Son yıllarda “sol” adına konuşan, ancak solun tarihsel anlam dünyasıyla giderek daha az temas eden bir siyasal dil yeniden güç kazanıyor. Bu dil, kendini çoğu zaman “gerçekçi”, “çağın gereklerine uyumlu”, “yönetilebilir” ve “piyasayla barışık” olarak sunuyor. Oysa bu yeni dalga, gerçekte yeni değil. Bu, 1990’lardan itibaren yükselen ve bugün yeniden hortlayan neoliberal solun ta kendisi. Asıl tehlikeli olan ise bu yönelimin artık açık bir ideolojik tercih olarak değil, sosyal demokrasinin içine sızan bir normalleşme biçimi olarak ortaya çıkmasıdır.
Neoliberal sol, ilk bakışta ilerici bir dil kullanır. Eşitlikten, çeşitlilikten, kapsayıcılıktan, bireysel özgürlüklerden söz eder. Ancak bu kavramların altı, ekonomik adalet ve sınıfsal eşitlik boyutlarından sistematik biçimde boşaltılmıştır. Gelir dağılımı, emek-sermaye ilişkisi, sendikal haklar, kamusal mülkiyet ve sosyal devlet gibi başlıklar ya geri plana itilir ya da “eski solun modası geçmiş talepleri” olarak küçümsenir. Bunun yerine, piyasa dostu reformlar, esnek istihdam, girişimcilik övgüsü ve “rekabetçi sosyal politika” gibi kavramlar dolaşıma sokulur. Sosyal demokrasi, böylece adaletin değil, uyumun ideolojisine indirgenir.
Bu sızmanın temel yöntemi, siyasetin dilini dönüştürmektir. Neoliberal sol, sınıf kavramını neredeyse tamamen terk eder. Yerine “orta sınıf hassasiyetleri”, “başarılı bireyler”, “yetkin insan kaynağı” gibi teknik ve steril ifadeler koyar. Yoksulluk artık yapısal bir sorun değil, “fırsatlara erişim problemi” olarak tanımlanır. İşsizlik, sermayenin tercihleriyle değil, bireyin beceri eksikliğiyle açıklanır. Böylece eşitsizlik, siyasal bir mesele olmaktan çıkar; kişisel bir performans sorununa dönüştürülür. Sosyal demokrasi, bu dili benimsediği ölçüde kendi tarihsel varlık nedenini inkâr eder.
Neoliberal solun sosyal demokrasiye sızmasının bir diğer boyutu, devlet algısının dönüşümüdür. Sosyal demokrat gelenekte devlet, kamusal çıkarın ve toplumsal dengelemenin aracıdır. Neoliberal sol ise devleti “verimsiz”, “ağır”, “piyasanın önünde engel” olarak kodlar. Kamusal hizmetlerin piyasalaştırılması, özelleştirmeler, kamu-özel ortaklıkları ve performans ölçütleri bu anlayışın temel araçlarıdır. Sosyal politika, bir hak olmaktan çıkar; maliyet-etkin bir yatırım kalemine indirgenir. Bu noktada sosyal demokrasi, sosyal devleti güçlendiren değil; sosyal devleti yöneten bir muhasebe pratiğine dönüşür.
Daha da önemlisi, neoliberal sol kendini çoğu zaman “aşırılıklara karşı merkez” olarak konumlandırır. Sağ popülizme karşı mücadele ettiğini söylerken, solun eşitlikçi taleplerini de “radikal” ve “tehlikeli” ilan eder. Böylece siyasal alan, iki uç arasında sıkıştırılır: Bir yanda otoriter sağ, diğer yanda “sorumlu” neoliberal sol. Sosyal demokrasi, bu çerçevede bir denge unsuru olmaktan çıkıp, statükonun sol kanadına dönüşme riskiyle karşı karşıya kalır. Toplumsal öfke ve adalet talebi, temsil edilecek bir kanal bulamadığında ya siyasetten kopar ya da daha sert ve otoriter yönelimlere savrulur.
Neoliberal solun en güçlü olduğu alanlardan biri de kimlik siyasetidir. Kimliklerin tanınması ve ayrımcılıkla mücadele elbette solun vazgeçilmez başlıklarıdır. Ancak neoliberal sol, bu alanı ekonomik eşitsizliklerin üzerini örten bir vitrinolarak kullanma eğilimindedir. Kimlikler konuşulur, ama sınıflar konuşulmaz. Temsiliyet tartışılır, ama yeniden dağıtım tartışılmaz. Böylece eşitlik, maddi koşullardan koparılır; sembolik bir tanınma politikasına indirgenir. Sosyal demokrasi, bu indirgemeyi kabul ettiği ölçüde, geniş emekçi kesimlerle bağını zayıflatır.
Bu sızmanın bir nedeni de solun uzun süredir yaşadığı özgüven kaybıdır. Neoliberal küreselleşmenin “alternatifsiz” olduğu fikri, solun önemli bir kısmında içselleştirilmiştir. “Başka bir düzen mümkün” iddiası, yerini “mevcut düzen içinde en az zararla yönetme” anlayışına bırakmıştır. Sosyal demokrasi, bu noktada dönüştürücü bir siyaset olmaktan çıkıp, kriz yöneticisi rolüne hapsolur. Oysa tarihsel olarak sosyal demokrasi, kapitalizmi makyajlamak için değil; onu demokratik baskı altına almak için vardır.
Bugün neoliberal solun yeniden hortlaması, tesadüf değildir. Ekonomik krizler derinleşirken, eşitsizlikler artarken ve toplumsal güvensizlik yayılırken, sermaye dostu ama “ilerici görünümlü” bir sol, düzen için kullanışlı bir tampon işlevi görür. Bu sol, öfkeyi yatıştırır ama dönüştürmez; adalet talebini ehlileştirir ama karşılamaz. Sosyal demokrasi, bu role razı olduğunda, yalnızca kendi ideallerini değil, toplumsal umudu da tüketir.
Çıkış yolu, sosyal demokrasinin kendi köklerine cesaretle dönmesinden geçer. Bu dönüş, nostaljik bir “eski sol” romantizmi değildir. Aksine, çağdaş koşullarda eşitlik, dayanışma ve kamusal güç fikrini yeniden üretme çabasıdır. Sosyal demokrasi, piyasa ile barışık olmak adına adaletten vazgeçemez; yönetişim adına siyaseti teknokratlara devredemez; kapsayıcılık adına sınıfsal gerçekliği görmezden gelemez. Neoliberal solun sızmasına karşı en güçlü panzehir, açık bir ideolojik netliktir.
Sonuç olarak neoliberal solun hortlaması, sosyal demokrasinin kaçınılmaz kaderi değildir. Ancak bu eğilimle yüzleşilmezse, sosyal demokrasi yavaş yavaş içi boşaltılmış bir etik etiket haline gelir. Gerçek soru şudur: Sosyal demokrasi, eşitsizlikleri yöneten bir sistem içi düzenleme mi olacak, yoksa eşitsizliklere karşı gerçek bir siyasal mücadele mi verecek? Bu soruya verilecek cevap, yalnızca solun değil, demokrasinin de geleceğini belirleyecektir.
--
Muratcan IŞILDAK