“İnsan en çok kendiyle ayrılır.” Bazen asıl ayrılık, biri kapıyı çekip gittiğinde değil; onun ardından içimizde kurduğumuz dünyayı yavaş yavaş toplamaya başladığımızda yaşanır.

Bazı insanlar bize mutlu sonlar vermez ama hayatımızın en önemli derslerini verirler. Belki de bu yüzden ayrılık, sevginin bittiği yer değil, insanın kendini yeniden bulmaya başladığı yerdir.

Gerçek ayrılık, iki insanın farklı yollara gitmesi değil; bir gün dönme ihtimali kalmadığını kabullendiğin andır.

Belki de ayrılığın en büyük yanılgısı, her şeyin bittiğini düşündürmesidir. Oysa hayat, kapanan kapılardan çok açılan pencerelerle ilerler. Bir veda, başka bir başlangıcın sessiz habercisi olabilir.

İnsan bazen birini değil, onunla kurduğu hayalleri özler. Çünkü insan en çok gerçekleşmeyecek ihtimallere yas tutar.

Çünkü sevgi karşılık bulduğu için değerli değildir. Sevgi, insanın içinde var olabildiği sürece gerçekten değerlidir.

Birini sevdin diye pişman olmamalısın; belki o insan hikâyende yanlış saftaydı ama sen o sayfada gerçekten sevmeyi öğrendin.

Bazı insanlar hayatımıza kalmak için değil, bizi değiştirmek için gelir ve giderken kendilerinin yanında eski seni de götürürler. Sana sessiz ama yeni bir sen kalır.

Ayrılık insana beklememeyi, her gelenin bir gün gideceğini, hiçbir şeyin sonsuza kadar sürmeyeceğini öğretir.

Ne tuhaf… Yine de seversin, hiç ayrılmayacakmışsın gibi.

Zamanın her şeyi iyileştirdiğini söylerler. Buna hiçbir zaman inanmadım. Zaman yaraları kapatmaz; sadece acının şeklini değiştirir.

İlk günlerde nefes aldırmayan bir sızı, yıllar sonra arada seni yoklayan bir kalp çarpıntısına dönüşebilir.

Çoğu zaman ayrılık, geride kalan eşyaların diliyle konuşur. Bir fincan kahve, dinlediğin bir şarkı, çekmecede unutulan bir tişört gibi. Çok sıradan olan tüm bunlar koskoca bir hatıraya, bazen yoğun bir kanamaya sebep olur.

Kanayan yerlerine tampon bastırmayı öğrendiğinde, onlarla yaşamayı da öğrenirsin.

Ayrılık öyle garip bir şey işte!

İlk günler sesini özlersin, sonra kokusunu, sonra sana söylediği bir cümleyi...

Sonra fark edersin ki artık onu değil, onun yanında olduğun kişiyi özlüyorsun.

Çünkü bazı insanlar bizi severken daha cesur oluruz. Daha güzel güleriz, hayata biraz daha fazla inanırız. Onlar gidince eksilen yalnızca kişi değildir; kendimizin en sevdiği hâli de gider.

Kimse söylemiyor ama ayrılık, hafızanın en acımasız sınavıdır.

Unutmak istersin ama beynin en gereksiz ayrıntıları bile saklar. Elini eline atışını, sana sarılışını, nasıl tebessüm ettiğini ve son vedada sesinin nasıl titrediğini.

Ve geceler...

En güçlü insanı bile mat eden geceler.

Kalabalıkların susturamadığını bir yastık hatırlatır. Karanlık, insanın sakladığı bütün özlemleri tek tek önüne koyar.

O yüzden bazı geceler uyuyamazsın. Çünkü gözlerini kapattığında gitmiş olan değil, yarım kalmış olan gelir aklına.

Yarım kalmak, hayatın en ağır yüküdür.

Çünkü biten bir hikâyeye üzülürsün ama yarım kalan bir hikâyeyi ömrün boyunca içinde tamamlamaya çalışırsın.

Belki de bu yüzden bazı insanlar yıllar geçse bile unutulmaz. Çok sevildiği için değil, eksik kaldığı için.

Ve bir gün anlarsın; aslında acı gitmek değildir.

Acı, artık dönebileceği bir yerin kalmamış olmasıdır.

Çünkü bazı kapılar kapanmaz; sadece ardında bekleyen kimse kalmaz.

Ve insan en çok bunu kabullenirken büyür.

Belki de ayrılığın en acı tarafı, “Seni hâlâ seviyorum.” diyememek değildir.

En acısı, bir gün bunu söylemeye ihtiyaç duymayacak kadar susmayı öğrenmektir.

İşte o gün anlarsın:

“Kalp kırılınca ses çıkarmazmış.”

En büyük gürültüyü sessizlik yaparmış.

Gülay MORGÜL