“Sessizliğin Diyalektiği”ni yazarken, insanın var olma biçimlerini kendi içimde sorguladım. Konuşmanın çoğu zaman bir sığınak, bir kendini ispat etme hali olduğunu; buna karşılık susmanın ise daha ağır, daha sahici bir yüzleşme taşıdığını hissettim. Bu şiirde, kelimelerin kurduğu dünyalarla suskunluğun açtığı derinlik arasında gidip gelen bir iç ses var. Sevginin bile anlaşılmadığında nasıl kendi gölgesine dönüştüğünü, iki insanın aynı havayı solusa da aynı gerçeği paylaşamayabileceğini anlatmaya çalıştım. Benim için sessizlik bir eksiklik değil; aksine, insanın kendine yönelttiği en eski ve en dürüst sorudur. Sessizliğin Diyalektiği İnsan konuşur; çünkü konuşmak, var olduğunu sanmanın en kolay yoludur. Kelimelerle kendine bir dünya kurar, o dünyanın içinde haklılığını büyütür. Oysa ben susarım. Susmak, bazen gerçeğe daha yakın durmaktır. Çünkü hakikat gürültüyü sevmez. İnsan, sevdiğinin karşısında susuyorsa bu bir yenilgi değildir; belki de insanın kendi içindeki yıkımı dinlemesidir. Konuşan kendini çoğaltır, susansa kendini derinleştirir. Ve derinlik, çoğu zaman acının en sade biçimidir. Sevgi bazen yetmez; çünkü sevgi, anlaşılmadığında kendi gölgesine dönüşür. Biri konuşur, diğeri susar. Biri kelimelerde kaybolur, diğeri anlamın yükünü taşır. Sonunda iki nefes aynı havayı paylaşsa da aynı gerçeği soluyamaz. Ve insan anlar: Sessizlik, bazen bir son değil, varoluşun kendine sorduğu en eski sorudur. Güven Boğa