelerin, kaybolan çocukların, suya ulaşabilmek için daha uzun mesafeler yürümek zorunda kalan kadınların ve telafisi mümkün olmayan kayıplarla karşılaşan toplulukların bulunduğunu ifade etti.

Bu nedenle COP31’in yalnızca devletlerin iklim hedeflerini yeniden açıkladığı bir diplomatik toplantı olmaması gerektiğini vurguladı.

Rahman, Antalya’da gerçekleştirilecek zirvenin, ülkelerin verdikleri sözleri uygulamaya geçirdiği ve uluslararası iş birliğinin somut sonuçlar ürettiği bir dönüm noktası olması gerektiğini söyledi.

“COP31, müzakerelerdeki bir başka kilometre taşından daha fazlası olmalıdır. Çok taraflı iş birliğinin sonuç ürettiğini göstermelidir” dedi.

Türkiye COP31 için yol haritasını açıkladı: Temiz enerji, metan azaltımı ve iklim direnci

COP31’e ev sahipliği yapacak Türkiye, BM toplantısında zirveye yönelik önceliklerini ve planlanan girişimlerini paylaştı.

Türkiye'nin iklim gündeminde temiz enerji dönüşümünün hızlandırılması, metan emisyonlarının azaltılması ve iklim değişikliğinin etkilerine karşı dayanıklılığın artırılması öne çıktı.

Özellikle ulusal iklim taahhütlerinin yalnızca politika belgelerinde kalmaması, doğrudan uygulanabilecek projelere dönüştürülmesi hedefleniyor.

Bu kapsamda Türkiye ile Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı (UNDP) iş birliğinde geliştirilen İklim Uygulama Köprüsü (Climate Implementation Bridge) girişimi, COP31 sürecinin önemli başlıklarından biri olarak sunuldu.

Girişim, ülkelerin iklim değişikliğiyle mücadele kapsamında açıkladıkları ulusal hedefleri yatırım yapılabilir projelere dönüştürmeyi ve bu projeleri uygun finansman kaynaklarıyla buluşturmayı amaçlıyor.

Böylece iklim politikalarının uygulanmasının önündeki en önemli engellerden biri olan finansmana erişim sorununun aşılması hedefleniyor.

Türkiye’nin BM Büyükelçisi Ahmet Yıldız: “Finansmanın erişilebilir ve öngörülebilir olması gerekiyor”

Türkiye’nin Birleşmiş Milletler Daimi Temsilcisi Büyükelçi Ahmet Yıldız, toplantıda yaptığı konuşmada iklim finansmanının yalnızca sağlanan toplam kaynak miktarı üzerinden değerlendirilemeyeceğini vurguladı.

Yıldız, özellikle gelişmekte olan ülkelerin iklim yatırımlarını hayata geçirebilmesi için finansman koşullarının belirleyici olduğuna dikkat çekti.

“Mesele yalnızca finansmanın toplam büyüklüğü değildir. Finansmanın mevcut, erişilebilir, karşılanabilir ve öngörülebilir olup olmadığı da önemlidir” dedi.

Bu değerlendirme, COP31 müzakerelerinde iklim finansmanının niteliğinin de önemli bir tartışma konusu olacağını ortaya koydu.

Gelişmekte olan ülkeler açısından yüksek borçlanma maliyetleri, sınırlı kamu kaynakları ve teknolojiye erişimde yaşanan eşitsizlikler, iklim yatırımlarının önündeki temel engeller arasında yer alıyor.

Antalya’da yapılacak müzakerelerde, finansman kaynaklarının artırılmasının yanı sıra bu kaynaklara hangi ülkelerin, hangi koşullarla ulaşabileceği de ele alınacak.

Pasifik ada ülkeleri için iklim krizi geleceğin değil bugünün sorunu

Toplantıda Pasifik ada ülkelerinin karşı karşıya kaldığı tehditler de geniş biçimde gündeme geldi.

Yükselen deniz seviyeleri ve aşırı hava olayları, özellikle alçak rakımlı ada ülkelerinde konutları, geçim kaynaklarını, altyapıyı ve yerleşim alanlarını tehdit ediyor.

Bu ülkeler açısından iklim değişikliği, yalnızca ekonomik kayıplar yaratan bir sorun değil, kimi toplulukların yaşadıkları topraklarda varlıklarını sürdürüp sürdüremeyeceklerini belirleyen bir mesele haline gelmiş durumda.

COP31 müzakerelerine liderlik etme sorumluluğunu Türkiye ile yapılan özel görev paylaşımı kapsamında üstlenen Avustralya da toplantıda iklim krizinden en fazla etkilenen toplulukların sesinin duyulması gerektiğini vurguladı.

Türkiye ile Avustralya arasında oluşturulan görev paylaşımı, birbirinden binlerce kilometre uzaklıktaki iki ülkenin iklim zirvesinin farklı sorumluluklarını üstlenmesi bakımından dikkat çekiyor.

Avustralya: “İklim eylemiyle güveni yeniden tesis edebiliriz”

Avustralya’nın BM Büyükelçisi James Larsen, konuşmasında iklim değişikliğinden en fazla etkilenen toplulukların ihtiyaçlarının müzakerelerin merkezine yerleştirilmesi gerektiğini belirtti.

Larsen, iklim politikalarının yalnızca uluslararası düzeyde belirlenen genel hedeflerden oluşmaması, yerel ihtiyaçlara ve bilimsel verilere dayanması gerektiğini ifade etti.

“En kırılgan topluluklarımızı dinleyerek, ihtiyaç sahipleriyle ortaklık kurarak ve uygulanabilir girişimleri hızlandırarak iklim eylemi yoluyla güveni yeniden tesis edebileceğimize inanıyorum” dedi.

Larsen, iklim finansmanına erişimin kolaylaştırılması ve ülkelerin uyum planlarının güçlendirilmesi çağrısında bulundu.

Avustralya’nın açıklamaları, özellikle iklim krizine katkısı sınırlı olmasına rağmen sonuçlarından ağır biçimde etkilenen Pasifik ada ülkelerinin taleplerinin COP31 gündeminde önemli yer tutacağını gösterdi.

Brezilya’dan Antalya için üç kritik öncelik

Geçen yıl COP30’a ev sahipliği yapan Brezilya, Antalya’da gerçekleştirilecek COP31 için üç temel öncelik belirledi.

Brezilya’nın gündeminde adil geçiş mekanizmasının işler hale getirilmesi, ülkelerin iklim değişikliğine uyum konusunda kaydettiği ilerlemenin daha etkili biçimde ölçülmesi ve yüksek borç yükü altında bulunan gelişmekte olan ülkelerde iklim yatırımlarının artırılması yer aldı.

Adil geçiş mekanizması nasıl uygulanacak?

Adil geçiş, fosil yakıtlara dayalı ekonomik faaliyetlerden daha düşük karbonlu üretim ve enerji sistemlerine geçilirken çalışanların, yerel toplulukların ve ekonomik açıdan kırılgan kesimlerin korunmasını esas alıyor.

Bu yaklaşım, enerji dönüşümünün sosyal eşitsizlikleri artırmadan gerçekleştirilmesini hedefliyor.

COP31’de tartışılması beklenen konulardan biri, adil geçişe ilişkin uluslararası taahhütlerin nasıl uygulanacağı ve ülkelerin bu süreçte hangi destek mekanizmalarından yararlanabileceği olacak.

İklim değişikliğine uyum nasıl ölçülecek?

Brezilya’nın ikinci önceliği, ülkelerin iklim değişikliğine uyum çalışmalarında kaydettiği ilerlemenin daha sağlıklı biçimde değerlendirilmesi.

Kuraklık, sel, sıcak hava dalgaları ve diğer iklim risklerine karşı alınan önlemlerin etkisinin ölçülmesi, uluslararası iklim politikalarının başarısı açısından önem taşıyor.

Bu alanda geliştirilecek göstergelerin, ülkelerin yalnızca plan açıklamalarını değil, uygulamada elde ettikleri sonuçları da ortaya koyması bekleniyor.

Borç yükü altındaki ülkelere iklim yatırımı desteği

Brezilya’nın üçüncü önceliği ise yüksek kamu borçları nedeniyle iklim yatırımlarına yeterli kaynak ayıramayan gelişmekte olan ülkelerin finansman olanaklarının genişletilmesi.

Brezilya’nın BM Büyükelçisi Sérgio França Danese, birçok ülkenin ciddi mali kısıtlamalar ve yüksek borçluluk koşulları altında bulunduğuna dikkat çekti.

Danese, finansman müzakerelerinin iklim yatırımları için ülkelerin mali hareket alanını genişletecek uygulanabilir çözümler üretmesi gerektiğini söyledi.

Bu çağrı, iklim değişikliğiyle mücadelenin uluslararası borç sistemi ve kalkınma finansmanı politikalarından ayrı düşünülemeyeceğini ortaya koydu.

Afrika küresel emisyonların yalnızca yüzde 3’ünden sorumlu, ancak ağır sonuçlarla karşı karşıya

Toplantının dikkat çekici konuşmalarından biri de COP32’ye ev sahipliği yapacak Etiyopya’dan geldi.

Etiyopya’nın BM Büyükelçisi Tesfaye Yilma Sabo, Afrika kıtasının küresel sera gazı emisyonlarına katkısının yaklaşık yüzde 3 düzeyinde olmasına rağmen iklim değişikliğinin en ağır sonuçlarından bazılarıyla karşı karşıya kaldığını belirtti.

Bu eşitsizlik, uluslararası iklim müzakerelerinde uzun süredir tartışılan iklim adaleti meselesini yeniden gündeme taşıdı.

Tarihsel olarak küresel emisyonlara sınırlı katkıda bulunan ülkeler, iklim krizinin yol açtığı kuraklık, aşırı sıcaklık, su kıtlığı ve tarımsal üretim kayıpları karşısında çoğu zaman daha sınırlı ekonomik olanaklara sahip bulunuyor.

Sabo, iklim eylemlerinin geciktirilmesinin gelişmekte olan ülkeler üzerindeki maliyeti giderek artırdığı uyarısında bulundu.

“Geciken eylemlerin gelişmekte olan ülkeler için birikerek artan bir maliyeti var. Eylemin hızı önemlidir. Çünkü mevcut planlarla bilimin gerekli gördüğü önlemler arasındaki fark hâlâ büyüktür” dedi.

“Finansmana ve teknolojiye erişim, kimin geride kalacağını belirliyor”

Etiyopya Büyükelçisi Sabo, temiz enerji dönüşümünün ülkeler arasında yeni eşitsizlikler yaratmaması gerektiğini vurguladı.

İklim finansmanı ve teknolojiye erişim olanaklarının, ülkelerin dönüşüm sürecinden nasıl etkileneceğini doğrudan belirlediğini ifade etti.

“Finansman ve teknolojiye erişim, dönüşümden kimin yararlanacağını ve kimin geride bırakılacağını giderek daha fazla belirliyor” değerlendirmesinde bulundu.

Bu açıklama, iklim değişikliğiyle mücadelede teknoloji transferi, uygun koşullu finansman ve gelişmekte olan ülkelerin üretim kapasitelerinin güçlendirilmesi konularının önemini ortaya koydu.

Afrika ülkelerinin talepleri, Antalya’da yürütülecek görüşmelerin yalnızca emisyon azaltım hedefleriyle sınırlı kalmayacağını, küresel ekonomik eşitsizlikleri de kapsayacağını gösteriyor.

COP31’de en zorlu başlık: İklim krizinin bedelini kim ödeyecek?

BM toplantısında yapılan açıklamalar, Antalya’daki zirvede ülkeler arasında özellikle finansman ve sorumluluk paylaşımı konusunda zorlu müzakereler yürütüleceğine işaret etti.

İklim krizinin sonuçlarından en ağır biçimde etkilenen ülkeler, emisyonların azaltılması kadar uyum yatırımlarına, kayıp ve zararların karşılanmasına ve teknolojiye erişime de öncelik verilmesini istiyor.

Gelişmekte olan ülkeler açısından iklim finansmanının kredi ağırlıklı olması, mevcut borç yüklerini artırma riski taşıyor.

Bu nedenle uygun maliyetli finansman, hibe kaynakları ve uzun vadeli destek mekanizmaları, uluslararası iklim adaleti tartışmalarının temel unsurları arasında bulunuyor.

İklim finansmanına ilişkin anlaşmazlıkların çözülmesi, COP31’in somut sonuç üretme kapasitesini belirleyecek başlıca etkenlerden biri olacak.

Antalya’da 11-12 Kasım’da dünya liderleri bir araya gelecek

Türkiye’nin ev sahipliğinde 9-20 Kasım 2026 tarihleri arasında gerçekleştirilecek COP31 kapsamında, 11-12 Kasım tarihlerinde dünya liderlerinin katılımıyla özel bir zirve düzenlenmesi bekleniyor.

Zirvede devlet ve hükümet başkanlarının iklim değişikliğiyle mücadeleye ilişkin siyasi iradelerini ortaya koymaları ve müzakerelere yön vermeleri öngörülüyor.

Antalya’daki görüşmelerde temiz enerjiye geçiş, sera gazı emisyonlarının azaltılması, iklim değişikliğine uyum, gelişmekte olan ülkelerin finansmana erişimi ve adil geçiş mekanizmalarının uygulanması gibi konular öne çıkacak.

Ancak toplantıda yapılan konuşmalar, COP31’in başarısının yalnızca kabul edilecek karar metinleriyle ölçülemeyeceğini de ortaya koydu.

Ülkelerin verdikleri taahhütleri ne ölçüde uygulamaya geçirebildiği, finansman kaynaklarının gerçek ihtiyaç sahiplerine ulaşıp ulaşmadığı ve iklim krizinden etkilenen toplulukların yaşam koşullarında somut iyileşmeler sağlanıp sağlanmadığı belirleyici olacak.

Türkiye açısından COP31 yalnızca diplomatik bir zirve değil

Antalya’da düzenlenecek COP31, Türkiye açısından uluslararası iklim diplomasisinde önemli bir sorumluluk anlamına geliyor.

Türkiye, zirveye ev sahipliği yapmanın yanı sıra farklı ekonomik gelişmişlik düzeylerine, enerji politikalarına ve iklim önceliklerine sahip ülkeler arasında uzlaşma arayışlarının yürütüleceği bir sürecin merkezinde yer alacak.

Türkiye’nin UNDP ile geliştirdiği İklim Uygulama Köprüsü girişimi de iklim taahhütlerinin uygulamaya dönüştürülmesi bakımından önemli bir sınav verecek.

Bununla birlikte COP31’in Türkiye açısından önemi, yalnızca uluslararası müzakerelerle sınırlı değil.

Türkiye’de giderek daha fazla gündeme gelen kuraklık, su kaynakları üzerindeki baskı, orman yangınları, aşırı sıcaklıklar, ani yağışlar ve tarımsal üretimde yaşanan iklim kaynaklı riskler, küresel iklim politikalarının ülke içindeki yansımalarını da önemli hale getiriyor.

Özellikle Akdeniz havzasında yer alan Türkiye için su yönetimi, tarımsal üretimin sürdürülebilirliği, kentlerin aşırı hava olaylarına karşı dayanıklılığı ve enerji dönüşümünün toplumsal etkileri, iklim politikalarının temel başlıkları arasında bulunuyor.

Bu nedenle COP31’de alınacak kararların, Türkiye’nin iklim uyum politikaları ve uzun vadeli kalkınma tercihleri açısından da önem taşıması bekleniyor.

Akdeniz havzasında iklim krizi: Tarım, su ve gıda güvenliği tehdit altında

Antalya’nın COP31’e ev sahipliği yapacak olması, Akdeniz havzasının iklim değişikliği karşısındaki kırılganlığını da gündeme taşıyor.

Akdeniz bölgesi, küresel ısınmanın etkilerine karşı hassas coğrafyalar arasında bulunuyor.

Artan sıcaklıklar, düzensiz yağışlar, uzun süreli kuraklık ve su kaynakları üzerindeki baskı, özellikle tarımsal üretim açısından ciddi riskler oluşturuyor.

Türkiye’nin önemli tarımsal üretim merkezlerinden Çukurova da bu risklerin yakından izlenmesi gereken bölgeler arasında yer alıyor.

Adana, Mersin ve çevresinde tarımsal sulama ihtiyacının artması, yer altı ve yer üstü su kaynaklarının sürdürülebilir kullanımı, aşırı sıcaklıkların tarım emekçileri üzerindeki etkileri ve üretim maliyetleri, iklim değişikliğiyle bağlantılı önemli sorunlar arasında bulunuyor.

İklim krizinin etkileri yalnızca tarımsal üretim miktarıyla sınırlı kalmıyor. Gıda fiyatları, üreticilerin gelirleri, kırsal geçim kaynakları ve tüketicilerin sağlıklı gıdaya erişimi de bu süreçten etkilenebiliyor.

Bu yönüyle Antalya’daki COP31, Türkiye’nin Akdeniz kentleri ve tarımsal üretim bölgeleri açısından da yakından takip edilmesi gereken bir uluslararası toplantı niteliği taşıyor.

İklim adaleti Antalya müzakerelerinin merkezinde

Birleşmiş Milletler’de yapılan toplantı, iklim krizinin sonuçlarının ülkeler arasında eşit biçimde paylaşılmadığını bir kez daha ortaya koydu.

Nepal’de yaşanan yıkım, Pasifik ada ülkelerinde yükselen deniz seviyeleri ve Afrika ülkelerinin finansman talepleri, farklı coğrafyalarda yaşanan sorunların ortak bir küresel eşitsizlikle bağlantılı olduğunu gösteriyor.

İklim krizinin ortaya çıkmasında tarihsel sorumluluğu daha yüksek olan ekonomilerle, krizin sonuçlarından ağır biçimde etkilenen ancak mücadele için yeterli kaynağa sahip olmayan ülkeler arasındaki farklılıklar, COP31’deki görüşmelerin temel tartışma alanlarından birini oluşturacak.

Antalya’da yürütülecek müzakerelerin, emisyon azaltım hedefleriyle birlikte iklim adaleti, ekonomik dayanışma ve uluslararası sorumluluk paylaşımı bakımından da sonuç üretmesi bekleniyor.

BM’den dünya liderlerine son mesaj: “Vaatler değil, korunan hayatlar belirleyici olmalı”

BM Genel Kurulu Başkanı Khalilur Rahman, toplantının sonunda dünya liderlerine yaptığı çağrıda, COP31’in başarısının diplomatik açıklamalardan çok insanların yaşamında yaratacağı değişimle ölçülmesi gerektiğini vurguladı.

Rahman, uluslararası topluma seslenerek şu ifadeleri kullandı:

“COP31, tekrarladığımız vaatlerle değil, koruduğumuz insanlarla değerlendirilsin. Güveni yeniden tesis etmenin yolu budur.”

Bu çağrı, Antalya’da yapılacak zirvenin önündeki temel soruyu da ortaya koyuyor:

Dünya ülkeleri iklim krizine karşı yıllardır verdikleri sözleri somut yatırımlara, uygulanabilir politikalara ve insanların yaşamını koruyacak kararlara dönüştürebilecek mi?

9 Kasım’da Antalya’da başlayacak COP31, yalnızca küresel iklim politikalarının geleceği açısından değil, iklim krizinin ağır sonuçlarıyla karşı karşıya kalan milyonlarca insanın yaşam hakkı, geçim kaynakları ve geleceği bakımından da kritik bir sınav olacak.