Sosyal medyada gezinirken uçan bir arabanın tanıtıldığı videoyla karşılaştım. Görüntüleri izlerken bir anda çocukluğuma, mahalle arkadaşlarımla birlikte okuduğumuz çizgi romanlara gittim. O çizgi romanlarda uçan arabalar vardı. Biz de onların bir gün gerçek olabileceğini hayal ederdik. O yıllarda mahallemizde yalnızca birkaç kişinin arabası vardı. Sokaklardan geçen o arabalara bakar, bir gün onların da gökyüzünde uçabileceğini düşünürdük.

Yıllar geçti. Çocukluğumuzun hayalleri şimdi teknolojik gösterilerle karşımıza çıkıyor. Videoda Elon Musk ve Tesla çalışanları bir aradaydı. Tanıtılan araç yerçekimine meydan okurcasına hareket ediyor, olağanüstü bir hızla ilerliyor, havada taklalar atıyordu. Hız ve estetik bir araya gelmişti. İzleyenlerin hayranlığını anlamak zor değildi.

Ancak çocukluğumuzda hayranlıkla kurduğumuz o hayallerin yerini bugün başka sorular alıyor. Bu gösteri neden yapılıyor? Kime hitap ediyor? İnsanlığın hangi ihtiyacını karşılıyor? Kapitalizm yalnızca mal ve hizmet üretmez. Aynı zamanda arzular, hayranlıklar ve ihtiyaçlar da üretir. Henüz ihtiyacımız olmayan bir nesneyi yaşamımızın vazgeçilmez bir parçasıymış gibi sunabilir. Reklamlar ve teknolojik gösteriler bu pazarlama kültürünün önemli araçlarıdır. Tesla’nın gösterisinde de yalnızca bir araç değil, insanların sahip olmak isteyeceği bir yaşam biçimi pazarlanıyordu.

Peki, böyle bir araç bugün gerçekten gerekli mi?

Dünyanın bir tarafında milyonlarca insan açlık, yoksulluk, savaş ve barınma sorunlarıyla mücadele ederken diğer tarafında büyük kaynakların böylesi teknolojik gösterilere ayrılması kapitalizmin çelişkilerini ortaya koymuyor mu? Elbette teknolojinin gelişmesine karşı değilim. Ancak her teknolojik gelişmeyi, yalnızca yeni ve etkileyici olduğu için toplumsal ilerleme olarak kabul edemeyiz. Bu araçları tasarlayan mühendislerin bilgisi, emeği ve yaratıcılığı insanlığın ortak ihtiyaçlarına mı, yoksa sermaye sahiplerinin ve ayrıcalıklı sınıfların arzularına mı hizmet ediyor?

Aslında meseleyi yalnızca Elon Musk’ın kişisel arzularıyla açıklamak da yeterli değil. Kapitalizmde şirketler varlıklarını sürdürebilmek için büyümek, daha fazla üretmek ve rekabet güçlerini artırmak zorundadır. Siz teknolojik yeniliklere yatırım yapmaz, pazarınızı genişletmezseniz başka bir şirket gelip sizin yerinizi alabilir. Dolayısıyla büyümek yalnızca bir tercih değil, çoğu zaman ayakta kalmanın koşuludur.

Uluslararası Çalışma Örgütü'nün (ILO) 2024–2025 raporuna göre, yüksek gelirli ülkelerde 1999–2024 yılları arasında emek üretkenliği yüzde 29 artarken reel ücretlerdeki artış yüzde 15'te kaldı. (Kaynak: ILO, Global Wage Report 2024–25: Is Wage Inequality Decreasing Globally?, 2024)

Yani üretkenlikteki artış, çalışanların ücretlerine aynı ölçüde yansımadı. Teknoloji gelişirken ortaya çıkan ekonomik kazanımlardan emekçiler ne kadar pay alabiliyor?

Ancak üretim genişledikçe üretilen malların da tüketilmesi gerekir. İşte burada gösteri toplumu ve reklam kültürü devreye girer. İnsanlarda yeni arzular yaratılır, tüketim teşvik edilir. Böylece insanlar daha fazla tüketmeye, tüketebilmek için de daha fazla çalışmaya yönlendirilir.

Birleşmiş Milletler Çevre Programı'nın (UNEP) 2024 raporuna göre, dünyada doğal kaynakların çıkarımı son elli yılda üç katına çıktı. Mevcut eğilimler devam ederse 2060 yılına kadar yüzde 60 daha artabileceği öngörülüyor. (Kaynak: UNEP, International Resource Panel, Global Resources Outlook 2024: Bend the Trend, 2024.)

Bir tarafta sürekli genişleyen üretim ve tüketim, diğer tarafta giderek daha fazla kullanılan doğal kaynaklar. Doğanın sınırları varken ekonomik büyümenin sınırı olmayabilir mi?

Bu süreç yalnızca insan emeğini değil, doğayı da etkiler. Daha fazla üretim, daha fazla hammadde, enerji ve doğal kaynak kullanımı anlamına gelebilir. Bir tarafta sermaye birikimi büyürken diğer tarafta düşük ücretler, emek üzerindeki baskı, ekolojik tahribat ve toplumsal eşitsizlikler derinleşebilir. Kapitalizmin çelişkisi burada ortaya çıkıyor: İnsanlığın daha az çalışmasını mümkün kılan teknolojiler geliştirilirken aynı insanlık sürekli daha fazla üretmeye ve tüketmeye yönlendiriliyor.

Peki, bu teknolojik gelişmeler gelecekte nasıl bir yaşam yaratacak? Tesla’nın gösterisindeki aracın bugünkü trafik düzeninde kullanılması pek mümkün görünmüyor. Daha çok özel gösterilere veya ayrıcalıklı kesimlerin kullanabileceği alanlara uygun bir teknoloji izlenimi veriyor. Acaba gelecekte bu araçların kullanılabileceği yeni yaşam alanları, hatta yalnızca belirli sınıfların yaşayabileceği kentler mi oluşturulacak?

Bir tarafta uçan araçların, ileri teknolojilerin ve her türlü konforun bulunduğu ayrıcalıklı yaşam alanları... Diğer tarafta yoksulluğun, savaşların ve eşitsizliklerin hüküm sürdüğü kentler. Bilimkurgu filmlerinde gördüğümüz distopik dünya, kapitalizmin gelecekte yaratabileceği toplumsal düzenin bir tasviri olabilir mi?

Marx’ın üretici güçler ile üretim ilişkileri arasında kurduğu bağlantıyı burada yeniden düşünmek gerekiyor. Bilim, teknoloji ve insan emeği üretici güçleri geliştirirken bu gelişmenin sonuçlarından kimlerin yararlanacağını toplumsal üretim ve mülkiyet ilişkileri belirliyor. Dolayısıyla mesele yalnızca Tesla’nın veya Elon Musk’ın ne ürettiği değil, teknolojinin kapitalist üretim ilişkileri içerisinde kimin yararına kullanıldığıdır. Sonuçta mesele bir aracın ne kadar hızlı gittiği ne kadar yükseğe çıktığı veya havada kaç takla attığı değildir. Asıl mesele, insanlığın teknolojik olarak yükselirken toplumsal olarak neden aynı ölçüde yükselemediğidir. Çünkü teknolojinin ilerlemesiyle insanlığın ilerlemesi aynı şey değildir…