Biyoloji, siyaseti anlamak için çok önemli bir alan. Hatta bugünün siyasetini anlamak istiyorsak biyolojiye bakmak zorundayız. Evet, biyoloji ne alaka? diyenler mutlaka olacaktır. Hatırlayalım ki, Darwin'in türlerin kökeni üzerine yazdıkları, sadece biyolojiyi değil, tarih ve toplum anlayışımızı da kökünden değiştirmişti. Marx ve Engels de Darwin’in evrim kuramına büyük önem vererek doğanın değişmez değil, tarihsel bir gelişim süreci içinde kavranması bakımından Darwin’in çalışmalarını dikkatle değerlendirmişlerdi. (Engels, 1859; Engels, Doğanın Diyalektiği) Bu bilimsel düşünce ile diyalektik materyalizm arasındaki ilişkiyi, günümüz siyasal yapıların kendi beslediği kurumları nasıl sindirdiği üzerine düşünürken bize farklı bir bakış açısı kazandırabilir. Yani siyaseti biyolojiden ayrı okumak, bugün olup biteni anlamamak demektir. Buradan hareketle biyolojide ‘otofaji’ adı verilen bir mekanizmaya bakalım. Hücreler, özellikle besin yetersizliği ve çeşitli stres koşullarında, kendi hücresel bileşenlerinin bir bölümünü parçalayarak bunların yapıtaşlarını yeniden kullanabilir. Bu mekanizma hücresel dengenin korunmasına ve kimi koşullarda hücrenin yaşamını sürdürebilmesine katkı sağlar. (Mizushima, 2010) Mizushima’nın akademik bir derleme makalesinde yaptığı bu otofaji tanımlaması, son zamanlarda siyaseti izlerken, iktidarın geçmişte desteklediği ya da güçlenmesine alan açtığı kurumlarla bugün kurduğu ilişki, bana bu sıra dışı biyolojik davranışı hatırlatıyor. Geçmişte iktidarla yakın siyasal, toplumsal veya ekonomik ilişkiler geliştirmiş cemaat yapılar, dernekler, vakıflar, medya grupları, iş dünyası temsilcileri güven erozyonuna maruz kalarak "hasarlı organel" muamelesi görmeye başladı. Bir zamanlar sistemin enerji kaynağı olan yapılar, bugün lizozoma (sindirim haznesi) gönderilmiş durumda. Canlı bedeni, bu mekanizmayı hayatta kalmak ve genç kalmak için işletir. Biyolojik siyasette ise; bu 'temizlik' çoğu zaman kurumsal hafızayı siler, eski müttefikler "artık işlevsiz" veya "tehlikeli" görüldüğünde tasfiye edilir ve yerlerine yeni aktörler ortaya çıkar. Yani siyasal otofaji, biyolojik muadilinin aksine hastalıklı bir süreçtir. İktidar, hayatta kalma içgüdüsüyle biyolojideki otofaji mekanizmasını işletir. Kendi bekasını sağlamak ve iktidarını sürekli hale getirmek için bir zamanlar güç aldığı kurumları tüketirken giderek yalnızlaşır ve kimliksizleşir. Peki bu 'siyasal otofaji' hukuk penceresinden nasıl görünür? Biyolojideki sindirim doğal ve mekanik bir süreçtir; oysa siyasette kurumların nesnel hukuki ölçütler, hukuki güvenceler ve etkili yargısal denetim gözetilmeksizin siyasal konjonktüre göre tasfiye edilmesi, hukuk devletinin temel ilkeleriyle bağdaşmaz. Çünkü kurumlar, iktidarın keyfi sindirimine terk edilecek 'organeller' değil; Anayasa ve yasalarla belirlenmiş yapılardır. Bu süreçte yaşanan güven erozyonu, sadece siyasi bir tercih değil, aynı zamanda hukuki belirsizlik yaratır. Hangi kurumun ne zaman 'hasarlı' ilan edilip sistemin dışına itileceğinin ölçütü belli değildir. Oysa hukuk devletinde kurumlara yönelik kamusal işlemlerin ölçütü siyasal konjonktür değil; Anayasa ve kanunlar, hukuki güvenlik ve belirlilik, ölçülülük, yargısal denetim ve temel hakların korunması olmalıdır. Sonuçta biyolojik otofaji hücreyi hayatta tutarken, siyasal otofaji hukuk devletini ölüme götürür. Kendi beslediğini yutan bir sistem, er ya da geç kendi meşruiyetini de yutar… Engels, F. (1859). Marx’a Mektup, 11/12 Aralık 1859. Marx-Engels Correspondence. Engels, F. Doğanın Diyalektiği (Dialectics of Nature). Özellikle Darwin, evrim, doğada değişim ve “yaşam mücadelesi” üzerine bölümler/notlar. Mizushima, N. (2010). “Physiological role of autophagy as an intracellular recycling system: With an emphasis on nutrient metabolism.” Seminars in Cell & Developmental Biology, 21(7), 683–690