Balkanlar üzerine konuşurken çoğu zaman sınırlar, savaşlar, milliyetçilikler, etnik kimlikler ve tarihsel kırılmalar üzerinden bir okuma yapıyoruz. Oysa Balkanlar yalnızca çatışmaların ve ayrışmaların coğrafyası değildir. Aynı zamanda işçi hareketlerinin, eşitlik arayışlarının, dayanışma kültürünün, kamucu politikaların ve güçlü bir sosyal devlet fikrinin de tarihsel olarak önemli olduğu bir bölgedir. Bu nedenle bugün Balkanlar’ın geleceğini tartışırken sosyal demokrasiyi geçmişte kalmış bir siyasal gelenek olarak değil, bölgenin güncel sorunlarına cevap üretebilecek yeniden düşünülmüş bir siyasal seçenek olarak ele almak gerekiyor.

Soğuk Savaş’ın sona ermesinden sonra Balkan ülkelerinin önemli bir bölümü çok hızlı ve çoğu zaman oldukça sancılı bir dönüşüm yaşadı. Sosyalist ekonomik düzenlerden piyasa ekonomisine geçiş, özelleştirmeler, işsizlik, sanayisizleşme, göç ve gelir dağılımındaki bozulmalar toplumların günlük hayatını doğrudan etkiledi. Yugoslavya’nın dağılması ise bu ekonomik dönüşümün üzerine savaşları, zorunlu göçleri ve kimlik çatışmalarını ekledi. Sonraki yıllarda demokratikleşme ve Avrupa ile bütünleşme bölgenin temel siyasal hedeflerinden biri hâline gelirken, toplumların ekonomik ve sosyal beklentileri aynı hızda karşılanamadı.

Bugün Balkanlar’ın birçok ülkesinde farklı ölçülerde aynı sorularla karşılaşıyoruz: Gençler neden ülkelerinde gelecek göremiyor? Neden iyi eğitim alan bir genç ilk fırsatta Almanya’ya, Avusturya’ya, İsveç’e veya başka bir Avrupa ülkesine gitmenin yollarını arıyor? Neden ekonomik büyüme rakamları toplumun geniş kesimlerinde refah duygusu yaratmıyor? Neden siyasal kurumlara duyulan güven azalırken milliyetçi ve popülist söylemler daha kolay karşılık bulabiliyor?

Bence sosyal demokrasinin Balkanlar’daki yeni hikâyesi tam da bu sorulara verilecek cevaplarla başlayacaktır.

Sosyal Demokrasinin Temel Meselesi: Gelecek Güvencesi

Sosyal demokrasi tarih boyunca yalnızca gelir dağılımını düzeltmeye çalışan bir siyaset olmadı. Asıl başarısı, sıradan yurttaşa geleceği üzerinde belirli ölçüde güvence sağlayabilmesiydi. İnsanların işsiz kaldıklarında açlığa mahkûm olmayacaklarını, hastalandıklarında sağlık hizmetine erişebileceklerini, çocuklarının eğitim alabileceğini ve yaşlandıklarında insan onuruna yakışır bir yaşam sürdürebileceklerini bilmeleri modern sosyal devletin temelini oluşturdu.

Bugünün Balkanlar’ında ise en büyük problemlerden biri tam olarak bu gelecek güvencesinin zayıflamasıdır.

Özellikle genç nüfus açısından mesele yalnızca maaş değildir. Gençler liyakat istiyor. Eğitimlerinin karşılığını almak istiyor. Bir siyasi partiye, aile ilişkisine veya belirli çevrelere yakın olmadan iş bulabileceklerine inanmak istiyor. Barınabilecekleri, aile kurabilecekleri ve çocuklarına daha iyi bir gelecek bırakabilecekleri bir toplum görmek istiyorlar. Eğer siyasal sistem bunu sağlayamıyorsa genç insan için en rasyonel seçenek ülkesini değiştirmek hâline geliyor.

Bu nedenle Balkan sosyal demokrasisinin en büyük hedeflerinden biri insanların ülkelerinde kalmayı istemelerini sağlayacak bir düzen kurmak olmalıdır.

Bu ise yalnızca ekonomik büyümeyle başarılamaz. Adalet, liyakat, sosyal güvenlik, kaliteli eğitim, erişilebilir konut ve güçlü yerel yönetimler aynı politikanın parçaları olarak düşünülmelidir.

Kimlik Siyasetinin Karşısına Sınıf ve Sosyal Adalet Meselesini Koymak

Balkan siyasetinin en önemli özelliklerinden biri kimliklerin siyasal hayat üzerindeki ağırlığıdır. Etnik köken, din, dil ve tarihsel hafıza seçim davranışlarını hâlâ güçlü biçimde etkileyebiliyor. Kuzey Makedonya’dan Bosna-Hersek’e, Kosova’dan Sırbistan’a kadar farklı örneklerde kimlik siyaseti çeşitli biçimlerde karşımıza çıkıyor.

Kimliklerin önemsiz olduğunu söylemek elbette mümkün değildir. Balkanlar’ın tarihini bilen hiç kimse böyle bir yaklaşım geliştiremez. İnsanların dillerinin, kültürlerinin ve kimliklerinin korunması demokratik toplumların temel görevlerinden biridir.

Ancak başka bir gerçek daha vardır.

İşsizliğin etnik kimliği yoktur.

Yoksulluğun dini yoktur.

Bir gencin ülkesinden göç etmek zorunda kalmasının milliyeti yoktur.

Bir annenin çocuğunun eğitim masraflarını karşılayamamasının veya bir emeklinin geçinememesinin etnik kökeni yoktur.

Sosyal demokrasinin Balkanlar’a yeniden hatırlatması gereken en güçlü gerçek budur. İnsanların kimlikleri farklı olabilir; fakat sosyal ve ekonomik sorunlarının önemli bir bölümü ortaktır.

Bu nedenle Balkanlar’da sosyal demokrat siyasetin görevi kimlikleri yok saymak değil, kimliklerin üzerine ortak vatandaşlık ve sosyal adalet zemini inşa etmektir. Bir Arnavut'un, Türk'ün, Makedon'un, Boşnak'ın, Sırp'ın, Roman'ın veya diğer topluluklardan yurttaşların kendi kimliklerini korurken aynı zamanda eşit yurttaşlık temelinde ortak bir gelecek kurabilmesi demokratik Balkanlar'ın en önemli hedeflerinden biri olmalıdır.

Balkanlar’ın En Büyük İhracatı Gençleri Olmamalı

Bölgenin geleceği açısından belki de en kritik mesele göçtür. Balkan ülkeleri uzun yıllardır Avrupa’nın başka bölgelerine ciddi ölçüde insan kaynağı kaybediyor. Bunun sonucunda yalnızca nüfus azalmıyor; doktorlar, mühendisler, akademisyenler, teknisyenler ve eğitimli gençler de ülkelerini terk ediyor.

Bu durum yalnızca ekonomik bir problem değildir. Aynı zamanda bir demokrasi problemidir.

Çünkü toplumun en hareketli, eğitimli ve değişim talep eden kesimlerinin sürekli göç ettiği ülkelerde siyasal dönüşüm kapasitesi de zayıflayabilir.

Burada sosyal demokratların cesur bir hedef koyması gerekir:

Balkanlar'ın en büyük ihracatı kendi gençleri olmamalıdır.

Gençlerin Avrupa'da eğitim görmesine, çalışmasına ve dünyayı tanımasına elbette karşı çıkılamaz. Mesele insanların gitmesi değil, geri dönmek istememesidir.

Bir Balkan genci Berlin'de, Viyana'da veya Stockholm'de yaşayabileceği hâlde Üsküp'te, Saraybosna'da, Belgrad'da, Tiran'da veya Priştine'de yaşamayı da gerçek bir seçenek olarak görebilmelidir.

Bunun için yüksek katma değerli ekonomi, teknoloji yatırımları, güçlü üniversiteler, araştırma merkezleri, yaratıcı sektörler ve genç girişimcilere destek gerekiyor. Fakat bunların yanında çok daha temel bir şey gerekiyor: adalete güven.

İnsanlar emeğinin karşılığını alacağına inanmıyorsa ekonomik teşviklerin etkisi sınırlı kalacaktır.

Avrupa Birliği Bir Hedef Olmalı, Fakat Tek Hikâye Olmamalı

Batı Balkanlar açısından Avrupa Birliği üyeliği hâlâ önemli bir stratejik hedeftir. Demokratik standartların geliştirilmesi, hukukun üstünlüğü, ekonomik entegrasyon ve serbest dolaşım bakımından Avrupa perspektifinin bölge açısından büyük önemi bulunmaktadır.

Ancak Balkan siyasetinin geleceğini yalnızca "AB'ye ne zaman gireceğiz?" sorusuna indirgemek de doğru değildir.

Sosyal demokratların sorması gereken başka bir soru vardır:

Nasıl bir Avrupa'nın parçası olmak istiyoruz?

Sadece sermayenin ve malların serbestçe dolaştığı bir Avrupa mı? Yoksa emeğin korunduğu, sendikal hakların güçlendirildiği, gençlerin barınabildiği, kadınların eşit olduğu ve sosyal devletin korunabildiği bir Avrupa mı?

Balkanlar'ın Avrupa bütünleşmesi sosyal boyutundan koparıldığında vatandaş açısından teknik bir bürokratik süreç hâline gelir. Oysa Avrupa fikrinin toplumlarda yeniden heyecan yaratabilmesi için gündelik hayata dokunması gerekir.

Avrupa entegrasyonu bir gencin iş bulmasını, bir kadının ekonomik bağımsızlığını, bir işçinin haklarını veya bir öğrencinin eğitim olanaklarını geliştirmiyorsa Brüksel'de açılıp kapanan müzakere başlıklarının toplum açısından anlamı giderek azalacaktır.

Milliyetçiliğin Yükseldiği Bir Dönemde Dayanışmayı Savunmak

Dünyada olduğu gibi Balkanlar'da da siyasetin dili sertleşiyor. Ekonomik krizler, savaşlar, düzensiz göç, güvenlik kaygıları ve gelecek belirsizliği toplumları daha korumacı siyasi tercihlere yöneltebiliyor.

Sosyal demokratların burada yaptığı en büyük hatalardan biri insanların güvenlik ve düzen taleplerini küçümsemek olabilir.

İnsanların güvenli bir mahallede yaşamak istemesi sağcı bir talep değildir.

Devletin sınırlarını yönetmesini istemek sağcı bir talep değildir.

Çocuğunun iyi bir devlet okulunda eğitim görmesini istemek sağcı bir talep değildir.

Adalet sisteminin işlemesini istemek de sağcı bir talep değildir.

Bunların tamamı sosyal devletin görevidir.

Dolayısıyla yeni sosyal demokrasi yalnızca eşitliğin değil, demokratik güvenliğin de siyaseti olmak zorundadır. Ancak sosyal demokrat güvenlik anlayışı insanları birbirine düşman ederek değil, kurumları güçlendirerek kurulmalıdır.

Güçlü devlet ile otoriter devlet aynı şey değildir.

Güçlü devlet; mahkemesi bağımsız, polisi hukuka bağlı, okulu kaliteli, hastanesi ulaşılabilir ve belediyesi hesap verebilir olan devlettir.

Türkiye ve Balkanlar Arasında Yeni Bir Sosyal Demokrat Diyalog

Türkiye açısından Balkanlar yalnızca dış politikanın konusu değildir. Balkanlar ile Türkiye arasında tarihsel, kültürel, ekonomik ve insani bağlar bulunmaktadır. Türkiye'de milyonlarca insanın ailesinin Balkan coğrafyasıyla doğrudan veya dolaylı bir bağı vardır. Aynı şekilde Balkanlar'daki Türk ve Müslüman topluluklarla ilişkiler de bu bağların önemli bir bölümünü oluşturmaktadır.

Ancak Türkiye'nin Balkan politikasının yalnızca tarihsel ve kültürel bağlar üzerinden şekillenmesi yeterli değildir. Demokratik kurumlar, yerel yönetimler, üniversiteler, gençlik örgütleri, sendikalar, kadın örgütleri ve düşünce kuruluşları arasında daha güçlü ilişkiler kurulmalıdır.

Özellikle sosyal demokrat ve demokratik sol hareketler arasında Balkanlar ölçeğinde yeni bir siyasal diyaloğa ihtiyaç vardır.

İklim krizi sınır tanımıyor.

Göç sınır tanımıyor.

İşsizlik, konut krizi ve gençlerin gelecek kaygısı da tek bir ülkenin problemi değil.

Öyleyse çözüm arayışlarının da yalnızca ulusal sınırlar içerisinde kalması gerekmiyor.

Türkiye'deki sosyal demokrat hareketlerin Balkanlar'daki kardeş partilerle ilişkilerini yalnızca protokol ziyaretleri seviyesinde değil; ortak politika üretimi, gençlik programları, belediyecilik deneyimlerinin paylaşılması, akademik çalışmalar ve bölgesel sosyal politika projeleri üzerinden geliştirmesi mümkündür.

Balkanlar’ın İhtiyacı Yeni Bir Umut Siyaseti

Sosyal demokrasinin Balkanlar'daki geleceği, geçmişteki başarılarını anlatmasından çok geleceğe ilişkin nasıl bir toplum önerdiğine bağlı olacaktır.

Yirmi birinci yüzyılın Balkan sosyal demokrasisi; yalnızca devletin daha fazla yardım dağıttığı bir düzeni değil, vatandaşın kendi hayatını kurabilecek güce kavuştuğu bir toplumu hedeflemelidir. Yoksulluğu yönetmek yerine yoksulluğun nedenlerini ortadan kaldırmaya, işsizliği istatistik olarak azaltmak yerine nitelikli ve güvenceli istihdam yaratmaya, gençlere ülkelerini terk etmemelerini söylemek yerine kalabilecekleri bir ülke yaratmaya odaklanmalıdır.

Ve belki de en önemlisi, Balkanlar'ın sürekli geçmişiyle kavga eden bir coğrafya olmaktan çıkmasına katkı sunmalıdır.

Bu coğrafyada herkesin anlatacağı bir acısı vardır. Her toplumun kaybettiği insanları, hatırladığı savaşları ve taşıdığı tarihsel kırgınlıkları vardır. Fakat siyaset yalnızca geçmişin hesabını tutmaya başladığında gelecek kurma yeteneğini kaybeder.

Sosyal demokrasi tam burada yeniden anlam kazanabilir.

Çünkü sosyal demokrasinin temel iddiası insanların aynı kimliğe sahip olması değildir. Aynı toplum içerisinde eşit, özgür ve onurlu biçimde yaşayabilmeleridir.

Balkanlar'ın geleceğini belirleyecek soru bu nedenle yalnızca hangi partinin iktidara geleceği değildir. Asıl soru, gençlerin kalmak istediği, insanların birbirinden korkmadığı, kimliklerin çatışma gerekçesi olmadığı ve ekonomik büyümenin toplumun tamamına yayıldığı bir Balkan düzeninin kurulup kurulamayacağıdır.

Ben sosyal demokrasinin bu soruya hâlâ güçlü bir cevap verebileceğini düşünüyorum.

Ama bunun için sosyal demokrasinin önce kendisini yenilemesi gerekiyor.

Geçmişin başarılarını koruyarak, geçmişin siyasetini tekrar etmeden.

Çünkü Balkanlar'ın ihtiyacı geçmişe dönmek değil; geçmişten öğrendikleriyle ortak bir gelecek kurmaktır.