Her grup kendi acısını anlatır ama başka grupların acılarını dinlemez. Herkes kendisi için adalet ister ama başkasının adalet talebine kuşkuyla yaklaşır.
İnsan, çoğu zaman dünyayı bulunduğu yerden görür. İçine düştüğü kuyunun derinliği ve duvarlarının yüksekliği, görebildiği gökyüzünün genişliğini belirler. Kendi yaşadığı acıyı, uğradığı haksızlığı bütün ağırlığıyla hisseder. Ancak başkasının acısını, çoğu zaman kendi kuyusunun duvarları arasından görebildiği kadarıyla anlamaya çalışır.
Bazen de kendi yaşadığı haksızlığa öylesine odaklanır ki başka insanların yaşadıklarını fark edemez. Kendi yarasının derinliği, başkasının yarasını görmesine engel olur. Kendi acısını dünyanın merkezine yerleştirirken başka hayatlarda yaşanan adaletsizlikleri önemsizleştirebilir.
Oysa insan hakları bilinci, tam da bu dar bakış açısını aşmayı gerektirir.
Bir insanın yaşadığı haksızlığı görebilmek için aynı haksızlığa uğramış olmak gerekmez. Adaletsizliği tanımak için onun mutlaka bizim kapımızı çalmasını beklemek, insan hakları anlayışını kendi çıkarlarımızın ve deneyimlerimizin sınırlarına hapsetmek demektir.
İnsan hakları, yalnızca yaşadığımız acıların bize öğrettiği bir duyarlılık değil, henüz yaşamadığımız acılar karşısında da geliştirmemiz gereken evrensel bir sorumluluktur.
Ne yazık ki toplumsal ve siyasal yaşamımızda en sık karşılaştığımız sorunlardan biri de budur.
İnsanlar çoğu zaman kendi kimlikleri, siyasi düşünceleri, inançları, aidiyetleri ve deneyimleri üzerinden bir haksızlık haritası oluşturuyor. Kendi mahallesinde yaşanan adaletsizliği büyüteçle incelerken karşı mahallenin acılarına gözlerini kapatabiliyor. Kendi arkadaşının uğradığı haksızlığa güçlü biçimde itiraz ederken başka bir düşünceden insanın maruz kaldığı baskıyı görmezden gelebiliyor.
Kendisine yapılanı zulüm olarak tanımlayan, aynı uygulama başkasına yöneldiğinde sessiz kalabiliyor. Kendi hakkı söz konusu olduğunda hukukun üstünlüğünü hatırlayan, başkasının hakkı ihlal edildiğinde siyasi gerekçelerin arkasına sığınabiliyor.
Böylece hak arayışı, evrensel bir adalet mücadelesi olmaktan uzaklaşıp bir aidiyet meselesine dönüşüyor.
Oysa haksızlık, kime yapıldığına göre niteliğini değiştirmez.
Bir insanın düşüncesi nedeniyle işinden edilmesi, inancı nedeniyle ayrımcılığa uğraması, etnik kimliği nedeniyle dışlanması, siyasi görüşü nedeniyle özgürlüğünden yoksun bırakılması ya da hak aradığı için baskıya maruz kalması, hangi toplumsal veya siyasi çevrede gerçekleşirse gerçekleşsin aynı temel soruyu önümüze koyar:
İnsan hakları nerede duruyor?
Bu sorunun yanıtı, haksızlığa uğrayan kişinin kim olduğuna göre değişiyorsa orada ilkelerden değil, aidiyetlerden söz ediyoruz demektir.
Haksızlığın kimliği olmaz, insanın hakları olur
İnsan haklarını savunmak, yalnızca kendimize benzeyen insanların haklarını korumak değildir. Tam tersine, bize benzemeyenlerin, bizimle aynı düşünmeyenlerin, hatta düşüncelerine açıkça karşı çıktığımız insanların da haklarını savunabilmektir.
Çünkü insan haklarının evrenselliği, herkesin aynı düşündüğü ortamlarda değil, farklılıklarımız karşısında anlam kazanır.
Bir haksızlığı yalnızca kendi çevremizden birine yapıldığında yanlış buluyorsak henüz hak temelli bir tutuma ulaşmış sayılmayız. Başkasının uğradığı adaletsizliğe, “Ama o bizden değil” diyerek sırtımızı dönüyorsak savunduğumuz şey evrensel adalet değil, kendi grubumuzun çıkarlarıdır.
Elbette insanların kendi yaşadıkları acıları daha derinden hissetmeleri anlaşılabilir bir durumdur. Acı, en çok onu yaşayanın hayatında yer kaplar. İnsan, kendi yarasını başkasının yarasından daha iyi tanıyabilir.
Ancak kendi acımızın büyüklüğü, başkasının acısını küçümsememizin gerekçesi olamaz.
Bir haksızlığın görünür olması, başka bir haksızlığın görünmez kılınmasını gerektirmez. Bir insanın hakkını savunmak, başka bir insanın hakkından vazgeçmek anlamına gelmez.
Tam tersine, adaletsizliği deneyimleyen insanların başka haksızlıklara karşı daha duyarlı olmaları beklenir. Çünkü hakkı elinden alınmanın, dışlanmanın, susturulmanın veya yalnız bırakılmanın ne anlama geldiğini bilen bir insan, başkasının yaşadıklarını anlayabilecek güçlü bir vicdani deneyime sahiptir.
Ne var ki acı çekmiş olmak, kendiliğinden adil olmayı sağlamaz.
Bir insanın haksızlığa uğramış olması, onun başka insanlara karşı mutlaka hakkaniyetli davranacağı anlamına gelmez. Yaşanan acının evrensel bir hak bilincine dönüşmesi, ancak o deneyimden herkes için geçerli ilkeler çıkarılabildiğinde mümkündür.
Asıl mesele, kendi yaşadığımız haksızlıktan yalnızca kendimiz için bir sonuç çıkarmak değil, hiç kimsenin benzer bir haksızlığa uğramaması gerektiğini savunabilmektir.
Siyasi aidiyetler vicdanımızın önüne geçmemeli
Siyaset, toplumsal yaşamın önemli bir parçasıdır. İnsanların farklı siyasi düşüncelere, ideolojilere ve dünya görüşlerine sahip olması doğaldır. Demokratik bir toplumun zenginliği de bu çoğulculuktan beslenir.
Sorun, siyasi farklılıkların insan hakları konusunda seçici bir duyarlılığa dönüşmesiyle başlar.
Kendi siyasi çevremizin hatalarını görmezden geliyor, karşıt gördüğümüz çevrelerin uğradığı hak ihlallerini önemsemiyorsak hak ve özgürlükleri değil, siyasi pozisyonumuzu savunuyoruz demektir.
Bir siyasi iktidarın uygulamalarını eleştirirken aynı uygulamaları kendi çevremiz gerçekleştirdiğinde sessiz kalıyorsak savunduğumuz ilkenin tutarlılığı sorgulanır.
Benzer biçimde, düşüncelerini benimsemediğimiz bir kişinin ifade özgürlüğünün kısıtlanmasını olağan karşılıyor, kendi düşüncelerimizi savunan biri susturulduğunda özgürlük talep ediyorsak burada ciddi bir çelişki vardır.
İnsan hakları, siyasi yakınlıkların sınırında sona eriyorsa evrenselliğini kaybeder.
Bir hak ihlaline itiraz etmek için haksızlığa uğrayan kişinin düşüncelerini benimsemek zorunda değiliz. Onunla aynı siyasi çizgide durmak, aynı inancı paylaşmak ya da aynı toplumsal kimliğe sahip olmak zorunda da değiliz.
Tek ölçüt, bir insanın temel haklarının ihlal edilip edilmediğidir.
Bu yaklaşım, hakları ihlal edilen herkesin bütün düşüncelerini veya eylemlerini onaylamak anlamına gelmez. Bir insanın görüşlerini eleştirmekle onun haklarını savunmak birbirine zıt tutumlar değildir.
Hatta demokratik olgunluk, tam da bu ayrımı yapabilmekte kendisini gösterir.
Bir insanın düşüncelerine karşı çıkabiliriz. Söylediklerini yanlış bulabilir, siyasi tercihlerini eleştirebilir, savunduğu görüşlerle mücadele edebiliriz. Ancak bütün bunlar onun hukuki güvencelerden, ifade özgürlüğünden, adil yargılanma hakkından veya insan onuruna yaraşır muamele görme hakkından yoksun bırakılmasını meşru kılmaz.
Hukukun üstünlüğü de tam olarak bu noktada önem kazanır.
Hukuk, yalnızca güçlülerin, çoğunlukta olanların veya bizimle aynı düşünenlerin güvencesi değildir. Hukukun gerçek değeri, toplumun en fazla dışlanan, en az destek gören ve düşüncelerine en çok karşı çıkılan insanlarının haklarını da koruyabilmesinde ortaya çıkar.
Çünkü adalet, kişinin kimliğine göre değişen bir ayrıcalık değil, herkes için geçerli olması gereken bir ilkedir.
Kendi acımızı evrensel adaletin önüne koyabilir miyiz?
Toplumsal mücadelelerde zaman zaman dikkat çekici bir çelişkiyle karşılaşıyoruz.
Bir dönem haksızlığa uğradığı için dayanışma bekleyenler, koşullar değiştiğinde başka insanların hak taleplerine kayıtsız kalabiliyor. Dün kendisine yapılan uygulamayı hukuksuzluk olarak değerlendiren biri, bugün aynı uygulama siyasi rakibine yöneldiğinde bunu haklı görebiliyor.
Dün adalet isteyenlerin bir bölümü, bugün adalet talep eden başkalarına mesafeli yaklaşabiliyor.
Bu durum, yalnızca bireysel bir tutarsızlık değildir. Aynı zamanda toplumda ortak bir hak ve adalet bilincinin gelişmesinin önündeki önemli engellerden biridir.
Çünkü herkes yalnızca kendi çevresinin haksızlıklarını gündeme getirirse toplumun ortak vicdanı parçalanır.
Her grup kendi acısını anlatır ama başka grupların acılarını dinlemez. Herkes kendisi için adalet ister ama başkasının adalet talebine kuşkuyla yaklaşır.
Sonunda hak mücadelesi ortak bir toplumsal zeminde buluşmak yerine birbirinden kopuk, hatta zaman zaman birbirine karşı konumlanan taleplerin toplamına dönüşür.
Oysa hak ihlallerinin farklı biçimleri arasında bağ kurabilmek, dayanışmayı güçlendirir.
İşinden edilen bir insanın yaşadığı haksızlıkla düşüncesi nedeniyle susturulan bir gazetecinin, ayrımcılığa uğrayan bir yurttaşın, hak aradığı için baskı gören bir emekçinin veya adil yargılanma hakkı ihlal edilen bir kişinin yaşadıkları aynı olaylar değildir. Her birinin kendine özgü koşulları ve sonuçları vardır.
Ancak bu farklı deneyimlerin ortak noktası, insan onurunun ve temel hakların korunması gerekliliğidir.
Bu ortak noktayı görebildiğimizde, kendi deneyimimizi başkalarının deneyimleriyle yarıştırmak yerine hak mücadeleleri arasında dayanışma kurabiliriz.
Acıları yarıştırmak değil, haksızlıklara karşı ortak bir vicdan geliştirmek zorundayız.
Hak savunuculuğunun gerçek sınavı: Bizden olmayanın hakkı
İnsan haklarını savunmak, çoğu zaman kendi çevremizde alkışlanacak sözler söylemekten daha fazlasını gerektirir.
Bazen kendi arkadaşlarımızın, siyasi çevremizin veya ait olduğumuz topluluğun yanlışlarına itiraz etmeyi gerektirir. Bazen düşüncelerine katılmadığımız bir insanın hakkını savunduğumuz için eleştirilmeyi göze almayı gerektirir.
Bazen de herkesin sessiz kaldığı bir haksızlık karşısında yalnız kalmayı...
İşte hak savunuculuğunun gerçek sınavı burada başlar.
Kendi çevremizin haklarını savunmak elbette önemlidir. Ancak bunu yaparken başka insanların haklarını görmezden geliyorsak savunduğumuz değerleri eksik bırakıyoruz demektir.
İnsan hakları savunuculuğu, yalnızca bir dayanışma ilişkisi değil, aynı zamanda ilkesel bir sorumluluktur.
Bu sorumluluk, hakları ihlal edilen kişinin kimliğinden bağımsız olarak aynı hukuki ve ahlaki ölçütleri kullanmayı gerektirir.
Bir insanın özgürlüğünü savunurken onunla aynı fikirde olmak zorunda değiliz. Bir insanın adil yargılanmasını isterken suçsuz olduğuna önceden karar vermek zorunda değiliz. Bir insanın insan onuruna uygun koşullarda yaşamasını savunurken geçmişteki bütün davranışlarını doğru bulmak zorunda da değiliz.
Çünkü temel haklar, insanların düşüncelerine, siyasi tercihlerine veya toplumdaki popülerliklerine göre dağıtılan ödüller değildir.
Haklar, insan olmanın gereğidir.
Bu nedenle gerçek bir hak savunucusu, yalnızca kendi çevresinin haklarını dile getiren kişi değildir. Gerektiğinde kendi çevresinin karşı çıktığı insanların da haklarını savunabilen kişidir.
Kendi kuyumuzdan çıkıp birbirimizin gökyüzünü görebilmek
Kuyunun dibindeki insanın gökyüzünü dar bir çerçeveden görmesi anlaşılabilir. Ancak o dar çerçevenin dünyanın tamamı olmadığını bilmek, insanın hem vicdani hem de düşünsel sorumluluğudur.
Kendi yaşadığımız haksızlıkları anlatırken başkalarının yaşadıklarını da dinleyebilmeliyiz. Kendi haklarımızı talep ederken başkalarının haklarını da savunabilmeliyiz.
Bize yapılan haksızlığa karşı çıkarken aynı haksızlığın başkasına yapılmasına sessiz kalmamalıyız.
Bunun için zaman zaman kendimize şu soruyu sormamız gerekiyor:
Ben gerçekten adaleti mi savunuyorum, yoksa yalnızca kendi çevremin adalet talebini mi?
Bu sorunun yanıtını vermek her zaman kolay olmayabilir.
Çünkü insanın kendi düşüncelerini, siyasi tercihlerini ve aidiyetlerini sorgulaması cesaret ister. Kendi çevresinin yanlışlarını görmek, başkasının yanlışlarını göstermekten çoğu zaman daha zordur.
Ancak insan hakları bilinci, tam da bu sorgulama cesaretiyle gelişir.
Özellikle hak ihlallerinin siyasal kutuplaşmaların gölgesinde kaldığı toplumlarda bu yaklaşım daha da önemlidir.
Çünkü bir toplumda adalet duygusu, yalnızca kendi haksızlığını dile getirenlerin sesinin duyulmasıyla değil, başkasının sesine de kulak verilmesiyle güçlenir.
Bir başkasının acısını duyabilmek, onunla aynı fikirde olmayı değil, insanlığın ortak değerlerine bağlı kalmayı gerektirir.
Dayanışma da yalnızca birbirine benzeyen insanların yan yana gelmesi değildir. Gerçek dayanışma, farklılıklarımızı koruyarak ortak haklar etrafında buluşabilmektir.
İnsan hakları mücadelesinin asıl gücü burada ortaya çıkar: Herkesin kendi mahallesinin haksızlıklarını anlattığı bir ortamda, bütün insanların haklarını savunabilecek ortak bir vicdan oluşturabilmek.
Adalet yalnızca bizim için değil, herkes için
Kendi kuyumuzun dibinden gökyüzüne bakmaya devam edersek dünyanın tamamını göremeyiz.
Gördüğümüz kadarıyla yetinir, bilmediğimiz acıları önemsiz sayar, kendi sınırlarımızı evrensel gerçekler sanırız.
Bir süre sonra kendi yaşadığımız haksızlığı bütün adaletsizliklerin ölçüsü haline getiririz. Başkalarının yaşadıklarını bu ölçüye göre değerlendirir, bize benzemeyen deneyimleri anlamakta zorlanırız.
Oysa adalet, görüş alanımızı genişletmekle başlar.
Kendi acımızı inkâr etmeden başkasının acısını görebilmekle, kendi haklarımızdan vazgeçmeden başkalarının haklarını savunabilmekle, kendi düşüncelerimizi korurken farklı düşünenlerin özgürlüklerine de sahip çıkabilmekle gelişir.
İnsan hakları mücadelesi, yalnızca bizim gibi düşünenlerin değil; düşüncesi, inancı, kimliği ve aidiyeti ne olursa olsun haksızlığa uğrayan herkesin yanında olmayı gerektirir.
Bu, bir lütuf değil; insan olmanın, demokratik bir toplumda yaşamanın ve hak temelli bir düzen istemenin gereğidir.
Kim haksızlığa uğramışsa, kim temel haklarından yoksun bırakılmışsa, kim düşüncesi veya kimliği nedeniyle dışlanmışsa onun haklarını aynı kararlılıkla savunabilmek...
İhtiyacımız olan tam da budur.
Çünkü gerçek bir hak savunucusu, yalnızca kendi kuyusunun karanlığını anlatan değil, başka kuyulardaki insanların da gökyüzünü görebilmesi için mücadele edendir.
Kendi kuyumuzdan çıkmak, kendi acımızı unutmak değildir. O acının bize öğrettiklerini başkalarının özgürlüğü ve adaleti için de anlamlı kılabilmektir.
Ve unutmayalım:
Adalet, yalnızca bizim için istendiğinde bir talep; herkes için savunulduğunda ise bir ilkedir.
Münir KORKMAZ