Dün sabah uyandım. Her zamanki gibi elime telefonumu aldım. Gelen bildirimlere bakarken ilk karşıma çıkan haber, bir televizyon kanalına gece düzenlenen operasyon ve kayyum atanmasıyla ilgiliydi. Haberi okudum. Şaşırdım mı? Tabii ki hayır.

Aslında üzerinde düşünmemiz gereken ilk mesele belki de bu. Neden artık şaşırmıyoruz?

Yaşadığımız ülkede öyle çok olayla karşılaşıyoruz ki olağanüstü sayılması gereken gelişmeler gündelik hayatımızın sıradan bir parçasına dönüşüyor. Her sabah yeni bir olay, yeni bir müdahale, yeni bir tartışma… Sonra hayat kaldığı yerden devam ediyor.

Peki, bu toplum bütün bunları kabulleniyor mu? Bence hayır.

Çünkü toplumun içerisinde biriken ciddi bir öfke var. İnsanlar yaşananlara kızıyor, eleştiriyor, konuşuyor, yazıyor. Özellikle sosyal medya, bu öfkenin dışa vurulduğu alanlardan birine dönüşmüş durumda. Ancak bu kadar öfkeye rağmen toplumsal dönüşüm neden gerçekleşmiyor?

Bu durumu bir baraja benzetebiliriz.

Sürekli yağmur yağdığını düşünelim. Her adaletsizlik, her eşitsizlik, her hak kaybı ve her özgürlük sınırlaması baraja düşen yeni bir yağmur damlası olsun. Yağmur devam ettikçe su yükselir, basınç artar. Ancak barajın tahliye kanalları vardır. Bu kanallar sayesinde biriken su boşaltılır, basınç azalır. Günümüzün dijital dünyasında sosyal medya da zaman zaman böyle bir tahliye kanalı işlevi görüyor. İnsanlar öfkelerini paylaşıyor, yorumlar yapıyor, eleştiriyor. Birkaç gün aynı olay konuşuluyor. Ardından başka bir gelişme gündeme geliyor ve önceki öfkenin yerini yenisi alıyor. Barajdaki su boşalıyor ama yağmur yağmaya devam ediyor.

Peki, bu kanallar tıkanırsa ne olur? Biriken öfke toplumsal bir patlamaya mı dönüşür?

Belki de yanlış soruyu soruyoruz. Çünkü toplumsal değişim, bir barajın yıkılması gibi mekanik biçimde gerçekleşmez. Biriken her öfke mutlaka özgürleştirici bir dönüşüm yaratmaz. Bazen korkuya, umutsuzluğa ve sessizliğe de dönüşebilir. O hâlde mesele barajın ne zaman yıkılacağı değil, biriken suyun nasıl toplumsal bir enerjiye dönüştürüleceğidir. Burada yaşadığımız çağın başka bir çelişkisiyle karşılaşıyoruz. İnsanlar birbirleriyle hiç olmadığı kadar kolay iletişim kurabiliyor. Dünyanın herhangi bir yerindeki olaydan saniyeler içerisinde haberdar oluyor. Düşüncelerini binlerce insana ulaştırabiliyor. Ancak bütün bu iletişim olanaklarına rağmen giderek yalnızlaşıyor. Herkes konuşuyor ama birlikte hareket etmekte zorlanıyor. Çünkü bireyselleşmenin giderek derinleştiği bir dönemde yaşıyoruz. İnsanlar ekonomik sorunlarını, gelecek kaygılarını ve yaşadıkları eşitsizlikleri çoğu zaman kendi başlarına çözmeye çalışıyor. Ortak sorunlar bireysel sorunlarmış gibi algılanıyor. Postmodern dünyanın parçalanmış ilişkileriyle neoliberal düzenin bireyselleştirici etkileri iç içe geçiyor. Toplum, birbirine temas etmekte zorlanan parçalardan oluşan bir yapıya dönüşüyor.

Peki, bu parçalar yeniden nasıl bir araya gelecek?

Bence asıl mesele tam da burada. Çünkü toplumsal dönüşüm yalnızca bireysel öfkelerin toplamından doğmaz. Ortak sorunların ortak bir gelecek düşüncesine dönüşmesi gerekir. Bu noktada sınıfsal kimliğin ve emek mücadelesinin yeniden merkezde düşünülmesi gerektiğine inanıyorum. Ancak emek mücadelesini yalnızca ücret ve çalışma koşullarıyla sınırlandırmadan…

Bunu bir çember olarak düşünebiliriz.

Çemberin merkezinde sınıfsal kimlik ve emek mücadelesi; çevresinde ise özgürlük, adalet, ekoloji, eğitim ve yaşam hakkı gibi farklı mücadele alanları bulunur. Bu alanlar birbirinden kopuk değildir. Eğitimde eşitsizlik, ekolojik yıkım, adalete erişim ve yaşam hakkı, insanların toplumsal ve ekonomik koşullarıyla doğrudan ilişkilidir. Dolayısıyla farklı mücadelelerin kendi özgünlüklerini koruyarak ortak bir gelecek düşüncesinde buluşması gerekir. Gramsci’nin eski dünyanın ölmekte, yenisinin ise doğmakta zorlandığı dönemlere ilişkin düşüncesi belki de tam burada anlam kazanıyor. Yeni bir toplumsal yaşam, yalnızca mevcut olana karşı çıkılarak kurulamaz. İnsanların birlikte nasıl bir hayat kurmak istediklerini de düşünmeleri gerekir.

Sabah telefonuma gelen o ilk bildirimi yeniden düşünüyorum.

Belki de şaşırmaktan vazgeçmedik. Yalnızca şaşkınlığımızı, öfkemizi ve itirazlarımızı birbirinden kopuk hayatlarımızın içerisine dağıttık. Çağımızın asıl sorunu, insanların öfkelerini kaybetmesi değil, ortak geleceklerini kaybetmeleridir. Öyleyse mesele barajın ne zaman taşacağı değil, biriken suyun nasıl ortak bir yaşam enerjisine dönüşeceğidir…

Vurgulanacak temel düşünce: “Çağımızın asıl sorunu, insanların öfkelerini kaybetmesi değil, ortak geleceklerini kaybetmeleridir.”