21 Şubat Dünya Anadil Günü, Adana Alevi Kültürünü Araştırma Derneği (AKAD) tarafından düzenlenen bir etkinlikle kutlandı. Etkinlik, 21 Şubat 2026 Cumartesi günü saat 15.00’te Akkapı Kültür Yardımlaşma ve Eğitim Derneği (AKYED) toplantı Salonu’nda gerçekleşti.

Etkinlikte, Adana Bilim ve Teknoloji Üniversitesi öğretim üyesi Doç. Dr. Eser Ördem “Çukurova Arapçası İçin Çağrı: Dil Yaşarsa Hafıza Yaşar”, Çukurova Üniversitesi öğretim üyesi Prof. Dr. Muna Yüceol Özezen de “Atasözlerinin Kültür Tarihi Bakımından Önemi ve Çukurova Araplarının Atasözleri” başlıklı konuşmalarını sundular. Anadilleri Arapça olan katılımcı ve dinleyicilerin buluştuğu etkinlikte, temel olarak bir toplumun yok olmamasının birinci koşulunun anadili yaşatmak ve bunun için de öncelikle aile içindeki günlük iletişimi anadille sağlamak olduğu vurgulandı.

Adana Arap-Alevilerinin sözlü bir dile sahip oldukları, ancak sözlü ve yerel dillerin ve lehçelerin de dilbilimsel olarak yaygın ve yazılı dillerden aşağı olmadığı, bunların da kendi iç gramer bütünlükleri olan ve geniş sözvarlığına sahip iletişim araçları olduğu, toplumun geleceğe uzanmasında bu anadillerin başat bir rol oynadığı belirtildi. Literatürde Çukurova Arapçası veya Kilikya Arapçası olarak geçen Adana-Mersin Arap-Alevilerinin Arap lehçelerinin de kültürel kodların en temel taşıyıcısı olduğu, gençlerin bu motivasyonla anadillerini öğrenme çabası içinde olmaları gerektiği, ancak bunun için de en yaşlı kuşak dil kullanıcılarının öncelikle birbirleriyle Arapça konuşmalarının hayati olduğu vurgulandı.

Ekran Görüntüsü 2026 02 22 195310

Doç. Dr. Eser Ördem, Çukurova Arapçasının tehlike altındaki dillerden biri olduğunu, Arap-Alevi kültürünü koruma ve yaşatma amacıyla kurulan sivil toplum kuruluşlarının temel olarak anadil odaklı çalışmalar ve etkinlikler yapması gerektiğini belirttikten sonra, dünyada ölmek üzere olan kimi dillerin bilinçli çabalarla nasıl hayata döndürüldüklerinden örnekler verdi.

Prof. Dr. Muna Yüceol Özezen de, kollektif bilincin yansımalarından biri olan atasözleri konusunda Çukurova Arapçasının zengin bir repertuara sahip olduğunu, bu atasözlerinde Çukurova Araplarının kadim birikimlerinin, değer yargılarının, etnografik özelliklerinin ve kimi arkaik sözvarlığı unsurlarının görülebileceğini belirttikten sonra, dinleyicilere “Çukurova Arapları bu zengin birikimden neden vaz geçiyor, bu birikimi neden terk ediyor.” sorusunu yöneltti. Etkinlik dinleyicilerin katkı ve sorularıyla sona erdi.

Doç. Dr. Eser Ördem “Çukurova Arapçası İçin Çağrı: Dil Yaşarsa Hafıza Yaşar”

21 Şubat Uluslararası Anadili Günü dolayısıyla değerlendirmelerde bulunan Doç. Dr. Eser Ördem, dilin yalnızca bir iletişim aracı olmadığını, toplumsal hafızayı, kimliği ve tarihsel sürekliliği taşıyan temel bir kültürel unsur olduğunu vurguladı. Ördem, özellikle Çukurova Arapçası üzerinden yaptığı sosyo-politik analizde, dilin tarihsel dönüşümler ve siyasal süreçlerle birlikte ele alınması gerektiğini ifade etti.

İmparatorluktan Ulus-Devlete: Çokdillilikten Homojenleşmeye

Ördem, Osmanlı İmparatorluğu’nun çok dilli ve çok kültürlü bir siyasal yapı olarak varlık gösterdiğini hatırlatarak, farklı dillerin gündelik yaşamda, ticarette ve yerel idari yapılarda kamusal görünürlük kazandığını belirtti. Ancak imparatorluğun çözülme süreci, toprak kayıpları ve siyasal parçalanmanın ardından kurulan ulus-devletlerin güçlü bir homojenleşme arzusu geliştirdiğini söyledi.

Bu süreçte dilin, ulusal birliğin temel aracı olarak konumlandırıldığını ve merkezî bir standardizasyon politikasının benimsendiğini ifade eden Ördem, standart dilin inşa edilirken diğer dillerin kamusal alanın dışına itildiğini dile getirdi.

Milliyetçilik ve Dilin Merkezileşmesi

Milliyetçiliğin tek tip bir ideoloji olmadığını kaydeden Ördem, Batı Avrupa’da içsel tarihsel süreçlerle gelişen milliyetçilik anlayışının, Osmanlı sonrası coğrafyada dış baskılar, modernleşme arzusu ve “gecikmişlik” hissi içinde şekillendiğini söyledi.

Bu bağlamda standart dilin ulusal kimliğin temel taşı olarak inşa edildiğini belirten Ördem, “Biz yerel, yabancı ve ikinci dil ayrımına inanmıyoruz. Dil, dildir ve hiyerarşik değildir” diyerek, Çukurova Arapçası’nın aile içi ve özel alanlara sıkıştığını, kamusal statüsünü giderek kaybettiğini ifade etti.

Kapitalizm, Neoliberalizm ve Dil Hiyerarşisi

Kapitalist modernleşme sürecinin üretim ilişkilerini dönüştürdüğünü, neoliberal dönemin ise bu dönüşümü küresel ölçekte derinleştirdiğini belirten Ördem, neoliberalizmin devleti küçültüp piyasayı genişlettiğini ve kültürel alanı rekabetçi bir yapıya dönüştürdüğünü söyledi.

Bu süreçte İngilizcenin küresel sermayenin dili olarak yükseldiğini ifade eden Ördem, ekonomik değer üretmediği düşünülen yerel dillerin ise değersizleştirildiğini kaydetti. Eğitim sistemindeki tercihlerle birlikte Çukurova Arapçası’nın yaklaşık yüz yıllık süreçte değer kaybına uğradığını dile getirdi.

“Zayıf Tarihsellik” ve Doğallaştırılan Gerileme

Ördem, “zayıf tarihsellik” kavramına dikkat çekerek, olayların hangi güç ilişkileri içinde şekillendiğinin sorgulanmamasının bu kavramla ifade edildiğini söyledi. Çukurova Arapçası’nın kamusal alandan çekilme sürecinin çoğu zaman doğal bir evrim gibi sunulduğunu belirten Ördem, bunun siyasal tercihler, eğitim politikaları ve modernleşme ideolojisi çerçevesinde gerçekleştiğini vurguladı.

Güçlü bir tarihsel analizin ise dilin dönüşümünü görünür kılacağını ve toplumsal hafızanın yeniden kurulmasına katkı sağlayacağını ifade etti.

Dünyadan Dil Canlandırma Örnekleri

Dil canlandırma çalışmalarının dünya genelinde erken yaşta yoğun dil eğitimi, kurumsal destek ve topluluk temelli dijital üretim ekseninde ilerlediğini belirten Ördem, farklı tarihsel koşullarda benzer yöntemlerin uygulandığını söyledi.

İbranice örneğinde, 1880’lerde Eliezer Ben-Yehuda’nın dili günlük konuşma dili haline getirmeyi hedeflediğini; ailesinde yalnızca İbranice konuştuğunu, yeni sözcükler ürettiğini ve kapsamlı bir sözlük hazırladığını hatırlattı. İsrail Devleti’nin kurulmasının ardından İbranice’nin eğitim ve basın-yayın dili haline getirilmesinin kurumsallaşma açısından belirleyici olduğunu ifade etti.

Man Adası’nda konuşulan Manx dilinde son ana dili konuşurunun 1974’te hayatını kaybettiğini, ancak daha önce alınan ses kayıtları ve yazılı belgeler sayesinde arşiv temelli bir canlandırma sürecinin başlatıldığını aktaran Ördem, “dil yuvası” modeliyle okullar açıldığını ve dilin yeniden öğretilmeye başlandığını söyledi.

Korniş dilinin arşiv kayıtları üzerinden yeniden öğrenildiğini, topluluk kursları ve yerel hareketlerle gündelik yaşama kazandırıldığını belirten Ördem, dilin sembolik bir kimlik unsuruna dönüştüğünü ifade etti.

Hawaii dilinin ise 1980’lerde yok olma tehlikesiyle karşı karşıya kaldığını; dil yuvası modeli, yoğun eğitim programları ve üniversite destekli çalışmalar sayesinde yeniden kamusal statü kazandığını dile getirdi.

Çukurova Arapçası İçin Çok Katmanlı Model Önerisi

Ördem, Çukurova Arapçası için çok katmanlı bir model önerdi. Buna göre öncelikle sözlü tarih ve dijital arşiv çalışmaları yürütülmeli; yaşlı kuşaklarla sistemli kayıt projeleri yapılmalı; atasözleri ve deyimler derlenerek erişilebilir bir dijital arşiv oluşturulmalı.

Genç kuşaklara yönelik kısa ve anlaşılır dijital içerikler, internet yayınları ve sesli programlar hazırlanması gerektiğini belirten Ördem, okul öncesi düzeyde “dil yuvası” modelinin uygulanmasının önemine dikkat çekti. Dilin yalnızca ev içi iletişim aracı olarak kalmaması, kamusal görünürlük kazanması gerektiğini vurguladı.

Akademik düzeyde ise “bozuk lehçe” söyleminin terk edilmesi gerektiğini ifade eden Ördem, Çukurova Arapçası’nın dilbilgisinin yazılması, kapsamlı bir sözlüğünün hazırlanması ve üniversitelerde bu alana yönelik bölüm ya da enstitülerin açılması gerektiğini söyledi.

“Dil Meselesi Aynı Zamanda Hafıza Meselesidir”

Ördem, Çukurova Arapçası meselesinin yalnızca bir dil meselesi olmadığını; imparatorluk sonrası travmalar, milliyetçilik biçimleri, neoliberal küreselleşmenin kültürel etkileri ve modernlik anlatısıyla bağlantılı olduğunu belirtti.

Dil canlandırmanın ancak güçlü bir tarihsellik bilinci, arşiv çalışmaları, dijital üretim ve topluluk temelli bir hareketle mümkün olabileceğini ifade eden Ördem, “Dil yaşatıldıkça toplumsal hafıza güçlenecek ve kültürel çoğulluk korunacaktır” dedi.

21 Şubat Uluslararası Anadili Günü’nün bu anlamda kolektif bir bilinç ve eylem çağrısı taşıdığını vurgulayan Ördem, dilin yaşayarak ve toplumsal hafızayı güçlendirerek kendisini yeniden kurma potansiyeline sahip olduğunu sözlerine ekledi.

Ekran Görüntüsü 2026 02 21 110309

Prof. Dr. Muna Yüceol Özezen de “Atasözlerinin Kültür Tarihi Bakımından Önemi ve Çukurova Araplarının Atasözleri”

Çukurova Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Muna Yüceol Özezen, “Atasözlerinin Kültür Tarihi Bakımından Önemi ve Çukurova Araplarının Atasözleri” başlıklı konuşmasında, atasözlerinin dilbilimsel değerini, kültürel hafızadaki yerini ve Çukurova Arapçasında giderek azalan kullanımını kapsamlı biçimde ele aldı.

Paramiyoloji: Atasözlerinin Bilimsel İncelenmesi

Prof. Dr. Muna Yüceol Özezen konuşmasının ilk bölümünde, atasözlerinin artık yalnızca folklorik malzeme olarak değil, dil biliminin özel bir alt disiplini kapsamında değerlendirildiğini vurguladı. Bu alanın adının paramiyoloji olduğunu, bu alanda çalışan araştırmacıların ise paramiyolog olarak adlandırıldığını belirtti.

Paramiyologların en temel sorularının şunlar olduğunu ifade etti:

  • Atasözleri nasıl doğar?
  • Nasıl gelişir ve dönüşür?
  • Ne zaman ortaya çıkar?

Ancak bu sorulara kesin yanıt vermenin çoğu zaman mümkün olmadığını söyledi. Çünkü atasözleri tarihin karanlık dönemlerinde ortaya çıkmış, yüzyıllar hatta binyıllar boyunca damıtılarak bugüne ulaşmış söz kalıplarıdır. Bu nedenle tarihlemeleri genellikle yapılamaz. Fakat tam da bu belirsizlik, atasözlerinin bizi çok eski ve kadim bir geçmişe bağladığını göstermektedir.

Atasözleri: Kolektif Bilincin Aynası

Prof. Dr. Özezen’e göre atasözleri, bir toplumun kolektif bilincini yansıtır. Değer yargılarını, yaşam deneyimlerini, toplumsal ilişkilerini ve dünya algısını içinde taşır.

Çukurova Araplarının atasözleri de bu anlamda son derece zengin bir kültürel arşiv niteliğindedir. Örneğin “Hasırda otursa da asil kızı al” anlamındaki bir atasözü yalnızca evlilikle ilgili bir öğüt değildir. Aynı zamanda:

  • Hasır kültürünü (hasırın hangi malzemeden yapıldığı, kimler tarafından örüldüğü, hangi amaçla kullanıldığı),
  • Soy ve asalet anlayışını,
  • Kadına yüklenen toplumsal değeri

ortaya koyar.

Bugün artık gündelik yaşamda karşılaşmadığımız birçok etnografik unsur, atasözleri aracılığıyla izlenebilmektedir. Üretim biçimleri, ev içi pratikler, coğrafi yer adları, iklimle ilgili deneyimler ve doğayla kurulan ilişkiler bu sözlü miras içinde saklıdır.

Whatsapp Image 2026 02 22 At 17.48.16 (1)

Değer Yargıları, Toplumsal Konumlar ve Dönüşüm

Atasözleri toplumun kadınlara, çocuklara, aileye ve toplumsal hiyerarşiye bakışını açıkça gösterir. Kadının konumu, çocuğun değeri, aile içindeki roller gibi pek çok unsur atasözlerinde görünür hâle gelir.

Elbette bazı değer yargıları bugün değişmiş ya da değişmesi gerekmiş olabilir. Ancak hangi değerlerin dönüşüme uğradığını anlayabilmek için bu sözlü mirasın belgelenmesi gerekir. Prof. Dr. Özezen, atasözlerini derlemenin yalnızca bir dil çalışması değil, aynı zamanda kültürel değişimi takip etme çabası olduğunu özellikle vurguladı.

Whatsapp Image 2026 02 22 At 17.49.05

Söyleyiş Biçimi: Bağlam İçinde Doğan Söz

Atasözleri komutla söylenen kalıplar değildir. “Bir atasözü söyle” denildiğinde çoğu kişinin aklına hemen bir söz gelmez. Çünkü atasözü, konuşma akışı içinde, uygun bağlam oluştuğunda zihinde belirir.

Derin sohbetler, uzun muhabbetler, hatta gündelik hayatın ayrıntılarının konuşulduğu ortamlar atasözlerinin ortaya çıktığı alanlardır. Bu nedenle atasözleri ancak doğal konuşma ortamlarında derlenebilir.

Prof. Dr. Muna Yüceol Özezen, bugüne kadar yaptığı çalışmalar sonucunda 560’ı aşkın atasözünü bizzat kendisinin derlediğini belirtti. Paramiyologlar açısından bu sayı son derece zengin bir repertuvar olarak kabul edilmektedir. Ancak bu derlemelerin tamamı, doğal konuşma anlarında, bağlam içinde ortaya çıkan sözlerin kaydedilmesiyle elde edilmiştir.

En yaşlı kuşak üyeleri dahi kaç atasözü bildiklerinin farkında değildir; atasözleri hafızada pasif hâlde durur ve yalnızca uygun konuşma ortamında yüzeye çıkar.

Biçimsel Çeşitlilik: Kısa Özlü Sözlerden Hikâye Biçimine

Çukurova Araplarının atasözleri biçimsel olarak da çeşitlidir.

Kısa ve Özlü Sözler

  • “Yalan yalanı doğurur.”
  • “Hüznünü suya bırak.” (Aşırı hüzne kapılmama, iyimser olma çağrısı)

Bu tür sözler yoğun anlamı kısa bir yapı içinde taşır.

Küçük Hikâye Biçiminde Atasözleri

Bazı atasözleri ise kısa anlatı biçimindedir:

Birine “Onu tanıyor musun?” diye sorulur.
“Evet” cevabı alınır.
“Onunla yaşadın mı?”
“Hayır.”
“O hâlde onu tanımazsın.”

Bu yapı, insanı gerçekten tanımanın birlikte yaşamaktan geçtiğini anlatır. Deneyimin zamana yayılan niteliğini vurgular.

Ayrıca bazı atasözlerinin dini metinlerden, ayet ve hadislerden etkilendiğini ya da onlardan türediğini de ifade eden Prof. Dr. Özezen, bunun kültürel etkileşimin başka bir boyutunu gösterdiğini belirtti.

Söz Varlığı ve Dilsel Derinlik

Atasözleri artık gündelik kullanımda olmayan eski sözcükleri korur. Bu yönüyle tarihsel söz varlığının izlerini taşırlar.

Prof. Dr. Muna Yüceol Özezen’in otuz yılı aşkın süredir sürdürdüğü çalışmalar sonucunda yaklaşık 1500 sayfaya ulaşan bir söz varlığı arşivi oluşmuştur. Buna rağmen hâlâ yeni sözcükler, yeni deyimler ve yeni atasözleri tespit edilmektedir.

Bu durum Çukurova Arapçasının sanılandan çok daha zengin, sistemli ve kendi iç bütünlüğü olan bir dil olduğunu göstermektedir.

Gaziantep'te Eğitim Sen ve İHD’den 21 Şubat Mesajı: “Anadilinde Eğitim Temel Bir Haktır”
Gaziantep'te Eğitim Sen ve İHD’den 21 Şubat Mesajı: “Anadilinde Eğitim Temel Bir Haktır”
İçeriği Görüntüle

“Lehçe” Değil, Kendi İç Bütünlüğü Olan Bir Dil

Çukurova Arapçasının çoğu zaman “lehçe” olarak adlandırıldığını belirten Prof. Dr. Özezen, bu ifadenin kimi zaman küçültücü bir çağrışım taşıyabildiğini dile getirdi.

Yazılı geleneğe sahip olmamak bir dili ikincil kılmaz. Resmi dil ya da eğitim dili olma fırsatı bulmamış olabilir; ancak sözlü diller de dildir. Kendi söz varlığı, anlatım gücü ve iç tutarlılığı olan sistemlerdir.

Çukurova Arapçası da bu anlamda son derece değerli ve zengin bir dildir.

Kullanımın Azalması ve Aktarım Sorunu

Atasözlerinin kullanımındaki azalma, dilin gündelik yaşamdan çekilmesiyle doğrudan ilişkilidir.

Eskiden gençlerin Arapça konuşmaması eleştirilirdi. Ancak bugün dikkat çekici olan, en yaşlı kuşak üyelerinin dahi kendi aralarında Türkçe konuşmayı tercih etmeleridir.

“Yaşlılar Arapça konuşur, gençler Türkçe konuşur” biçimindeki zihinsel kodlama, yaşlıların da Türkçe konuşarak daha modern ya da daha eğitimli görünme çabasına girmesine yol açmaktadır.

Oysa çocuklar dili taklit yoluyla öğrenir. Çevrelerinde Arapça konuşan kimse kalmadığında, o dili öğrenmeleri mümkün değildir. Dil kaybının en önemli sebeplerinden biri budur: Kuşaklar arası aktarım zincirinin kopması.

Yaşatmak İçin Kullanmak Gerekir

Prof. Dr. Muna Yüceol Özezen konuşmasının sonunda güçlü bir çağrıda bulundu:

Bir şeyin kaybolmasını istemiyorsak onu yapmalıyız.

  • Arapçanın yaşamasını istiyorsak Arapça konuşmalıyız.
  • Geleneksel bir yemeğin unutulmamasını istemiyorsak onu yapmalıyız.
  • Bir kültürel pratiğin sürmesini istiyorsak onu günlük hayata katmalıyız.

Dil de böyledir. Kullanılmadığında zayıflar; aktarılmadığında yok olur.

Son Soru: Yerine Ne Koyduk?

Prof. Dr. Özezen konuşmasını şu sorularla tamamladı:

Böylesine zengin bir dili, yüzlerce atasözünü, deyimi ve duayı neden terk ettik?
Yerine ne koyduk?
Ve gerçekten mutlu muyuz?

Bu sorular yalnızca dilsel değil; kültürel ve varoluşsal sorulardır. Çukurova Araplarının atasözleri, yalnızca söz kalıpları değil; bir hafızanın, bir yaşam biçiminin ve bir dünya algısının izleridir.

Onları belgelemek, anlamak ve yaşatmak ise hem akademik hem de kültürel bir sorumluluktur.

Muhabir: Güven BOĞA