Türkiye’nin yakın tarihini anlamaya çalışan herkesin, ister istemez yüzleşmek zorunda kaldığı temel meselelerden biri şeriatçı terör olgusudur. Bu olgu, yalnızca güvenlik başlığı altında ele alınabilecek dar bir tehdit alanı değildir; aksine ideolojik, siyasal, toplumsal ve uluslararası boyutları olan çok katmanlı bir sorundur. Şeriatçı terör, dinî inancı bireysel vicdan alanından koparıp siyasal bir mutlaklık iddiasına dönüştürdüğü ölçüde tehlikelidir. Çünkü bu ideoloji, çoğulculuğu reddeder; hukuku, demokrasiyi ve eşit yurttaşlığı “beşerî sapma” olarak görür; şiddeti ise kutsal bir görev haline getirir. Türkiye’nin yaşadığı acı deneyimler, bu ideolojinin yalnızca marjinal hücrelerde değil, uzun yıllar boyunca çeşitli sosyal, kültürel ve ekonomik kanallar aracılığıyla toplumun farklı katmanlarına sızabildiğini göstermiştir.

Bu sızmanın en tehlikeli yönü, şeriatçı yapılanmaların kendilerini çoğu zaman “mağdur”, “baskı altındaki inanç grubu” ya da “sivil toplum hareketi” olarak sunabilmesidir. Bu maske, hem iç kamuoyunda hem de uluslararası alanda ciddi bir algı karmaşası yaratmıştır. Oysa mesele, inanç özgürlüğü değil; inancın siyasal iktidarı ele geçirmek ve toplumu tek tip hale getirmek için araçsallaştırılmasıdır. Şeriatçı terörün nihai hedefi, laik hukuk düzenini tasfiye etmek ve yerine itiraz edilemez bir dogmatik düzen kurmaktır. Bu nedenle bu tehdit, yalnızca devlete değil; doğrudan doğruya bireyin özgürlüğüne, kadının yaşam hakkına, bilimin özerkliğine ve toplumun çok sesliliğine yönelmiştir.

Necip Hablemitoğlu’nun önemi tam da bu noktada ortaya çıkar. Hablemitoğlu, şeriatçı yapılanmaları yalnızca ideolojik bir sapma olarak değil; örgütlü, planlı ve çoğu zaman uluslararası bağlantılarla beslenen bir siyasal proje olarak ele almıştır. Onun çalışmaları, Türkiye’de radikal dinci ağların nasıl finansal kaynaklar bulduğunu, nasıl eğitim ve kültür faaliyetleri adı altında kadrolaştığını, nasıl “ılımlı” bir dil kullanarak meşruiyet kazandığını somut örneklerle ortaya koymuştur. Bu yaklaşım, meseleyi romantize eden ya da basitleştiren bakışların aksine, soğukkanlı ve belge temelli bir uyarıdır. Hablemitoğlu’nun yazdıkları, Türkiye’de laikliğin neden yalnızca anayasal bir ilke değil, toplumsal barışın ön koşulu olduğunu güçlü biçimde hatırlatır.

Batı’nın bu süreçteki tutumu ise en az şeriatçı terör kadar tartışmalıdır. Batı dünyası, kendi sınırları içinde radikal dinci ideolojilere karşı sıfır tolerans politikaları uygularken, konu Türkiye ve benzeri ülkeler olduğunda çoğu zaman çifte standartlı bir yaklaşım sergilemiştir. “Din özgürlüğü”, “çoğulculuk” ve “sivil toplum” gibi kavramlar, laiklik karşıtı ve demokrasi düşmanı yapıların meşrulaştırılmasında araçsallaştırılabilmiştir. Hablemitoğlu’nun sert eleştirilerinden biri de tam olarak bu noktaya yöneliktir: Batı, kendi güvenliği söz konusu olduğunda radikalizmi tehdit olarak görürken, Türkiye gibi ülkelerde bu tehdidi ya küçümsemiş ya da jeopolitik çıkarları doğrultusunda tolere etmiştir.

Bu tutumun arkasında yatan nedenleri yalnızca “kötü niyet” ile açıklamak eksik kalır. Türkiye’nin jeopolitik konumu, tarihsel mirası ve toplumsal dinamizmi, onu Batı açısından her zaman “tam uyumlu” bir aktör olmaktan uzak tutmuştur. Ne bütünüyle Doğu’ya ait, ne de Batı’nın çizdiği kalıplara eksiksiz uyan bir ülke olan Türkiye, kendi modernleşme ve laiklik tecrübesini üretmiştir. Bu özgünlük, bir yandan Türkiye’ye büyük bir potansiyel kazandırırken, diğer yandan bazı çevreler için kontrol edilmesi gereken bir belirsizlik alanı yaratmıştır. “Batı’nın kıskançlığı” ifadesi, tam da bu gerilimi anlatır: Türkiye’nin kendi ayakları üzerinde duran, bölgesel etkisi olan ve laik-demokratik iddiasını sürdüren bir aktör olması, kimi zaman rahatsızlıkla karşılanmıştır.

Şeriatçı terörün Batı’da yeterince ciddiye alınmaması ya da “ılımlı” görünümler altında tolere edilmesi, Türkiye’nin iç barışına ağır bedeller ödetmiştir. Terör eylemleri, suikastlar, toplumsal kutuplaşma ve kurumsal erozyon, bu bedelin yalnızca görünen kısmıdır. Asıl yıkım, toplumun ortak değerler etrafında buluşma kapasitesinin zedelenmesidir. Laiklik, bir kesimin diğerine dayattığı bir ideoloji gibi sunulduğunda; şeriatçı söylemler ise “ezilenlerin sesi” olarak pazarlanabildiğinde, hakikat bulanıklaşır. Hablemitoğlu’nun uyarılarının değeri, bu bulanıklığı dağıtma çabasında yatar. O, laikliğin din karşıtlığı değil; dinin siyasetin ve şiddetin aracı haline gelmesini engelleyen koruyucu bir çerçeveolduğunu ısrarla vurgulamıştır.

Necip Hablemitoğlu’nu anmak, bu nedenle yalnızca bir akademisyeni ya da aydını anmak değildir. Bu anma, aynı zamanda cesaretin, bedel ödemeyi göze alan bir aydın sorumluluğunun hatırlanmasıdır. Hablemitoğlu, şeriatçı terörün ve onun uluslararası bağlantılarının üzerine giderken, yalnız kalacağını ve hedef haline geleceğini bilmesine rağmen geri adım atmamıştır. Onun katledilmesi, yalnızca bir insanın hayatının son bulması değil; Türkiye’de eleştirel düşünceye ve laik-demokratik uyarılara yönelmiş bir gözdağıdır. Bu cinayet, düşüncenin susturulmak istendiği anların en karanlık örneklerinden biri olarak hafızalarda yer etmiştir.

Bugün gelinen noktada, Hablemitoğlu’nun yazdıkları hâlâ güncelliğini koruyor. Şeriatçı terör, biçim değiştirerek varlığını sürdürmekte; açık şiddetin yanı sıra kültürel ve ideolojik kuşatma yöntemleriyle etkisini genişletmektedir. Batı’nın Türkiye’ye yönelik tutumu ise hâlâ tutarsızlıklar barındırmaktadır. Demokrasi ve hukuk çağrıları yapılırken, Türkiye’nin laiklik hassasiyetlerinin yeterince anlaşılmaması ya da bilinçli biçimde göz ardı edilmesi, karşılıklı güvensizliği derinleştirmektedir. Bu tablo, Türkiye’nin kendi demokratik kapasitesini güçlendirmesini, laikliği toplumsal uzlaşının ortak zemini olarak yeniden üretmesini her zamankinden daha önemli hale getirmektedir.

Unutmamak lazım ki şeriatçı terörle mücadele yalnızca güvenlik politikalarıyla kazanılamaz. Bu mücadele, eğitimle, hukukla, şeffaflıkla ve özgür düşünceyle yürütülmek zorundadır. Batı ile ilişkiler ise edilgen bir uyum arayışıyla değil; eşitlik, ilkesellik ve karşılıklılık temelinde yeniden tanımlanmalıdır. Necip Hablemitoğlu’nun mirası, bize şunu hatırlatır: Türkiye’nin geleceği, ne din adına şiddeti kutsayan karanlık ideolojilere, ne de dışarıdan dayatılan çıkar hesaplarına teslim edilebilir. Bu gelecek, ancak aklın, bilimin, laikliğin ve demokrasinin birlikte savunulmasıyla kurulabilir. Hablemitoğlu’nu anmak, tam da bu nedenle, geçmişe dönük bir yas değil; geleceğe dönük bir sorumluluk çağrısıdır.

--

Muratcan IŞILDAK