Karl Marx, kapitalist üretim sürecini incelerken emeğin giderek parçalandığını ve üretim sürecinin farklı aşamalara bölündüğünü ortaya koymuştu. Bu süreçte kafa emeği ile kol emeği arasında belirgin bir ayrım oluşmuş, işçiler üretimin yalnızca belirli bir bölümünden sorumlu hale gelmiştir.

Dijital çağda ise bu ayrım yeni bir biçim kazanmıştır. Kafa emeği ve kol emeği yeniden birleşiyor gibi görünse de bu birleşme, emeğin özgürleşmesinden çok dijital araçlar aracılığıyla yeniden örgütlenmesini ifade etmektedir. Emekçiler yalnızca düşünsel üretim yapmakla kalmıyor aynı zamanda veri girişi yapıyor, formlar dolduruyor, raporlar hazırlıyor, çevrimiçi sistemleri sürekli güncel ve algoritmaların belirlediği iş akışlarına uyum sağlar haldedirler.

Bu durum eğitim alanında da kendisini belirgin bir biçimde göstermektedir. Öğretmenin pedagojik bilgi ve deneyimine dayanan kafa emeği, giderek dijital sistemlerin gerektirdiği teknik işlemlerle iç içe geçmektedir. Öğretmen bir yandan Eğitim/Öğretim faaliyetlerini sürdürürken, diğer yandan çok sayıda dijital platformda veri üretmekte, belge yüklemekte, rapor hazırlamakta ve sürekli çevrimiçi bir denetim mekanizmasının parçası haline geldi.

Bu bağlama Eğitim alanından örnek verirsek:

-Veri Toplayan Araçlarından MEBBİS, e-Okul, İMES, EBA, e-Yaygın, DYS gibi sistemlerde öğretmen sürekli veri üretir. Her giriş, yoklama, not, rapor ve belge dijital emeğin bir parçasıdır.

-Denetim Araçlarından Performans izleme sistemleri, Çevrimiçi yoklama uygulamaları, QR kodlu takip sistemleri, GPS tabanlı görev doğrulama uygulamaları öğretmenin işini kolaylaştırmak kadar emeği görünür ve ölçülebilir hale getirir.

-İletişim Araçlarından WhatsApp, Telegram, E-posta ağları, Teams, Zoom, Meet

Eskiden mesai bitince iş büyük ölçüde sona ererken, bugün öğretmen sürekli erişilebilir hale gelmektedir. Böylece çalışma zamanı ile özel zaman arasındaki sınır silikleşerek ortadan kalkmaktadır.

-İçerik Üretim Araçları Yapay zekâ uygulamaları, Sunum hazırlama programları, Dijital ölçme-değerlendirme sistemleri, Video ve içerik üretim platformları.

Burada öğretmen sadece bilgi aktaran kişi değil; aynı zamanda içerik üreticisi haline gelir.

Dijital Pedagoji Açısından Daha Derin Bir Nokta ise, araçların kendisi değil. Esas mesele bu araçların eğitim ilişkisini nasıl dönüştürdüğüdür. Örneğin bir öğretmen: 4 saat ders anlatıyor, 1 saat ölçme/değerlendirme yapıyor, 2 saat sisteme veri giriyor, 1 saat WhatsApp ve resmi yazışmalarla uğraşıyor. Bu durumda pedagojik emek giderek bürokratik ve dijital emek tarafından ablukaya alınmaya başlıyor. Bu yüzden eleştirel dijital pedagoji olarak şu soruyu sormak gerekiyor;

Teknoloji öğretmenin eğitim faaliyetini destekleyen bir araç mı, yoksa öğretmeni veri üreten bir teknisyene dönüştüren bir mekanizma mı?

Bu noktada dijital pedagoji yalnızca teknolojinin eğitimde kullanılması olarak tanımlanamaz. Dijital pedagoji, teknolojinin eğitim süreçlerini nasıl dönüştürdüğünü, öğretmenin emeğini nasıl yeniden şekillendirdiğini ve öğrencilerin öğrenme deneyimlerini nasıl etkilediğini sorgulayan eleştirel bir alan olarak ele alınmalıdır.

Eleştirel bir bakışla değerlendirildiğinde ise dijital pedagoji, öğretmenin mesleki özerkliğini güçlendirebileceği gibi, onu sürekli veri üreten ve performansı ölçülen bir dijital emekçiye de dönüştürebilir. Bu nedenle dijital araçların eğitime entegrasyonu, yalnızca teknik verimlilik açısından değil aynı zamanda emek, özgürlük, yaratıcılık ve demokratik eğitim ilkeleri açısından da değerlendirilmelidir.

Bugün eğitim alanında karşı karşıya olduğumuz temel soru, Dijital teknolojiler öğretmenin pedagojik kapasitesini geliştiren araçlar mı olacak, yoksa öğretmeni sürekli veri üreten ve denetlenen bir dijital emekçiye mi dönüştürecektir?