Yine 10 Ekim
Mezarlıkların ziyaret edildiği, barış için hayatını kaybedenlerin mezarları başında türküler söylendiği, karanfiller bırakıldığı bir haftanın içindeyiz. KESK bileşenleri, DİSK, TMMOB, TTB ve sol örgütler de bu günlerde mezar ziyaretlerinde bulundu. Gözyaşları döküldü, ağıtlar yakıldı, şarkılar söylendi. Bugün saat 10:04 te Türkiye’nin farklı kentlerindeki tren garlarının önünde anmalar gerçekleştirilecek.
Zaman hızlı akıyor. 11 yıl oldu. Takvim yaprakları değişiyor, yıllar birbirini kovalıyor. Fakat bazı acılar için zaman aynı şekilde işlemiyor. Ankara Garı önünde yakınlarını kaybeden aileler için 10 Ekim, geçmişte kalmış bir tarih değil. Evlerde boş kalan bir oda, ailece oturulan bir masada boş kalan bir sandalye, cevap verilmeyen bir telefon, yarım kalmış bir cümle ve anılar olarak yaşamaya devam ediyor.
O gün Ankara’ya gelen insanlar savaş istemiyordu. Barış istiyorlardı. Emek, Barış ve Demokrasi Mitingi için Türkiye’nin farklı şehirlerinden yola çıkmışlardı. Sendikacılar, işçiler, öğrenciler, gençler, sosyalistler, Kürtler, Türkler ve farklı toplumsal kesimlerden insanlar yan yanaydı. Daha miting başlamadan, Ankara Garı önünde gerçekleştirilen iki canlı bomba saldırısı 103 insanın hayatını kaybetmesine, yüzlerce kişinin yaralanmasına neden oldu. Aradan geçen yıllara rağmen geride yalnızca acı kalmadı. Cevap bekleyen sorular da kaldı.
Çünkü böylesine büyük bir katliamın ardından toplumun devletten beklediği yalnızca faillerin isimlerinin açıklanması değildir. İnsanlar, saldırıya giden sürecin bütün yönleriyle ortaya çıkarılmasını ister. Hangi istihbarat bilgileri vardı? Gerekli bütün önlemler alınmış mıydı? İhmaller olduysa bunların sorumluları kimlerdi? Saldırının önlenebilmesi mümkün müydü? Bu soruların eksiksiz biçimde cevaplanması, hayatını kaybedenlerin ailelerine olduğu kadar bütün topluma karşı bir sorumluluktur.
10 Ekim’i anlamaya çalışırken 2015 Türkiye’sini de hatırlamak gerekiyor. 7 Haziran 2015 genel seçimlerinde AKP ilk defa uzun yıllar sonra tek başına hükümet kuracak parlamento çoğunluğunu kaybetmişti. Türkiye bir koalisyon ihtimaliyle karşı karşıyaydı. Aynı dönemde çözüm süreci sona eriyor, Kürt meselesindeki çatışmalar yeniden ağırlaşıyor ve ülke giderek sertleşen bir güvenlik ortamına sürükleniyordu. Suruç Katliamı yaşanmıştı. Çatışmalarda askerler, polisler, gerillalar ve siviller hayatlarını kaybediyordu. Kentlerde gerilim yükseliyordu. Suriye savaşı ise Türkiye sınırlarının hemen ötesinde bütün şiddetiyle devam ediyordu. IŞİD, yalnızca Suriye ve Irak için değil Türkiye için de son derece ciddi bir tehdit haline gelmişti.
Böyle bir ortamda 10 Ekim gerçekleşti.
Zamanla, Türkiye nasıl oldu da birkaç ay içerisinde böylesine büyük bir şiddet sarmalının içine girdi? sorusu ortaya çıkıyor. Bu soruyu sormak başka, cevabını delilsiz biçimde peşinen vermek başkadır. Ancak demokratik bir toplumda iktidardan, güvenlik kurumlarından ve yargıdan hesap sormak son derece meşrudur. Özellikle yüzlerce insanın öldüğü ya da yaralandığı bir saldırı söz konusu olduğunda siyasi ve idari sorumluluk tartışmasından kaçınılamaz.
10 Ekim Katliamını değerlendirirken IŞİD'in gerçekleştirdiği bir terör saldırısının yanı sıra, dönemin siyasal atmosferi, güvenlik politikaları, istihbarat tartışmaları ve saldırının önlenip önlenemeyeceğine ilişkin soruları da ele almak gerekiyor.
Bu nedenle ailelerin yıllardır sürdürdüğü adalet mücadelesi de burada anlam kazanıyor. Çünkü adalet yalnızca bombayı patlatan kişinin kim olduğunu öğrenmek değildir. Bir katliamın bütün bağlantılarının, varsa ihmallerinin ve sorumluluk zincirinin ortaya çıkarılmasıdır. Kamu görevlilerinin ihmali bulunuyorsa bunun açıklığa kavuşturulmasıdır. Saldırı öncesinde ilgili kamu kurumlarının hangi bilgilere sahip olduğunun ve bu bilgiler doğrultusunda hangi önlemlerin alınıp alındığının açıklığa kavuşturulmasıdır. Bir ülkede barış isteyen insanların neden korunamadığı sorusu, yalnızca hayatını kaybedenlerin yakınlarını ilgilendirmez.
Aradan 11 yıl geçmişken bile bu soruların soruluyor olması başlı başına üzerinde düşünülmesi gereken bir durumdur. Bugün mezarlıklarda söylenen türküler bu yüzden yalnızca yasın türküsü değildir. Aynı zamanda toplumsal hafızanın türküsüdür.