Geçen hafta sonu evimde bazı düzenlemeler yaparken eski bir aile albümüyle karşılaştım. Albümün sayfalarını karıştırırken aile üyelerimin ve ilkokul arkadaşlarımın fotoğraflarına rastladım. Çok fazla fotoğraf yoktu. Az ve özdü. Bir anda geçmişe kısa bir yolculuk yaptım. Biraz duygulandım, biraz gülümsedim. Sonra fotoğraflara yeniden baktım. O anların üzerinden yıllar geçmiş, insanlar değişmiş, bazıları artık hayatımızdan ayrılmıştı. Ama fotoğraflarda herkes olduğu gibi duruyordu. Sanki zaman onlar için hiç ilerlememişti.
O an aklıma şöyle bir soru geldi: Bir fotoğraf bir bedeni öldürür mü?
Ya da sorunun kadrajını da biraz daha genişleterek soralım: Fotoğrafın kadrajına giren her şey, o dikdörtgen çerçevenin içerisinde bir bakıma ölüme mi mahkûm edilir?
Bir süredir bu sorular üzerine düşünüyorum. Özellikle siyasetçilerin, sendikacıların ve aktivistlerin fotoğrafla kurdukları ilişki, bu düşüncelerimi daha da derinleştiriyor. Artık nereye baksak bir fotoğraf görüyoruz. Basın açıklamaları, protestolar, dayanışma etkinlikleri, toplantılar, yürüyüşler… Sanki fotoğraf çekilmediğinde hiçbir şey gerçekleşmemiş sayılacak.
Peki, fotoğraf mı eylemi görünür kılıyor, yoksa eylem mi fotoğraf çekilebilmesi için gerçekleştiriliyor?
Bence asıl mesele burada başlıyor.
Giderek fotoğraf eylemin, görüntü toplumsal sorunun önüne geçiyor. Bir etkinliğin başarısı, yarattığı toplumsal etkiyle değil, sosyal medyada ne kadar görüntülendiğiyle ölçülüyor. Böylece toplumsal mücadele, farkında olmadan bir görüntü üretme faaliyetine dönüşüyor. Fransız düşünür Guy Debord, Gösteri Toplumu adlı eserinde doğrudan yaşanan deneyimlerin giderek temsillere dönüştüğünü anlatır. Jean Baudrillard ise simülakr ve simülasyon kavramlarıyla görüntünün zamanla gerçekliğin yerini alabileceğini tartışır.
Bugün sosyal medyada karşılaştığımız siyasal faaliyetlerin bir bölümünde de benzer bir durum yaşanıyor. Bir fotoğrafa bakıyoruz. İnsanlar yan yana durmuş, ellerinde pankartlar, yüzlerinde kararlı ifadeler var. Güçlü bir toplumsal mücadele yürütüldüğü izlenimi oluşuyor.
Peki, asıl sorgulanması gerekenin fotoğrafın dışında ne olduğu değil mi?
O pankartın arkasında nasıl bir örgütlenme bulunuyor? Fotoğraf çekildikten sonra ne yapılıyor? Toplumsal sorunların çözümü için hangi somut adımlar atılıyor?
Çoğu zaman bunları bilmiyoruz. Çünkü fotoğraf yalnızca kadrajın içerisini gösteriyor. Dışarıda kalan yaşamı, ilişkileri ve çelişkileri ise görünmez kılabiliyor. Belki de fotoğrafın en büyük gücü, gösterdiklerinden çok göstermediklerinde saklıdır. Roland Barthes, Camera Lucida adlı eserinde fotoğrafla ölüm arasında dikkat çekici bir ilişki kurar. Fotoğraf, yaşanmış bir anı kaydeder. Görüntüdeki insan yaşamaya devam etse bile o an artık geçmişe aittir.
Fotoğraf zamanı dondurur.
Peki, zamanı dondurmak bir bakıma onu öldürmek değil midir?
Yaşam sürekli değişir. İnsan hareket eder, düşünür, dönüşür. Toplum da çelişkileri ve mücadeleleriyle varlığını sürdürür. Oysa fotoğraf bütün bu hareketliliği tek bir ana sıkıştırır. Elbette fotoğrafın tarihsel hafızayı koruyan, haksızlıkları belgeleyen ve görünmeyen gerçekleri ortaya çıkaran önemli bir işlevi vardır. Bir fotoğraf bazen binlerce insanı harekete geçirebilir. Dolayısıyla sorun fotoğrafın kendisinde değil, fotoğrafın eylemin yerine geçirilmesindedir.
Bugün siyasal ve sendikal faaliyetlerde karşılaştığımız temel çelişki de budur. Bir basın açıklamasında görünmek, açıklamanın konusu olan adaletsizliğe karşı mücadele etmekle aynı şey değildir. Bir dayanışma fotoğrafında yer almak, dayanışmanın sorumluluğunu üstlenmek anlamına gelmez. Ancak sosyal medya çağında görünür olmak, var olmakla, paylaşmakla, mücadele etmekle karıştırılıyor.
Herkes her yerde görünüyor ama toplumsal sorunlar yerli yerinde duruyor. O hâlde fotoğrafın kendisinden çok, fotoğraf çekildikten sonra ne yapıldığına bakmalıyız. Bir eylemin değerini kaç kişinin kadraja girdiğiyle değil, kaç insanın yaşamına dokunduğuyla ölçmeliyiz. Çünkü toplumsal mücadele bir dikdörtgenin içerisine sığmaz. Fotoğraf geçmişten bir anı koruyabilir. Ancak geleceği değiştirecek olan, o fotoğrafın dışında devam eden insan eylemidir. Sosyolojik olarak fotoğraf zamanı dondurur, eylem ise zamanı değiştirir. Görünüşe göre önümüzdeki en büyük tehlike, fotoğrafın insanı öldürmesi değil, insanın fotoğrafta yaşamaya razı olmasıdır. Sonuçta o fotoğraflar, yaşanmış bir hayatın geride bıraktığı izlerdi. Bugün ise kimi zaman hayatın kendisi, geride bir fotoğraf bırakmak için yaşanıyor.