Yine bir saldırı…

Yine yaralanan ve hastaneye kaldırılan öğrenciler. Yine çocuklarını okula gönderen ailelerin yaşadığı korku ve yine toplumun hafızasına eklenecek yeni bir travma. Manisa’da yaşanan olay birkaç gün konuşulacak, televizyonlarda görüntüler yayınlanacak, sosyal medyada yorumlar yapılacak. Sonra ne olacak?

Muhtemelen ülkenin yoğun siyasi gündemi içerisinde bu olay da yavaş yavaş unutulacak. Çünkü Türkiye’de artık gündem o kadar hızlı değişiyor ki kendi toplumsal sorunlarımızı konuşmaya bile zaman bulamıyoruz. Her gün yeni bir siyasi gelişme, yeni bir tartışma, yeni bir gerilim ortaya çıkıyor. Bir sorunun nedenlerini konuşamadan başka bir sorun gündemin önüne geçiyor. Maalesef ülkenin siyasi gündemi çocuklarımızın acılarının, travmalarının ve psikolojik sorunlarının bile önüne geçmiş durumda. Belki de üzerinde durmamız gereken ilk meselelerden biri bu.

Bir ülkede çocukların yaşadığı travmalar, siyasi gündemden arta kalan zamanda konuşuluyorsa orada ciddi bir sorun vardır. Çünkü çocukların yaşadığı korku birkaç günlük haber değildir. O korku çocuğun hayatında, ailesinde, arkadaşlarında ve okulunda yaşamaya devam eder. Gündem değişiyor ama travma değişmiyor. İşte tam burada okulun dışındaki şiddete başka bir yerden bakmamız gerektiğini düşünüyorum. Okulun dışında öğrencilerin yaşadığı bu şiddet olayları yalnızca televizyonda izlediğimiz birer haber değildir. Dışarıdaki dünyanın okulun içerisine izdüşümüdür. Çünkü okul dediğimiz mekân toplumdan bağımsız, duvarlarla çevrilmiş steril bir alan değildir. Çocuklar okula yalnızca çantalarıyla gelmiyorlar. Evlerindeki ekonomik sorunları, ailelerinin kaygılarını, yaşadıkları yoksulluğu, gelecek korkularını, dışlanmayı, öfkeyi ve içinde yaşadıkları toplumun bütün gerilimlerini de o kapıdan içeri taşıyorlar.

Kapitalizmin yarattığı ekonomik eşitsizlik, işsizlik, yoksulluk ve güvencesizlik yalnızca yetişkinleri etkilemiyor. Aileyi etkiliyor. Ailede yaşanan sorun çocuğu, çocukta yaşanan sorun da okulu etkiliyor. Elbette her şiddet olayını tek başına ekonomik nedenlerle açıklayamayız. Fakat içinde yaşadığımız ekonomik ve toplumsal düzenin çocukların dünyası üzerindeki etkisini de görmezden gelemeyiz.

Kapitalizmi burada bir ahtapot gibi düşünelim.

Ahtapotun gövdesi okulun dışında olabilir ama kolları okulun duvarlarında durmuyor. Bir kolu yoksulluk olarak eve uzanıyor. Bir kolu işsizlik olarak anneye, babaya dokunuyor. Bir başka kolu gelecek kaygısı olarak çocuğun zihnine giriyor. Rekabet, tüketim, eşitsizlik, dışlanma ve güvencesizlik diğer kolları oluyor. Sonra bu kollar okulun kapısından içeri giriyor. Biz ise içeride ortaya çıkan sonuçları çözmeye çalışıyoruz. Peki nasıl?

Okulun kapısına güvenlik görevlisi koyuyoruz. Kameraları artırıyoruz. Duvarları yükseltiyoruz. Demir kapılar yapıyoruz. Bekçi koyuyoruz. Öğretmenlerin nöbet sayılarını artırıyoruz. Yani ahtapotun okulun içerisine uzanan kollarıyla mücadele ediyoruz. Peki gövdesi nerede? Bence asıl sorulması gereken soru bu.

Ama yaşanan son olay bize şiddetin artık okullarda yaşanmadığını dışarıdaki toplumsal hayatın içinde üretildiğini gösterdi. Yıllar önce okul, çocuklar açısından güvenli kabul edilen mekânlardan biriydi. Aslında yalnızca okul değil, sokak da mahalle de bugüne göre daha güvenli hissedilebiliyordu. Bugün ise güvenli okul yaratmak adına okullarımızın etrafını duvarlarla, demirlerle, kameralarla çevirmeye başladık. Bir süre sonra ortaya garip bir durum çıkıyor. Çocuklarımızı korumak için okulu dışarıdan ayırmaya çalışırken okul giderek hapishaneye benzeyen bir mekâna dönüşüyor.

Ama dışarısı değişmiyor. İşte sorun burada. Çünkü okulun duvarlarını ne kadar yükseltirsek yükseltelim çocuk okuldan çıktığında yine aynı sokağa, aynı eve, aynı ekonomik koşullara ve aynı toplumsal gerilimlerin içerisine dönüyor. Dışarıdaki şiddet devam ederken içeride huzur yaratabilir miyiz?

Dışarıdaki eşitsizlik büyürken okulun dışında ve içinde eşitliği ne kadar koruyabiliriz?

Ailelerin ekonomik ve psikolojik yükleri ağırlaşırken çocukların bundan hiç etkilenmemesini bekleyebilir miyiz?

Sanırım uzun zamandır sorunun nedenlerini değil sonuçlarını tartışıyoruz. Okulda şiddet oluyor, güvenliği artırıyoruz. Bir olay yaşanıyor, kameraları artırıyoruz. Başka bir olay yaşanıyor, öğretmenin nöbetini artırıyoruz. Fakat şu soruyu yeterince sormuyoruz: Bu şiddeti, öfkeyi, korkuyu ve umutsuzluğu üreten koşullar nelerdir?

Elbette okullarda güvenlik önlemleri alınmalıdır. Çocuklarımızın can güvenliği tartışılacak bir konu değildir. Fakat güvenliği yalnızca kapıya bir görevli koymak, kamera takmak veya duvar yükseltmek olarak görürsek sorunun yalnızca görünen kısmıyla uğraşmış oluruz. Çünkü güvenli okul yalnızca kapısında güvenlik görevlisi bulunan okul değildir. Güvenli okul; çocuğun aç olmadığı, kendisini değersiz hissetmediği, geleceğinden korkmadığı, psikolojik desteğe ulaşabildiği, öğretmenin öğrencisini gerçekten tanıyabildiği, ailelerin yalnız bırakılmadığı ve şiddetin hayatın normal bir parçası haline gelmediği okuldur. Belki de artık okul güvenliğini konuşurken okulun dışını konuşmanın zamanı gelmiştir.

Çünkü okul toplumun dışında değildir. Tam tersine toplumda ne varsa bir süre sonra okulun içerisinde de onun izdüşümünü görürüz. Dışarıdaki eşitsizlik okul bahçesine, dışarıdaki öfke sınıfa, dışarıdaki umutsuzluk çocuğun dünyasına sızar.

Ahtapotun kollarını okul kapısında kesmeye çalışmak yetmez. Biraz da o kolları sürekli yeniden üreten gövdeye bakmak gerekir. Çünkü dışarısı çözülmeden içerisi huzur bulmayacaktır…