Geçtiğimiz günlerde evdeki kitaplığı karıştırırken, otuz yıl önce elime aldığım o eski Komünist Manifesto kitabı çıktı karşıma. Yılların eskittiği o sarı sayfalarını şöyle bir aralayıp ilk kapağı çevirdiğimde o notu gördüm... Zamanın tozlu raflarından bugüne uzanan o satırlar, insanın zihnini ister istemez günümüzün çalkantılı dünyasına ve Avrupa coğrafyasında son dönemde yeniden alevlenen toplumsal hareketliliğe götürüverdi.
Derinleşen ekonomik sıkıntılar, gençliğin artan tepkileri ve sokakları sarsan öfke, tarihin sayfaları arasından bize oldum olası tanıdık gelen o figürü yeniden hatırlatıyor. Karl Marx ve Friedrich Engels’in 1848 Şubat ayında kaleme aldığı Komünist Manifestonun o ünlü açılış cümlesi “Avrupa’yı bir hayalet geziyor — Komünizm hayaleti.”
Aradan geçen 178 yılın ardından bu hayaletin yeniden sahneye çıkması, bize sosyal bilimlerin en temel gerçeğini bir kez daha hatırlatıyor aslında. Çelişkiler çözülmediği, aksine her geçen gün daha da derinleştiği sürece tarih tekrardan ve yepyeni biçimlerle kendini üretir. Demek ki hayaletler öyle kolay kolay ortadan kaybolmuyor. Bilimsel gerçekliği olan sosyolojik kuramlar ise dönemin koşullarına bürünerek her defasında karşımıza çıkmaya devam ediyor.
Peki, Avrupa coğrafyasında yeniden baş gösteren bu sosyal huzursuzluk ve karmaşa, günün birinde gerçek bir devrime dönüşebilir mi?
Bu sorunun yanıtı, madalyonun iki yüzünde saklı. Bir yanda devrim potansiyelini besleyen çok güçlü nesnel koşullar var. 19. yüzyılın ortalarındaki Sanayi Devrimi’nin yarattığı sefalet, bugün neoliberal kapitalizmin getirdiği kronik güvencesizlik, enflasyon, barınma krizi ve derinleşen gelir adaletsizliğiyle yeni bir form kazandı. Marx’ın "proletaryalaşma" dediği süreç artık sadece fabrikalardaki işçileri kapsamıyor artık. Beyaz yakalıları, teknoloji çalışanlarını ve güvencesiz hizmet sektörü emekçilerini de kapsayacak şekilde genişledi. Geniş kitleler yarınlarından emin olamayarak bir geleceksizlik girdabında yaşıyor.
Üstelik 1848 ya da 1907’nin (Bolşevik Devrimi) o kısıtlı iletişim koşulları bugün yok. Bugün Avrupa’daki gençler, geleneksel ve hantal yapıların ötesinde, dijital ağlar sayesinde saniyeler içinde organize olabiliyor, enformasyonu küresel ölçekte paylaşabiliyor. Kapitalizm artık sadece ekonomik krizler haricinde, ekolojik yıkımlar ve göç dalgaları gibi çok katmanlı krizler üretiyor. Sistemin bu sorunları kendi içinde çözemediği anlaşıldıkça, mevcut düzene olan inanç hızla eriyor.
Ancak madalyonun diğer yüzünde de devrimin önündeki muazzam engeller ve çelişkiler duruyor. Bugün burjuva sınıfı yapay zekâ, algoritmik denetim, sosyal medya sansürleri ve devasa veri analitiği imkanlarıyla tarihin en sofistike denetim aygıtına sahip. Kitle hareketleri dijital ağlarla sokağa dökülebilse de, bu ağların mülkiyeti ve akışı sermaye gruplarının kontrolünde bulunuyor. Öte yandan, esnek ve güvencesiz parça başı işler (gig ekonomisi) ile uzaktan çalışma kültürü, çalışanları birbirine yabancılaştırarak ortak bir sınıf bilincinin inşasını zorlaştırıyor. Kitleler, radikal bir sistem eleştirisi yerine geçici reaksiyonlar veya reformist vaatlerle oyalanabiliyor.
İşte bu yüzden, bugünkü tablo insanı hem karamsarlığa itiyor hem de umutlandırıyor. Bu devrim hem çok zor hem de çok kolay. Zorluğun nedeni, sermayenin ellerindeki enstrümanların tarihte hiç görülmemiş ölçüde baskıcı ve manipülatif olmasıdır. Kolaylığın (ya da kaçınılmazlığın) nedeni ise kapitalizmin kendi iç çelişkilerini asla ortadan kaldıramaması ve her krizde bu yükü daha geniş kitlelerin omuzlarına yırtarak yıkmasıdır.
Tarih hiçbir zaman düz bir çizgide ilerlemez. Durgunluk dönemlerini ani sıçramalar, tepkisellikleri ise derin teorik ve örgütsel dönüşümler izler. Avrupa sokaklarındaki bu "hayalet", şimdilik dağınık ve arayış içinde bir huzursuzluk halinde. Ancak nesnel koşullar olgunlaştıkça bu öfkenin kalıcı bir siyasal programa evrilip evrilmeyeceğini kuşkusuz önümüzdeki dönemin sınıf mücadeleleri tayin edecektir…