İnternetten alışveriş yaptığımızda mağaza çalışanını, kasiyeri, depo işçisini, kuryeyi, yazılım çalışanını görmeyiz. Bankacılık işlemlerinde gişe çalışanının; çevrimiçi eğitimde sınıfın, dijital platformlarda ise satış elemanının bedeni aradan çekilir. Fakat emek ortadan kalkmaz. Tam tersine, genellikle başka yerlere ve bedenlere dağılır: depoya, lojistiğe, çağrı merkezine, veri merkezine, platform çalışanına ve algoritmayı yazan, işleten insanlara. Buradaki en önemli ayrım, bedenin kaybolmasıyla emeğin de görünmez hâle gelmesidir.
Hâlbuki Marx’ın bahsettiği meta fetişizmi kavramını dijital çağa uyarlarsak şöyle bir sonuç ortaya çıkıyor: Geleneksel dükkânda, markette malı satan insanla karşılaşırsın ve bedenler üzerinden alışverişi gerçekleştirirsin. Dijital alışverişte ise karşında yalnızca ekran, ürün ve fiyat vardır. Bu durumda ürünü bize ulaştıran toplumsal emek ilişkileri ekran arayüzünün arkasına çekilir. Böylece metanın arkasındaki insan eskisinden de görünmez hâle gelir. Bu durum aslında yine patronun işine yarayan bir alan açar. Emeğin sömürüsü sadece algoritma çalışanına değil, tüketiciye de yansır.
Yani bazı alanlarda tüketici de ücretsiz bir emek üreticisine dönüşür. Eskiden banka çalışanının yaptığı işlemi şimdi internet bankacılığında kendimiz yapıyoruz. Markette self-servis kasada ürünü kendimiz okutuyoruz. Seyahat işlemlerinde rezervasyonu kendimiz gerçekleştiriyoruz. İşletme açısından bir zamanlar ücretli emek tarafından gerçekleştirilen bazı işler müşteriye aktarılmış oluyor. Bu nedenle meseleyi yalnızca “insan emeğinin karşılığını alamaması” olarak değil, emeğin yeniden dağıtılması ve ücretli emeğin bir bölümünün ücretsiz kullanıcı (tüketici) faaliyetine dönüştürülmesi olarak değerlendirmek gerekir.
Bir başka boyutta, bedenin ortadan kalkması emeğin pazarlık gücünü de etkiliyor. Türkiye’de ve dünyada solun çok güçlü olduğu zamanlarda fabrikalarda yüzlerce işçi aynı mekândaydı. İşçiler birbirlerini görür, ortak deneyimler oluşturur ve daha kolay örgütlenebilirlerdi. Platform ekonomisinde (alıcı ile satıcıyı, tüketici ile hizmet sunanı veya işverenle çalışanı dijital bir platform aracılığıyla buluşturan ekonomik model) ise çalışanlar birbirlerinden kopukturlar. Biri evinden çalışır, biri motosikletle sipariş taşır, diğeri bilgisayar başında içerik üretir. Emek devam eder ama emeğin ortak mekânı parçalanır. Bunun sonucunda ise önemli bir paradoks ortaya çıkıyor.
Klasik kapitalizmin aksine dijital kapitalizm emeği ortadan kaldırmıyor ama emeğin bedenini görünmez hâle getiriyor. Görünmez emek ise toplumsal değerini ve hak talebini görünür kılmakta zorlanıyor. Örneğin mekânsal parçalanma sonucunda aynı işi yapan insanlar artık aynı yerde bulunmayabiliyor. Dayanışmanın zayıflamasıyla yemekhane, öğretmenler odası, servis, işyeri toplantısı gibi gündelik karşılaşma alanları azalıyor. Klasik eylemin etkisinin değişmesi sonucunda iş bırakma, basın açıklaması, yürüyüş gibi bedensel varlığa dayanan sendikal araçların görünürlüğü, dijitalleşmiş çalışma düzeninde eskisi kadar kendiliğinden oluşmayabiliyor. Son olarak, örgütlenmenin zorlaşmasıyla emek örgütleri, aynı fiziksel mekânda bulunan yüzlerce kişiye ulaşmak yerine birbirinden kopmuş bireylere ulaşmak zorunda kalıyor. Şu an yaşadığımız zamanda olduğu gibi. Benim düşüncem ise meseleyi yalnızca “emek örgütleri güç kaybediyor” yakınmasından çıkarıp yeni bir emek örgütlenme teorisine götürmek.
Sonuçta sınıf bilinci yalnızca ekonomik durumdan doğmaz. Karşılaşmadan, ortak deneyimden ve ortak mekândan da beslenir. Bedenlerin birbirinden uzaklaşması, “biz” duygusunun üretimini güçleştirir. Buradan emek örgütlerine yönelik önemli bir soru çıkıyor: 21. yüzyıl emek örgütleri, bedensel olarak parçalanmış emeği yeniden nasıl kolektif bir özne hâline getirecek?