9 Eylül 1984’te Paris’te, aynı sürgün gökyüzünün altında soluklandığımız çetin günlerde, toprağından uzakta bir yıldız kaydı.
Yılmaz Güney’in ebediyete uğurlanışında, o tarihi cenaze töreninde bizzat görev almaktan ve şanına yakışır vedasına tanıklık etmekten her zaman onur duydum. On binlerin Pere Lachaise’e akın ettiği, dillerin ve yüreklerin kenetlendiği o an; yalnızca şahsi bir veda değil, bir hakikatin dünya basınına ve insanlığın hafızasına nakşedilişiydi.
Peki, kimdi Yılmaz Güney? Hafıza onu çoğunlukla sineması ve toplumcu duruşuyla odaklar. Oysa onun sinematografik dehasının harcı, göz ardı edilen edebiyatında gizlidir. Nasıl ki Nâzım’ın ya da Oktay Rıfat’ın şiirdeki görkemi romanlarını gölgede bıraktıysa, Güney’in rejisörlüğü de yazarlığının önüne geçmiştir. Oysa Ağıt filminde kendi özgün sinema dilini yakaladığı o ilk an, edebiyatın sinemaya fısıldadığı andır.
Türkiye sineması uzun yıllar "esas kız" ve "esas oğlan" illüzyonuna dayandı. Fakat öyle bir eşik aşıldı ki, Yılmaz Güney’in bizzat oynamadığı, yalnızca kalemiyle ve vizyonuyla imzasını attığı Sürü ve Yol gibi yapıtlar dahi halkın kendi öz hikâyesi haline geldi. O, afişteki bir isimden öte, tarlasında yorulan köylünün, fabrikadaki işçinin, geleceksiz bırakılan öğrencinin duvarındaki imgeye dönüştü. Sadece bir sinemacı değil; sosyalist bir bilincin, aydınların sustuğu çetin zamanlarda ezilenlerin sesiydi.
Masumiyetin Sorgulanışı: Selimiye Üçlüsü
Yılmaz Güney’in sanatının nirengi noktası diyalektik materyalizmdir. Gençlik yıllarından itibaren ödediği ağır bedeller ve cezaevi yılları, üretiminin yakıtı olmuştur. 12 Mart edebiyatının o ağdalı, "mağdur ve masum" figürler yaratan atmosferinden Salpa, Sanık ve Hücrem (Selimiye Üçlüsü) ile ayrılır.
Güney, burjuva hukukunun edilgen "masumiyet" kavramını olumlamaz; aksine sorgular. Onun kahramanları için masumiyet bir erdem değil; siyasi bilincin, halka karşı sorumluluk almanın eksikliğidir. O, yenilginin ve işkencenin ağıdını yakmakla kalmaz; eylemin ve iradenin imkânını arar.
Şokun ve İmkânın Sineması: Rocha ve Güney
Atilla Dorsay’dan Memduh Ün’e kadar geniş bir kesimin onun önünde saygıyla eğilmesinin sebebi yalnızca oyunculuğu değildir. Ulus Baker’in tespitiyle; Güney, Brezilyalı Glauber Rocha ile birlikte modern politik sinemanın dünya ölçeğindeki kurucularındandır.
O, Latin Amerika sinemasıyla paralel şekilde, izleyicinin zihnine "şok" dalgaları gönderir. Güney’in sinemasında politik olan, soyut bir slogan değildir; otobüs garında bilet alırken, jandarma aramasında ya da sürüyü şehre sürerken yaşanan o çiğ gerçekliktir. Eski ile yeninin, feodal ile burjuvanın saçmalık derecesindeki iç içeliğini sunar. Tek bir büyük patlama yerine zihne zerk edilen küçük şoklarla muazzam bir eylem ve bilinç gücünü harekete geçirir.

Bugünün Suskunluğu ve Yarının Muştusu
Aramızdan ayrılışının üzerinden onlarca yıl geçmesine rağmen, onun insanı merkeze alan toplumcu sanatına bugün her zamankinden daha çok muhtacız. Neo-liberal yıkımın, savaşların ve sömürünün tırmandığı bu çağda; insan sanattan, şiirden ve sinemadan sistemli bir şekilde uzaklaştırılıyor. Aydınların ve sanatçıların bu büyük suskunluğu, Adorno’nun dehşet karşısındaki o asil geri çekilişine değil, maalesef çağın suç ortaklığına benziyor.
Hafızasızlaştırılan ve heyecanı çalınan bir dünyada Yılmaz Güney’i anmak, yalnızca geçmişe saygı duruşu değil; geleceği talep etmektir. Kendi sözleriyle ifade ettiği gibi:
"Biz sazımızı çok iyi çalmalıyız. Biz, çok iyi türküler söylemeliyiz. Dağlarımız, ovalarımız, ormanlarımız bizi bekliyor... Biz yiğitlikleriyle destanlar yazmış bir halkız ve önümüzde duran bütün güçlükleri yenecek azme ve güce sahibiz... Dost ve düşman herkes bilsin ki, kazanacağız. Mutlaka kazanacağız..."
Kaynakça:
Ömer Türkeş. Milliyet Sanat. 05. 04. 2005
İsmail Biçer. Edebiyatımızda Yılmaz Güney. Güney Dergisi web sitesi.
Ulus Baker. Şok ve Beyin. Fotoğrafya. S. 12.