"Tüm çalışanlar tek statüde birleşmelidir. Çünkü bu, ortak mücadeleyi güçlendirir, grev hakkını genişletir ve sınıf kimliğinin yeniden kuruluşuna katkı sağlar."

Sendikal alan; sağ-sol, milliyetçi-seküler-muhafazakâr gibi siyasal ve kültürel ayrımlar üzerinden parçalanmış durumdadır. Bu parçalanma, emekçilerin ortak sınıf kimliği geliştirmesinin önünde ciddi bir engel oluşturmaktadır. Sınıfın ortak çıkarları yerine kimlik farklılıklarının öne çıkması, emek mücadelesinin bütünlüklü bir güç hâline gelmesini zorlaştırmaktadır.

SENDİKAL KRİZ VE ÖRGÜTLEN(EME)ME

Sendikal Krizin Nedenleri

Bugün sendikaların önemli bir bölümü sarı ve işbirlikçi bir karakter taşımaktadır. Bu yapılar, işçi sınıfının öfkesini örgütlemek yerine denetlemeyi, mücadeleyi büyütmek yerine sınırlandırmayı, sınıfın bağımsız siyasal hattını geliştirmek yerine düzen içi denge politikalarına eklemlenmeyi tercih etmektedir. Grevlerin yasaklandığı, toplu sözleşme süreçlerinin fiilen işlevsiz hâle getirildiği, işçilerin en temel hak arama girişimlerinin polis ve yargı mekanizmalarıyla bastırıldığı bir dönemde, sendikal merkezlerin büyük bölümü sessiz kalmaktadır. Daha da önemlisi, bu sessizlik tesadüfi değildir; sendikal bürokrasinin düzenle kurduğu uyum ilişkisinin ve mevcut konumunu koruma eğiliminin bir sonucudur.

Sendikal bürokrasi zaman içerisinde işçi sınıfından kopmuş, kendi ayrıcalıklarını koruyan bir ara katmana dönüşmüştür. İşçi sınıfının gerçek mücadele dinamikleriyle bağlarını yitiren bu yapıların önemli bir kısmı artık sınıf hareketinin önünü açan değil, onu denetleyen mekanizmalar hâline gelmiştir.

SENDİKAL HAREKETİN DURUMU

I. Türkiye'de Sendikal Yapının Krizi: Bürokrasi, Uzlaşmacılık ve Temsil Sorunu

Türkiye'de sendikal yapı uzun süredir üç temel krizle karşı karşıyadır:

1. Bürokratikleşme ve “Profesyonel Sendikacı” Kastı

Geleneksel sendikalar, işçi örgütü olmaktan giderek uzaklaşarak profesyonel yöneticilerin hâkim olduğu kapalı yapılara dönüşmüştür. Delegasyon sistemi çoğulculuğu engellemekte, yönetimler kendilerini sürekli yeniden üretmekte ve sendikal demokrasi fiilen ortadan kalkmaktadır. Bu durum, sendikaları işçilerin mücadele araçları olmaktan çıkarıp kendi varlığını korumaya odaklanan kurumsal yapılara dönüştürmüştür.

2. Uzlaşmacı ve Pasif Sendikal Hat

Geleneksel sendikal yapıların önemli bir bölümü işverenlerle ve siyasal iktidarla uyumlu bir çizgi izlemekte, mücadeleyi değil “dengeyi” esas almakta ve işçilerin fiili direnişlerini çoğu zaman yalnız bırakmaktadır.

3. Kimlik Temelli Bölünme ve Sınıf Kimliğinin Zayıflaması

Sendikal alan; sağ-sol, milliyetçi-seküler-muhafazakâr gibi siyasal ve kültürel ayrımlar üzerinden parçalanmış durumdadır. Bu parçalanma, emekçilerin ortak sınıf kimliği geliştirmesinin önünde ciddi bir engel oluşturmaktadır. Sınıfın ortak çıkarları yerine kimlik farklılıklarının öne çıkması, emek mücadelesinin bütünlüklü bir güç hâline gelmesini zorlaştırmaktadır.

II. Devlet–Sermaye–Sendika Üçgeni: Yapısal Bir Sorun

Son gelişmeler göstermektedir ki sendikal faaliyetler, kamu yararı ya da demokratik haklar temelinde değil, çoğu zaman sermaye çıkarları açısından değerlendirilmektedir. Anayasa ve yasalar hiçe sayılarak yargı süreçleri sendikal mücadeleyi sınırlandıran bir araç olarak kullanılabilmektedir.

Sendikalar Yasası'nda yer alan baraj uygulamaları ve işyerlerinde yetki alma süreçlerine ilişkin kısıtlamalar, sendikal örgütlenmenin önündeki temel engellerden biridir. Mücadele süreçlerinde ortaya çıkan yasal işçi eylemleri yoğun güvenlik önlemleriyle bastırılmakta, grev ve direniş girişimleri çeşitli yöntemlerle etkisizleştirilmektedir.

Bu tablo, sendikal mücadelenin yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda siyasal bir mücadele alanı olduğunu bir kez daha ortaya koymaktadır. Emek-sermaye çelişkisi yalnızca işyerlerinde değil, devlet mekanizmalarının işleyişinde de kendisini göstermektedir.

III. Temsil Edilmeyenler: Sendikasızlar, Taşeron İşçiler ve İşsizler

Mevcut sendikal yapı; kayıt dışı çalışan milyonları, taşeron işçileri ve işsizleri büyük ölçüde dışlamaktadır. Oysa Türkiye'de emek gücünün önemli bir bölümü bu kesimlerden oluşmaktadır.

Bu gerçeklik karşısında sendikaların mevcut örgütsel yapısı ve mücadele anlayışı, işçi sınıfının bütününü temsil etmekten uzaktır. Sendikaların yalnızca belirli işkollarında ve güvenceli çalışan kesimler içerisinde örgütlenmesi, emekçi sınıfların geniş bölümünün örgütsüz kalmasına neden olmaktadır.

Günümüz kapitalizminin yarattığı güvencesiz çalışma biçimleri, sendikal hareketin kapsamını genişletmesini zorunlu kılmaktadır. Aksi hâlde sendikalar, emekçilerin çoğunluğunun dışında kalan dar örgütler hâline gelme riskiyle karşı karşıya kalacaktır.

IV. Yapısal Bölünme: İşçi–Memur Ayrımı ve Grev Hakkı Sorunu

Türkiye'de emekçiler, işçi ve kamu çalışanı olarak yapay biçimde ayrıştırılmıştır. Özellikle kamu çalışanlarının grev hakkından yoksun bırakılması ve farklı sendikal sistemler içerisinde örgütlenmeye zorlanması, emek mücadelesini zayıflatmaktadır.

Bu ayrım, emekçilerin ortak talepler etrafında birleşmesini zorlaştırmakta ve sermaye karşısında ortak mücadele kapasitesini azaltmaktadır. Oysa ücret, çalışma koşulları, güvencesizlik ve demokratik haklar bakımından işçilerle kamu çalışanlarının karşı karşıya olduğu sorunlar büyük ölçüde ortaktır.

Bu durum yalnızca emek mücadelesini zayıflatmakla kalmamakta, aynı zamanda uluslararası demokratik sendikal standartlarla da açık biçimde çelişmektedir.

Sendikal Kriz mi? Örgütlenme Krizi mi?

Yaşanan sendikal kriz yalnızca sendika yönetimlerinin işbirlikçi karakteriyle açıklanamaz. Bugün bütün sendikaların yönetimine en samimi ve mücadeleci kadrolar getirilse bile mevcut sendikal yapıların işçi sınıfının tamamını kapsaması artık mümkün görünmemektedir. Bunun temel nedeni, mevcut sendikal modelin büyük ölçüde Fordist üretim tarzının koşullarına göre şekillenmiş olmasıdır. Bu model; aynı fabrikada, aynı işkolunda çalışan, uzun süreli ve görece homojen işçi topluluklarının bulunduğu tarihsel dönemin örgütlenme anlayışını yansıtmaktadır.

Oysa kapitalizm son kırk yılda üretim süreçlerini köklü biçimde dönüştürmüştür. Parçalanmış üretim ağları, taşeronlaştırma, platform ekonomileri, esnek çalışma biçimleri, ev eksenli çalışma, uzaktan çalışma, bilişim ve hizmet sektörlerinin büyümesi ile çeşitli güvencesiz emek biçimlerinin yaygınlaşması, işçi sınıfının yapısında önemli değişikliklere yol açmıştır. Dün küçük burjuva ya da orta sınıf olarak tanımlanan birçok meslek grubu bugün hızla işçileşmektedir. Doktorlar, mühendisler, avukatlar, akademisyenler, bilişim emekçileri ve çok sayıda beyaz yakalı çalışan artık emek güçlerini satarak yaşamlarını sürdüren ücretli emekçiler hâline gelmiştir. Kapitalizm toplumun giderek daha geniş kesimlerini proleterleştirirken, geleneksel sendikal yapılar bu yeni sınıfsal gerçekliğe yeterli yanıt üretememektedir.

Bu nedenle bugün karşı karşıya olduğumuz sorun yalnızca bir “sendika yönetimi krizi” değil, aynı zamanda tarihsel bir örgütlenme krizidir. İşçi sınıfının yapısı değişmesine rağmen sendikal hareket büyük ölçüde eski örgütlenme kalıpları içerisinde düşünmeye devam etmektedir. Oysa günümüz kapitalizmi, parçalı üretim biçimleri aracılığıyla işçi sınıfını yalnızca ekonomik olarak değil, örgütsel ve ideolojik olarak da bölmektedir. Bu bölünmenin temel işlevlerinden biri, emek gücünü satarak yaşamını sürdüren milyonlarca insanın ortak sınıfsal karakterini görünmez kılmaktır.

Bugün bilişim emekçileri, kuryeler, plaza çalışanları, sağlık emekçileri, akademisyenler, işsizler ve emekliler farklı toplumsal konumlarda bulunsalar da kapitalist sömürü düzeninin çeşitli biçimlerde etkilediği emekçi kesimlerdir. Emekçi sınıfları parçalayarak tanımlayan ve birbirinden kopuk kategoriler hâlinde ele alan her yaklaşım, ortak mücadele zeminini zayıflatmaktadır. Bu nedenle farklı sektörlerde, farklı çalışma biçimleri içerisinde ve farklı toplumsal konumlarda bulunan emekçilerin ortak sınıfsal çıkarlar temelinde birleşmesi ve ortak bir mücadele hattında buluşması tarihsel bir zorunluluk hâline gelmiştir.

Bugün Türkiye'de emekçi sınıflara yönelik saldırılar yalnızca ücretlerin düşürülmesiyle sınırlı değildir. Aynı zamanda geçmiş mücadelelerle kazanılmış tarihsel hakların tasfiye edilmesi hedeflenmektedir. Kıdem tazminatı, örgütlenme hakkı, grev hakkı, sosyal güvenlik hakları ve kamusal kazanımlar sistematik biçimde aşındırılmakta ve geriletilmektedir. İşçi sınıfı yalnızca yeni haklar elde edememekte; geçmiş mücadelelerin ürünü olan kazanımlarını da kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya kalmaktadır.

Buna karşın mevcut sendikal yapıların önemli bir bölümü bu kapsamlı saldırıyı sınıfın ortak ve siyasal bir sorunu olarak değerlendirmek yerine, dar toplu sözleşme süreçlerine sıkışmış sınırlı bir sendikal faaliyet yürütmektedir. Bu yaklaşım sendikal hareketin mücadele kapasitesini zayıflatırken, işçi sınıfının geniş kesimlerini örgütsüz ve savunmasız bırakmaktadır.

Oysa kapitalizm kriz dönemlerinde yalnızca yeni sömürü alanları yaratmaz; aynı zamanda geçmiş mücadelelerle elde edilmiş hakları da geri almaya yönelir. Bu nedenle sendikal mücadelenin yalnızca ekonomik pazarlık süreçlerine indirgenmesi, işçi sınıfının tarihsel kazanımlarını korumasını ve geliştirmesini giderek daha da zorlaştırmaktadır. Günümüz koşullarında ihtiyaç duyulan şey, ekonomik talepleri aşan, sınıfın bütün kesimlerini kapsayan ve değişen emek rejimine uygun yeni örgütlenme biçimlerinin geliştirilmesidir.

NE YAPMALI? NASIL YAPMALI?

1. Sendikal Örgütlenmenin Önündeki Yasal Engellerin Kaldırılması İçin Mücadele

Sendikal örgütlenme ve yetkilendirme süreçlerindeki tüm antidemokratik engellerin kaldırılması için mücadele edilmeli; yetki uyuşmazlıklarının çözümünde referandum mekanizmasının devreye sokulması sağlanmalıdır.

2. İşçi–Memur Ayrımının Kaldırılması İçin Mücadele

Tüm çalışanlar tek bir statü altında birleşmelidir. Bu yaklaşım ortak mücadeleyi güçlendirir, grev hakkının genişlemesine katkı sağlar ve sınıf kimliğinin yeniden inşa edilmesini destekler.

3. Taşeron Sisteminin Sınırlandırılması İçin Mücadele

Her türlü güvencesiz çalışma biçimi sendikalaşmayı parçalamakta, işçileri bölerek ortak mücadeleyi zayıflatmaktadır. Bu nedenle taşeronluk uygulamaları istisnai hâle getirilmeli ve sıkı yasal denetime tabi tutulmalıdır.

4. Gerçek Sendikal Demokrasi İçin Mücadele

Sendikal seçimlerde gerekli yasal ve yönetsel düzenlemeler yapılarak nispi temsil sistemi benimsenmelidir. Çok listeli seçimlerde yönetimin temsil oranına göre paylaşılması ve şeffaf bir delege yapısının oluşturulması, sendikaların yeniden işçilerin gerçek örgütleri hâline gelmesine katkı sağlayacaktır.

5. Profesyonel Sendikacılık Sınırlandırılmalı, Sendikal Kadrolar Güçlendirilmelidir

Sendikalar profesyonel yönetici merkezli yapılardan çıkarılarak üye merkezli örgütlere dönüştürülmelidir. Profesyonel yönetici sayısı önemli ölçüde azaltılmalı, aynı kademedeki sendika yöneticilerinin görev süresi üç dönemle sınırlandırılmalıdır. Bunun yanında sendikalar; hukuk, örgütlenme ve eğitim alanlarında uzman kadrolarla kurumsal açıdan güçlendirilmelidir.

6. Genç İşçileri ve Kadın Emekçileri Merkeze Alan Örgütlenme Modelleri Geliştirilmelidir

Sendikal hareket, genç işçilerin ve kadın emekçilerin özgün sorunlarını merkeze alan yeni örgütlenme modelleri geliştirmeli ve bu kesimlerin karar alma mekanizmalarına etkin katılımını sağlamalıdır.

7. Bölgesel ve Sektörler Arası Dayanışma Ağları Güçlendirilmelidir

Tek tek işyerleri ve sektörler temelindeki örgütlenmelerin yanı sıra bölgesel ve çok sektörlü sendikal dayanışma ağları oluşturulmalıdır. Dijital sendikacılık uygulamaları yaygınlaştırılmalı ve uluslararası sendikal ilişkiler güçlendirilmelidir. Bu yaklaşım, sınıf kimliğinin yeniden inşa edilmesi, geliştirilmesi ve örgütlü işçi sınıfının yaşam alanlarında sosyal ve siyasal olarak güçlenmesi açısından büyük önem taşımaktadır.

8. Emek Dayanışma Merkezleri (Sosyal Hareket Sendikacılığı)

Sendikalar yalnızca üyeleriyle, işyerleriyle ve faaliyet gösterdikleri sektörlerle sınırlı örgütler olmaktan çıkmalı; tüm işçiler, emekçiler ve yoksul halk kesimleriyle dayanışma temelinde faaliyet yürütmelidir. Toplumsal dayanışma sendikacılığı anlayışı geliştirilerek, örgütlü gücün oluştuğu bölgelerde işçilerin yanı sıra emekçilerin ve yoksul halk kesimlerinin dayanışma faaliyetlerini yürüteceği “Emek Dayanışma Merkezleri” kurulmalıdır.

9. “Birleşik Emek Konfederasyonu” Perspektifi Benimsenmelidir

Türkiye’de sendikaların konfederasyonlar düzeyindeki bölünmüşlüğü sorgulanamaz bir gerçeklik gibi kabul edilmektedir. Oysa bugün ihtiyaç duyulan, parçalı ve etkisiz sendikal yapıların ötesine geçen; birleşik, çoğulcu, demokratik ve mücadeleci bir emek hareketidir. “Birleşik Emek Konfederasyonu” perspektifi; işçi-kamu çalışanı ayrımını ve geleneksel kimlik temelli siyasal kutuplaşmaları aşarak sınıf kimliğini yeniden kurabilecek, parçalanmayı ortadan kaldırabilecek ve sendikal demokrasiyi yeniden inşa edebilecek stratejik bir yönelim olarak benimsenmelidir.

Sonuç: Mücadele Hattı Yeniden Kurulmalıdır

İşçi sınıfının tarihsel deneyimi göstermektedir ki ücret mücadelesi ile siyasal mücadele birbirinden koparılamaz. Güncel ekonomik sorunlardan yola çıkan mücadele, daha geniş bir toplumsal ve siyasal perspektifle birleşmediği sürece başarılı olamaz. Bugün işçi sınıfının yaşadığı düşük ücret, iş cinayetleri, güvencesizlik, işsizlik, borçluluk ve geleceksizlik gibi sorunların tamamı kapitalist üretim ilişkilerinin doğrudan sonuçlarıdır. Bu nedenle sendikal hareket yalnızca ücret pazarlığı yapan teknik bir mekanizma gibi davranamaz. Bu nedenle sendikal mücadelenin yeniden sınıfsal ve siyasal bir içerik kazanması, işçi sınıfının ortak çıkarlarını savunan daha birleşik ve mücadeleci bir zeminde yeniden kurulması gerekmektedir.

Bugün karşı karşıya olduğumuz en temel ve en önemli sorun, işçi sınıfının sorunlarını çözebilecek mücadeleci ve merkezi bir sendikal odağın bulunmamasıdır. DİSK tarihsel olarak sınıf sendikacılığı geleneğinin en önemli temsilcilerinden biri olmuş olsa da artık kuruluş ruhundan ve ilkelerinden ciddi biçimde uzaklaşmıştır. Bu nedenle mesele yalnızca mevcut merkezleri “düzeltmek” değil, yeni bir mücadele merkezi yaratmaktır.

Bugün ihtiyaç duyulan şey, işçi sınıfının toplumsal bir sınıf olarak birliğini esas alan yeni bir örgütlenme modelidir. Bu model yalnızca klasik sanayi işçilerini değil, toplumun bütün emekçi kesimlerini kapsamalıdır. Akademisyenlerden sağlık emekçilerine, bilişim işçilerinden işsizlere, emeklilerden ev kadınlarına, işçilerden taşeronlara kadar kapitalist sistemin sömürdüğü bütün kesimleri aynı sınıfsal mücadele ekseninde birleştirebilecek yeni bir merkez yaratılmalıdır. Kamu-özel ayrımını aşan, parçalanmış işkollarını ortak bir sınıf perspektifinde buluşturan, ekonomik mücadele ile politik mücadeleyi birleştiren bir örgütlenme modeli artık tarihsel bir zorunluluktur.

Çünkü kapitalizm yalnızca fabrikalarda değil, hayatın tamamında sömürü üretmektedir. Bu nedenle işçi sınıfının mücadelesi de yalnızca işyerleriyle sınırlı kalamaz. Barınma, sağlık, eğitim, ulaşım, kadın emeği, gençlik, emeklilik ve işsizlik gibi bütün toplumsal sorunlar sınıf mücadelesinin parçasıdır. İşçi sınıfının yeniden tarih sahnesine güçlü biçimde çıkışı ancak bu bütünlüklü mücadele perspektifiyle mümkün olacaktır. Aksi halde sendikal hareket giderek daha fazla daralacak, bürokratikleşecek ve sınıfın gerçek ihtiyaçlarından kopacaktır.

Bugün ihtiyaç duyulan şey yalnızca yeni bir sendikal söylem değil, yeni bir tarihsel yönelimdir. İşçi sınıfı yeniden kendi bağımsız siyasal hattını kurmadan, ekonomik mücadeleyi toplumsal kurtuluş perspektifiyle birleştirmeden ve yeni örgütlenme biçimlerini yaratmadan mevcut kriz aşılmaz. İşçi sınıfının kurtuluşu yalnızca daha yüksek ücretler değil, sömürü düzeninin aşılması mücadelesidir.

Bu mücadele ise geçmişin deneyimlerinden öğrenen ama geleceğin örgütlenme biçimlerini yaratabilen devrimci bir sınıf hareketini zorunlu kılmaktadır.

Ancak tarihsel deneyim şunu göstermektedir: Baskı arttıkça mücadele de yeniden doğar. Türkiye’de yeni bir sendikal hareket: küçük ama kararlı çekirdeklerden, taban örgütlenmelerinden, dayanışma ağlarından yükselmektedir. Bu süreç, doğru politik hat ve örgütsel model ile birleştiğinde, yalnızca sendikaları değil, Türkiye’de emek siyasetinin tamamını dönüştürebilecek bir potansiyel taşımaktadır.