"Biz siyaset yapmıyoruz, yapmayız" iddiasında bulunan sanatçılara ve sanatçı örgütlerine siyasetin bilim olduğunu hatırlatmak gerekiyor.
“İster şiir, ister anlatı (öykü/roman), ister müzik, görsel sanatlar veya tiyatro olsun; her estetik form, kaçınılmaz olarak belirli bir perspektifi, bir değerler hiyerarşisini ve nihayetinde politik bir duruşu barındırır. Bu eserler, içinde yaratıldıkları toplumsal düzenin barındırdığı çelişkilere, adaletsizliklere veya yüceltmeye değer buldukları dinamiklere kayıtsız kalamaz.”
Adil Okay
SANATIN ELİT KAÇIŞI: APOLİTİK OLMAK DA SİYASET YAPMAKTIR ! *
“Öncelikle sanat siyasidir çünkü mekânın, görünürlüğün ve yaşanırlığın dağılımını yeniden biçimlendirir. (…) Sanat siyasaldır çünkü sosyal tahakkümün biçimlerini yapılandıran zaman ve mekânın sıradan koordinatlarını askıya alarak belli bir algısal modeli biçimlendirir.”[i] Jacques Rancière
Son zamanlarda, kimi sanatçı çevrelerinde kaygı verici bir apolitikleşme eğilimi göze çarpmaktadır. Bu eğilim, bizzat bilimi ve siyaseti inkâr etme, hatta onlardan âdeta ürkme şeklinde tezahür etmektedir. Özellikle hazırlanan “manifestolarda”, yapılan açıklamalarda sıkça rastlanan; "siyasi değiliz, siyaset dışıyız, siyaset yapmıyoruz" gibi naif ve çoğu zaman bilim dışı söylemler, derin bir tedirginliğin ya da daha kötüsü, ucuz bir pragmatizmin kanıtıdır. Üstelik bu tavrı sergileyen çevreler, kendilerini toplumsal algıda "okur-yazar elit" olarak konumlandırmaktan çekinmezler. Oysa bu kaçışçı duruş, hem sanatın özüne hem de içinde yaşanılan toplumsal hakikate temelden aykırıdır.
Sanat, insanın varoluşsal sorgulamalarının ve toplumsal ilişkilerinin bir aynasıdır. Hayatın kendisi siyasetten (güç ilişkilerinden) bağımsız bir alanda cereyan etmezken, sanatın bu temel gerçeklikten muaf tutulması beklentisi safdillik ötesi bir yanılsamadır. İster şiir, ister anlatı (öykü/roman), ister müzik, görsel sanatlar veya tiyatro olsun; her estetik form, kaçınılmaz olarak belirli bir perspektifi, bir değerler hiyerarşisini ve nihayetinde politik bir duruşu barındırır. Bu eserler, içinde yaratıldıkları toplumsal düzenin barındırdığı çelişkilere, adaletsizliklere veya yüceltmeye değer buldukları dinamiklere kayıtsız kalamaz.
Siyaset Nedir? Akademik Zeminde Netleşme
Bu noktada, kaçınılan bu mefhumun, yani siyasetin ne olduğunun akademik zeminde netleştirilmesi elzemdir. "Siyaset bilimi" olarak adlandırılan disiplin, sosyoloji, psikoloji, antropoloji ve ekonomiyi içeren sosyal bilimlerin ayrılmaz bir dalıdır. Siyaset biliminin kökleri, bizzat uygarlığın başlangıç dönemlerine, Eski Yunan felsefesine kadar uzanır. Eflatun’un Devlet’i, Aristoteles‘in Politika’sı, iktidar, adalet ve toplumsal düzen üzerine ilk büyük düşünce yapı taşlarıdır. Yani siyaset, antik çağlardan beri insan topluluklarının en temel ve kaçınılmaz uğraşlarından biri olmuştur.
Dolayısıyla, "Biz siyaset yapmıyoruz, yapmayız" iddiasında bulunan sanatçılara ve sanatçı örgütlerine siyasetin bilim olduğunu hatırlatmak gerekiyor. Siyaset, indirgemeci bir yaklaşımla sadece seçim sandıkları veya parti liderlerinin söylemlerinden ibaret değildir; o, iktidarın nasıl dağıtıldığı, kaynakların kimler lehine mobilize edildiği, hakların nasıl tesis edildiği veya gasp edildiği ile ilgilenen en temel toplumsal mekanizmadır. Bu bağlamda, "Biz siyaset yapmayız, biz siyaset üstüyüz…" iddiası, bilerek ya da bilinçaltı bir mekanizma ile yalan söylemektir. Zira sanatçının eseri, eylemi ve hatta sessizliği dahi kamusal alanda bir mesaj taşır.
Eğer bir sanatçı veya kolektif, mevcut düzenin yapısal sorunlarına, adaletsizliklerine karşı muhalif bir duruş sergilemiyor, olaylara / gelişmelere karşı üç maymunları oynayarak susuyorsa, bu pasif duruş dahi bir siyasi eylemdir. Bu, pratik sonuçları itibarıyla, iktidar nimetlerinden ve sermaye gruplarından nemalanmak için ruhunu şeytana satan "yandaş sanatçılar kulübü”ne dahil olmaktır. Sessizlik, düzenin devamından duyulan örtülü bir memnuniyeti ifade eder, statükonun zımni onayı haline gelir. Bu, "şimdilik bizim canımız yanmıyor, bize dokunmayın" demenin entelektüel bir kılıfıdır. Bu, komşunun evi yanarken ondan bir damla su esirgemektir. Düşünceleri, eserleri veya eleştirileri nedeniyle zindanlara atılan, işlerinden edilen, sürgünde yaşamaya mahkum edilen sanatçılarla, bilim insanlarıyla dayanışmadan kaçmaktır.
Tabi ki korkup susmak ayrı, susmaya teorik gerekçeler bulmaya çalışmak ayrı değerlendirilmelidir. "Ben siyaset üstüyüm" gibi içi boş ve uydurma teorilerle bu duyarsızlığı savunmaya kalkmak yerine, susmak dahi ahlaki açıdan daha az yıpratıcı olabilir. Zira sanatsal üretim, sanatçının birikimlerinin sonucu olarak tezahür eder. Bu birikim, apriori bir kaynaktan gelmez; aksine, bireyin ontolojik olarak içinde doğduğu coğrafyada edindiği kültürel tecrübelerinin karmaşık bir sentezidir. Bu girift korelasyonlar ağı içerisindeki "imdat çığlıklarına" karşı geliştirilen estetik duyarsızlık, sonuç itibarıyla siyasi bir pozisyonlanmadır. Sanatçının, toplumsal bağlamdaki acil sorunlara yönelik eleştirel göndermeleri ihmal etmesi, istemeden de olsa mevcut siyasal iktidarın statükosunu meşrulaştıran bir dolaylı destek mekanizması işlevi görür. Zira, sanatın siyasetten yalıtılmış bir otonom alana sahip olduğu iddiası, Jacques Rancière'in estetik-politik tezleriyle de çürütülmektedir:
"Sanatın dışında kalacak bir gerçek dünya yoktur. Duyumsanabilir ortak kumaşın üzerindeki estetik politikası ile politika estetiğinin birleşip ayrıldıkları tek ve ikili kıvrımlar vardır. ‘Kendine gerçek’ diye bir şey yoktur; algılarımızın, düşüncelerimizin ve müdahalelerimizin nesnesi olarak, gerçeğimiz olarak bize sunulmuş olanın yapılandırılması vardır." [i]
Rancière'in yukarıdaki önermesinde belirttiği gibi: Sanat ve siyaset, açık veya gizli bir etkileşim alanında sürekli olarak birbirine dokunur. Bu önermenin reddi —yani sanatçının kendisini siyasetin dışında konumlandırması— ne yazık ki güncel sanat pratiklerinde yaygın bir savunma mekanizması olarak tezahür etmektedir. Oysa egemen gücün yapıları (hukuk mekanizmaları, hapishane sistemi, yandaş medya aygıtları, Kültür Bakanlığı bürokrasisi, sansür konseyleri, sermaye piyasası ve kışkırtılan linç dinamikleri) bir heyula gibi sanatçının yaratım alanını kuşatmışken, bireysel düzeyde ilan edilen 'siyasete mesafe' söyleminin inandırıcılığı yoktur. Bu, Foucaultvari bir kontrol aygıtı karşısında otonomi iddiasının ne denli naif kaldığını göstermektedir.
Sonuç: Vicdanın İkilemi
Sonuç olarak siyasetten kaçış, siyaseti inkâr etme çabası, özünde "rahatsız edilmeme" gayretidir. Bu ise, sanatın toplumsal uyarıcı- sarsıcı misyonundan vazgeçildiği yani temel sorumluluklarından birinin terk edildiği anlamına gelir. Sanatın işlevlerinden biri, yaşamın karmaşasını – gizlenen gerçeği ifşa etmektir. Bu ifşa, kaçınılmaz olarak toplumsal sistemin en rahatsız edici ve en sivri taşlarına basmayı gerektirir. Sanatçı, toplumsal vicdanın bir nevi alarm sistemi olarak, bu taşları görmezden gelemez.
Sanatçının bu etik ikilemi hakkında -yıllar önce- yazdığım bir aforizmayla diyeceklerimi toparlıyorum. “Tarafsızlık safsatası”nı reddeden, vicdanı körelmemiş, bu nedenle bedel ödemiş sanatçılara da selam yolluyorum:
"Sanatçı yürürken ayağına acı taşları takılır. Eğilip alırsa eli, almazsa vicdani kanar."[ii]
*Güney Dergisi. S115
[i] J. Ranciére, Disiplinler arası düşünce: Bir bilgi estetiği, Sendika org için çeviren: Kutlu Tunca
[ii] Adil Okay, Aforizmalarım, https://edebiyatbahcesi.net/kose-yazisi/2215/aforizmalar