Edward Burne-Jones tarafından 1860 yılında resmedilen Sidonia von Bork portresi, günümüzde Londra’daki Tate Britain koleksiyonunda sergilenmektedir. Ressam Edward Coley Burne-Jones (1833–1898), eserlerindeki tema ve üslup seçimleriyle “Ön-Raffaello Kardeşliği” akımının en önemli temsilcilerinden biri olan İngiliz ressam ve tasarımcıdır. Tabloya ilham veren Sidonia von Borcke (1548–1620) ise bugün Polonya sınırları içerisinde kalan Stettin şehrinde yaşamıştır.

Pomeranyalı bir soylu olan Sidonia, yaşamının büyük bir bölümünü mahkeme salonlarında miras ve hak arayışıyla geçirmiştir. Ancak yaşlandıkça çevresiyle girdiği çatışmalar ve üzerine yapışan "Femme Fatale" (baştan çıkarıcı, ölümcül kadın) imajı, onu açık bir hedef haline getirmiştir. 1620 yılında, yaklaşık 72 yaşındayken, Pomeranya’nın yönetici ailesi olan Griffin Hanedanı’na büyü yaparak soylarının kurumasına neden olmakla suçlanmıştır. İşkence altında bu suçlamaları kabul etmek zorunda bırakılan Sidonia, Stettin’de önce idam edilmiş, ardından bedeni yakılmıştır.

Ölümünden sonra kulaktan kulağa yayılan anlatılar, onu karanlık bir efsaneye dönüştürmüştür. Burne-Jones’un portresi de bu "tehlikeli ve büyüleyici cadı" imajını estetik hâle getiren bir eser olarak kabul edilir. Ressam bu çalışmasında, o dönem ilgi gören Wilhelm Meinhold’un Sidonia the Sorceress (Büyücü Sidonia) adlı romanından ilham almıştır.

Tabloyu incelediğimizde Sidonia, yaşlı bir cadı olarak tarif edilmesine rağmen, Burne-Jones onu büyüleyici bir genç kadın olarak tasvir etmiştir. Ancak bu portrede figürün kendisinden çok tablonun büyük bir kısmını kaplayan elbisesi dikkat çeker. Elbisenin üzerindeki yılanımsı, adeta örümcek ağını andıran karmaşık desenler; Sidonia’nın etrafına ördüğü ve elinde tuttuğu bir koruma kalkanı hissi uyandırır.

Sidonia’nın yüz ifadesine yakından bakıldığında, içinde bulunduğu durumdan duyduğu vakur bir sıkılmışlık sezilir. Boynundaki kolyeyi sıkıca kavraması, onun inatçı karakterini ve her an karşı saldırıya geçmeye hazır olduğunu gösterir. İzleyici, bu donuk ama keskin bakışların ardında, Sidonia’nın zihninden geçen tekinsiz düşünceleri merak etmekten kendini alamaz.

Arka plandaki figürleri incelediğimizde ise kompozisyonun asıl gerilimi açığa çıkar:

Sidania’ya sinsi ve öfkeli bakan bir kadın ve kendi aralarında fısıldaşan gizemli iki erkek... Sidonia doğrudan izleyicinin gözlerinin içine bakarken, arkadakiler sanki onun etrafında belirsiz, sinsi bir oyun kuruyor gibidirler. Bu detay Sidonia’nın saray hayatı içinde aslında ne kadar yalnız olduğunu ve nasıl hedef tahtasına konulduğunu gözler önüne serer.

Kötücül olarak damgalanan Sidonia’nın aksine; tabloda asıl kötülüğü temsil edenler, arkadaki o yargılayıcı bakışlar ve dedikodu yapan gölgelerdir. Burne-Jones bu kurguyla, canavarlaştırılan bir kadının trajedisini ve toplumun "öteki" olana duyduğu o sessiz ama yok edici düşmanlığı resmetmiştir.

Resmin en altına, Sidonia’nın eteğinin ucuna dikkatli bakıldığında, ressamın imzasının hemen yanında küçük bir örümcek figürü göze çarpar.

Mitolojide Arakne, dokuma yeteneğiyle Tanrıça Athena’ya meydan okuyan ve bu yarışı kazanan ölümlü bir kadındır. Athena, Arakne’nin hem üstün yeteneğini hem de dokumasında tanrıların kusurlarını sergilemesini hazmedemeyerek tezgâhını parçalar ve genç kadını bir örümceğe dönüştürerek onu sonsuza dek ağının üzerinde asılı kalmaya mahkûm eder. Bu hikâyeden hareketle, Sidonia’nın elbisesindeki bitmek bilmeyen o siyah düğümler, aslında tanrılara meydan okuyan Arakne’nin mirasını taşır; Sidonia da etrafını saran kolektif kötülüğe kendi "ağıyla" meydan okumaktadır.

Burne-Jones, Sidonia’yı bu denli detaylı ve ihtişamlı resmederek, belki de onun uğradığı haksızlığa karşı sergilediği sert ve gururlu duruşu onurlandırmak istemiştir. Sidonia’nın bakışlarındaki o "meydan okuma" hissi, arkasında örülen sinsi planlara verilmiş sessiz ama keskin bir cevaptır. O delici bakışlar, boyun eğmeyen; "Size inat, ben hâlâ buradayım!" diyen, onurundan ödün vermeyen bir ruhun yansımasıdır. Bu yönüyle portre, sıradan bir "cadı" tasviri olmaktan çıkarak, haksızlığa karşı dimdik duran bir iradenin sanatsal manifestosuna dönüşür.

Sidonia; hırsı, zekâsı ve inatçı ruhuyla toplumun "karanlık" saydığı ama aslında her insanın derinlerinde taşıdığı o dizginlenemeyen gücü temsil eder. O, hem arzu edilen hem de korkulan; bu yüzden de ehilleştirilemediği için yok edilmesi gereken "Femme Fatale" figürünün tarihsel bir izdüşümüdür. Bu figür, kurbanını güzelliğiyle büyüleyen ancak bu çekim gücünü bir yıkım aracına dönüştüren kadın imgesidir.

Mitolojide bu arketipi en iyi karşılayan karakter, tanrıça-büyücü Circe’dir.

Tıpkı Circe’nin Odysseus’un mürettebatını kandırarak verdiği iksir ile büyüleyip domuza dönüştürmesi gibi, Sidonia da kontrol edilemeyen bir dişiliğin ve zekânın sembolüdür. Circe’nin büyüleyici güzelliği ve "hayvani" cinselliği; onun saygın ve itaatkâr kadın modeline taban tabana zıt olduğunu gösterir.

İşte Sidonia’nın o düğümlü, karmaşık elbisesi ve delici bakışları, tıpkı Circe’nin iksiri gibi "tehlikeli bir cazibeyi" simgeler. Toplum, Sidonia gibi bağımsız kadınları kontrol edemediği için onları "cadı" etiketiyle damgalar. Sidonia’nın hakkı olan mirası için savaşması ve boyun eğmez duruşu, yerleşik erkek egemen düzen için bir tehdittir. Femme Fatale, pasif bir kurban olmayı reddeden kadındır; o, kendi kaderini tıpkı bir örümcek ağı gibi bizzat örer. Ancak bu bağımsızlığın bedeli, tarih boyunca genellikle dışlanmak, "kötü" ilan edilmek ya da trajik bir sonla karşılaşmak olmuştur.

Burne-Jones, Sidonia’ya karşılık olarak Clara von Bork portresini resmeder.

Clara, "makbul" kadının somutlaşmış halidir: Dindar, erdemli, uysal ve yumuşak hatlarla Sidonia’nın hırslı ve keskin bakışlarının aksine Clara, ev kadını idealini temsil eder. O, kurulu düzeni bozmadığı ve itaatkâr olduğu için toplumun her zaman tercih ettiği ve yaşattığı "Azize/Anne" figürüdür.

Bu iki portre arasındaki en çarpıcı fark, çevrelerindeki yaşam akışıdır. Sidonia’nın etrafındakiler ona sinsi birer düşman gibi fısıldaşırken, Clara’nın dünyasındaki figürler uyum içinde kendi işleriyle meşguldür. Çünkü Clara, sistemin bir parçasıdır ve sistem onu bir tehdit olarak görmez; bu yüzden dünyası huzurlu ve öngörülebilirdir. Sidonia’nın resminde ise tüm gerilim onun üzerindedir; çünkü o, varlığıyla yerleşik tahakkümü rahatsız eder.

Sidonia’nın elbisesindeki o karmaşık düğümler ve katmanlar Clara’da yoktur. Clara sade, basit ve kolayca tanımlanabilirdir. Sidonia’nın resminin etek ucunda örümcek varken Clara’nın etek ucunda evcil bir hayvan vardır. Birisi ön görülemez ve vahşidir diğeri ise uysal ve evcimen... Clara’daki sıradanlık, aslında ruhsal bir derinliğin yokluğuna da işaret eder. Sidonia, acı çekse de dışlansa da kendi hikâyesini yazan, kaderini bir örümcek gibi kendisi ören **"Özne"**dir; Clara ise sevilen, evlenilen ve düzenin devamını sağlayan bir **"Nesne"**dir.

Sonuç olarak Burne-Jones bu iki portreyle insanlık tarihinin en eski ikiliğini karşımıza çıkarır: Clara, korunması ve saygı duyulması gereken kutsal "Anne/Azize"; Sidonia, arzu edilen ama aynı zamanda korkulan, bu yüzden de yok edilmesi gereken "Femme Fatale"dir.

Aslına bakarsanız, hepimizin ruhunda hem bir Sidonia hem de bir Clara gizlidir; asıl mesele bu gerçekle yüzleşebilme cesaretidir. Karşınızda "femme fatale" enerjisi taşıyan bir kadın gördüğünüzde, onun ne kadar "tehlikeli" veya "kötü" olduğuna odaklanmak yerine, o kişinin sizde neden bu duyguyu uyandırdığına bakmanızı tavsiye ederim. "Bu kadın bende neden nefret veya huzursuzluğu tetikledi?" sorusunu sorun ve kendi derinliklerinizdeki bastırılmış Sidonia ile yüzleşin. Belki de açığa çıkmak isteyen özgür tarafınızı, korkularınız dizginliyordur. Kim bilir, belki de kendi gerçekleştiremediğiniz arzularınızı o kadının üzerine boca ederek onu günah keçisi ilan ediyorsunuzdur. Belki de asıl "karanlık" olan, o kadının ışığı değil, sizin bastırılmışlığınızdır.

Bu ikiyüzlülük, toplumun her kesiminde aynı kökten beslenir: Kutsal değerlerin arkasına saklanan muhafazakâr bir zihniyetin, tesadüfen görünen bir kadının ayak bileğine duyduğu hazla karışık nefret ile; kendini “seküler” ilan eden birinin, ışık saçan bir kadına duyduğu 'iç gıcıklayıcı' nefreti aslında aynı temelden gelir.

Birisi dışsal ve tanrısal bir korkuyla kendi içsel arzularını bastırıp o bir karışlık teni 'ahlaksızlık' olarak yaftalarken; diğeri 'elalem ne der?!' korkusu ve vazgeçemediği konforuyla kendini hapsettiği kalıpların acısını, o ışık saçan kadına öfke kusarak çıkarır. Her iki durumda da hedef alınan şey kadının kendisi değil, o kadının yansıttığı 'özgürlük ve haz' potansiyelidir.

Bu 'modern' maskeli insanlar, kendi içlerindeki bastırılmış fantezileri o kişiye yüklerken, ruhlarının bir köşesi aslında 'Ben de istiyorum!' diye ağlamaktadır. Mükemmel hayatları ve ahlakçılıklarıyla övünen bu çoğunluk, aslında ne istediğini bile bilmez haldedir. Oysa 'femme fatale'; özgürlük ve hazzı çoktan aşmış, dibe vurmuş, okyanuslarda köpekbalıklarıyla boğuşmuş ve asla boyun eğmeyerek nihayet kendi kıyısına varmıştır. Kat ettiği bu fırtınalı yolculuğun sonunda ulaştığı ruhsal huzurla yoluna devam ederken; ikiyüzlü 'ahlak'ları ile övünen 'bay ve bayan mükemmeller', kendi güvenli ve sığ sularında, maskelerinin ardından okyanusa bakıp o doymamış arzularının karanlığında kavrulsunlar.