"Adalet olmadan demokrasi, demokrasi olmadan özgürlük, özgürlük olmadan da gerçek bir barış mümkün değildir."
15 Temmuz darbe girişiminin ardından ilan edilen Olağanüstü Hâl (OHAL) döneminde çıkarılan Kanun Hükmünde Kararnameler (KHK) aracılığıyla yüz binlerce insanın hayatı altüst edildi. Aradan yaklaşık 10 yıl geçti. Ancak KHK'larla yaratılan mağduriyetler sona ermediği gibi, hak arama mücadelesi de devam ediyor.
Bu süreçte KHK'lılar yalnızca işlerini ve ekonomik güvencelerini kaybetmediler; aynı zamanda toplumsal itibarları, mesleki kimlikleri, sosyal ilişkileri ve gelecekleri de ağır biçimde zarar gördü. KHK'lıların bugüne kadar 216 farklı türde hak ihlaline maruz kaldığı belirtiliyor. Üstelik bu ihlallerin önemli bir bölümü hâlâ devam ediyor.
On yıl boyunca siyasi dengeler ve toplumsal koşullar değişti. Ancak KHK sorununa ilişkin kayda değer bir çözüm üretilemedi. İnsanların hayatlarını doğrudan etkileyen bu kadar büyük bir hukuksuzluğun hâlâ çözümsüz bırakılması, yalnızca KHK'lıların değil, hukuk devleti ve demokrasi iddiasında olan bütün toplumun sorunudur.
On Yıllık Hukuksuzluğun Çözümü Daha Fazla Ertelenemez
Çözüm aslında açık ve nettir: KHK'lar iptal edilmeli, hukuki açıdan herhangi bir engeli bulunmayanlar derhal görevlerine iade edilmelidir. İhraçların yol açtığı bütün maddi ve manevi kayıplar giderilmeli, insanların mesleki itibarları ve toplumsal hakları yeniden tesis edilmelidir.
Bu süreçte yargılanarak ceza alan KHK'lılar açısından da adaletin gereği yerine getirilmelidir. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin (AİHM) Demirhan ve Diğerleri kararında ortaya koyduğu hukuki tespitler dikkate alınarak, adil yargılanma güvencelerinin ihlal edildiği davalarda etkili başvuru ve yeniden yargılama yolları açılmalıdır.
Hiç kimse adil yargılanma hakkından mahrum bırakılarak mahkûm edilmemelidir. Hukukun temel ilkelerinden biri, herkesin bağımsız ve tarafsız bir mahkeme önünde adil yargılanma hakkının güvence altına alınmasıdır.
Barış Süreci ve KHK Çelişkisi
Bugün Türkiye yeni bir dönemin eşiğindedir. Toplumsal barışın, demokratikleşmenin ve kardeşliğin konuşulduğu bir süreç yaşanıyor. Ancak bu sürecin başarıya ulaşabilmesi için geçmişin acılarıyla ve hukuksuzluklarıyla yüzleşmek gerekiyor.
Tam da bu noktada önemli bir çelişkiyle karşı karşıyayız.
Barış talebini dile getirdikleri için bir bildiriye imza atan Barış Akademisyenlerinin bir bölümü hâlâ görevlerine iade edilmedi. Yine barış, demokrasi ve toplumsal uzlaşma taleplerini dile getirdikleri için ihraç edilen KESK'li kamu emekçilerinin önemli bir bölümü de hâlâ görevlerinden uzakta.
Barışı savunmak suç değildir. Barış talebini dile getiren akademisyenleri ve kamu emekçilerini cezalandırırken aynı zamanda toplumsal barıştan söz etmenin ciddi bir tutarsızlık olduğunu düşünüyorum.
Bir yandan barışın ve demokratik toplumun inşasından söz edilirken diğer yandan barış talepleri nedeniyle mesleklerinden uzaklaştırılan insanların haklarının iade edilmemesi, üzerinde önemle durulması gereken bir çelişkidir.
Barış Yalnızca Silahların Susması Değildir
Barış yalnızca silahların susması değildir. Barış; hukukun üstünlüğünün kabul edilmesi, farklı düşüncelerin özgürce ifade edilebilmesi, hak ihlallerinin giderilmesi ve insanların eşit yurttaşlar olarak yaşayabilmesidir.
Gerçek bir toplumsal barış, yalnızca çatışmaların sona ermesiyle değil, toplumun bütün kesimlerinin kendilerini hukuk güvencesi altında hissetmesiyle mümkündür.
Bu nedenle KHK meselesi, barış ve demokratikleşme sürecinin dışında tutulamaz. Aksine, bu sürecin en önemli başlıklarından biri olmak zorundadır.
Çünkü geçmişin hukuksuzluklarıyla yüzleşmeden, hak ihlallerini gidermeden ve adaleti tesis etmeden kalıcı bir toplumsal barış inşa edilemez.
Barışın toplumsallaşması isteniyorsa KHK'lıların yaşadığı sorunlar da bu sürecin bir parçası olarak ele alınmalıdır. Barışın dili ile hukukun uygulaması arasında çelişki olmamalıdır.
Siyasi Partilere ve Topluma Çağrı
KHK meselesi bir siyasi partinin, bir sendikanın ya da yalnızca KHK'lıların sorunu değildir. Bu mesele, Türkiye'nin hukuk devleti olma iddiasının ve demokrasi sınavının önemli bir parçasıdır.
Bütün siyasi partileri, Meclis'te temsil edilen tüm siyasi iradeleri, demokratik kitle örgütlerini, sendikaları, hukuk kurumlarını ve toplumun bütün kesimlerini KHK mağduriyetleri konusunda daha duyarlı ve sorumluluk sahibi olmaya çağırıyorum.
Artık yeni mağduriyetler yaratmanın, insanların hayatlarını belirsizlik içinde bırakmanın ve adalet arayışını zamana yayarak tüketmeye çalışmanın kimseye faydası yoktur.
KHK meselesinin çözümü için siyasi irade ortaya konulmalı, hukuki güvenceler işletilmeli ve hak kayıpları giderilmelidir. Bu sorun, daha fazla ertelenmeden demokratik ve hukuki yollarla çözüme kavuşturulmalıdır.
On Yıl Yeter: Daha Fazla Beklemeye Tahammül Kalmadı
On yıl, insan hayatında çok uzun bir zamandır.
Bu süre boyunca binlerce insan mesleğinden, çalışma arkadaşlarından, ekonomik güvencesinden ve geleceğe ilişkin umutlarından uzak kaldı. Aileler ekonomik ve sosyal sorunlarla karşı karşıya bırakıldı. Çocuklar, anne ve babalarının yaşadığı belirsizliklerin gölgesinde büyüdü.
Kaybedilen yalnızca iş ve gelir değildi. İnsanların yaşamlarından, umutlarından ve geleceklerinden yıllar alındı.
On yıldır ailelerinden, mesleklerinden ve geleceklerinden koparılan insanların daha fazla beklemeye tahammülü kalmamıştır.
Unutulmamalıdır ki adalet, bir gün herkese lazım olacaktır.
KHK'lıların Talebi Ayrıcalık Değil, Adalettir
KHK'lıların talebi ayrıcalık değil, hukuktur. İstedikleri bir lütuf değil, anayasal ve evrensel haklarının teslim edilmesidir.
KHK'lar iptal edilmeli, hukuki engeli bulunmayanlar görevlerine iade edilmeli, ihraçlardan kaynaklanan maddi ve manevi kayıplar giderilmeli, adil yargılanma hakkı ihlal edilenler için yeniden yargılama yolu açılmalıdır.
Türkiye'de gerçek anlamda bir demokratikleşme ve toplumsal barış hedefleniyorsa KHK'lıların yaşadığı sorunlar görmezden gelinemez.
On yıldır devam eden hak arama mücadelesi artık adaletle sonuçlanmalıdır. İnsanların mesleklerine, haklarına ve toplumsal yaşamlarına yeniden kavuşması, yalnızca bireysel bir hak teslimi değil, toplumsal barışın güçlenmesi açısından da önemli bir adımdır.
Barışın kalıcı olabilmesi için adaletin herkes için eşit biçimde işlemesi gerekir. Hukukun üstünlüğü, yalnızca belirli dönemlerde hatırlanan bir ilke değil, her koşulda korunması gereken temel bir güvencedir.
On yıl yeter! Artık beklemek değil, adalet istiyoruz.
Çünkü biz biliyoruz ki:
Adalet olmadan demokrasi, demokrasi olmadan özgürlük, özgürlük olmadan da gerçek bir barış mümkün değildir.
Münir Korkmaz