İnsan bazı kayıplara hiçbir zaman tamamen alışamıyor. Zaman, acının keskin kenarlarını törpülüyor belki ama özlemin adı değişmiyor. Hani bazı insanlar hayattan gider ama hayatımızın içinden hiç çıkmaz ya işte sen bunun fazlasısın baba. Aslında ölüm sevdiklerimizi bizden alan bir son değil biliyorum. Asıl ölüm bir insanın adının son kez söylenmesi bir musalla taşında. Sonra adı da değişiyor insanın nedense. “Cenaze, merhum, rahmetli vs.” Sen varlığınla bütün gürültüleri susturan bir huzurdun oysa. Sert bir bakışın ardına saklanan bir merhamet, ne olursa olsun devrilmeyeceğini bildiğin bir kaya, sen benim hiçbir zaman değişmeyecek kahramanımdın. Sonra bir gün her şey değişti. Bardakta çayın soğudu, akşamların kalabalığını sessiz fısıltılar kapladı, evi ise kahredici yokluğun. İnsan en çok sıradan sandığı şeyleri özlüyor baba. Seninle tavla atmayı mesela ve dama da her daim sana yenilmeyi, damda okuduğun şiirleri, yaptığın o harika salataları. Uzun uzun yaptığımız sohbetleri. Sanırım hayatın en büyük zenginliği bir gün yokluğunu hissedeceğimiz küçük anların içinde saklı. Belki bugün ellerini öpecek bir babam yok ama ben seni çok sevdiğim yüreğinden öpüyorum. Senin gibi mükemmel biri bu dünyadan geçti lakin sevdiklerinde bıraktığın iz hâlâ sıcak... Sen gidince uzun bir süre sessizleşti günler, haftalar, aylar. Hayat bize birçok şeyi öğretti fakat bazı dersler vardır ki insan onları ancak eksik kaldığı yerde öğreniyor. Yokluğunun verdiği sersemletici kalp ağrısı mesela. Kafamda dönüp dolaşan bir türlü durmayı beceremeyen savaşlar, en çoğu kendimle! Ve bilsen ne çok havadis birikti yine baba. Ülke hiç olmadığı kadar kaosun içinde yine, adaletsizlik, vicdansızlık, ahlaksızlık diz boyu. Her şey çok güzel olacak yalanına inandım ben de. Nedense hep inancımdan vuruldum yine. Hiçbir şey iyiye gitmiyor baba, her geçen gün dünü aratır vaziyette. Annemse bildiğin gibi özlem dolu, bizse içimizdeki kocaman boşluğa sarılıp avunmakla meşgulüz. Her şey çok değişti baba. Mevsimler de değişti mesela. Yaz gününde yağmurlar, kışta kavurucu sıcaklar, dört mevsim sebze ve meyveler. Hayat içinde sanrılar sancılar! Hani arada güzel şeyler de olmuyor değil mesela, bu yıl da şampiyonuz. Kaç yıldız olduk sayamadım bile. Eskisi kadar bilmiyorum futbolcuları, gerçi hiçbir şeyin eski tadı yok hangisini anlatayım. Her şey artık çok sıradan, ölümler bile! Öyle alıştırdılar ki acıya bizi, ruhsuzlaştık, katılaştık, insan olmayı unuttuk. Mutlu olmak, içten gülmek, sevmek ve sevilmek en pahalı şey yani kimsenin bulamadığı! Ölüm bedenleri ayırır sevgiyi değil. Gökyüzünde bir yıldızı olanlar bilsin ki özlemek de sevmenin başka bir hali. Ve belki de hayatın en büyük sırrı şudur: “Bazı vedalar ayrılık değildir, bazı insanlar toprağa emanet edilir ama ruhumuzda yaşamaya sonsuza kadar devam eder.” Bil ki bu dünyadaki yokluğun kalbimdeki varlığını hiç eksiltmedi. Lakin sen öldüğün gün benim de çocukluğum toprağa verildi. Kimseyi yerine koyacak kadar önemli hissetmedim. O kadar zamansız hazırlıksız kayıp gittin ki ellerimden, sanırım o yüzden kimseye tam güvenemiyorum. Hep ansızın gidecek korkusu, hep ansızın koca bir boşluk. Hırçınlığım bu yüzden, belki biraz da sana kızgınlığım zamansız gidişinden. Kızma bana baba! Bir parçam hep kırılgan o günden beri. Ve yıllar geçti üstünden, takvimler değişti, saçlarıma zamanın izleri düştü, hayat bana nice yollar nice ayrılıklar gösterdi lakin senin yokluğun hiçbir zaman alışılan bir boşluk olmadı. İnsan babasını kaybettiğinde sadece bir insanı kaybetmiyor, kendini koşulsuz seven bir sesi, düştüğünde seni tutacak bir eli, hiçbir şey söylemeden bile yanında olduğunu hissettiren o görünmez çınarı kaybediyor. Güvenmeyi mesela, ya da içten bir gülümsemeyi… Bir gün bu dünyadaki bütün yollar bittiğinde, bütün özlemler sustuğunda, her yer karanlığa büründüğünde inanmak istediğim tek bir kavuşma var. O yüzden sadece şu kalsın aklında: “Seni düşünmediğim zaman bil ki yanında olacağım…” Ellerinden öpüyorum baba… Gülay MORGÜL