Mücadeleye Adanmış Bir Ömür: HASAN KÜTÜK, 2. Bölüm

Söyleşimizin ilk bölümünde Hasan Kütük Öğretmenin Düziçi Öğretmen Okulu yıllarını ve bir dönemin eğitim mirasını konuşmuştuk, bu bölümde; öğretmenlik yıllarına ve sendikal mücadeleye uzanan zorlu yolculuğuna odaklanıyoruz.

Kendisinin Doğu ve Güneydoğu köylerindeki deneyimlerinden 12 Eylül darbesinin hem öğretmenlik mesleğine hem de köylü halka yansımalarına; ateş hattında geçen yıllarından memleketi Adana’da sendikal mücadele sürecine kadar pek çok kritik durağa uğrayacağız.

Bu bölümde sadece bir öğretmenin anılarını değil, aynı zamanda Türkiye'nin yakın tarihine yön veren sancılı süreçlerin sarsıcı tanıklıklarını da okuyacaksınız.

İşte mücadeleyle yoğrulmuş bir ömrün ikinci bölümü…

Hasan Kütük: İlk görev yerim olan Malatya Düziçi Öğretmen Okulundan sonra Hayatımdaki ikinci büyük kırılma noktasıdır. Tayin belgemde Hekimhan, Ağılbaşı, "Nal. Mez." yazıyordu. Ben hayatımda Adana dışına çıkmamış biri olarak belgedeki "Mez." ifadesini "Merkez" sanıp sevinmiştim.

İlçe Milli Eğitim Müdürü Sait Özoğlu —kulakları çınlasın— "Seni öyle güzel bir yere verdik ki!" dedi. Ben de mutluyum tabii. Malatya'dan otobüse bindik, Tohma Çayı boyunca vadi içinde ilerledik. Gece yarısı vardık, sabah bir uyandım; meğer gitmem gereken yer mahalleymiş ama 4 saat yürümek gerekiyormuş! Dağ bayır yürüyerek köye vardım; 15 ev ya var ya yok. Köyün dışında güzel bir okul ve lojman yapmışlar ama kuş uçmaz kervan geçmez bir yer. Gördüğüm an kimyam bozuldu; "Ben burada yapamam, yaşayamam, ben bu köye gitmem!" dedim.

(Hilal Bal): Kaç yılıydı bu?

Hasan Kütük: 1979 yılının Kasım ayıydı. Mezun olur olmaz atamamız yapıldı; öyle ki göreve başlamamızdan 15 gün sonra Ecevit hükümeti düştü. Eğer o atama yapılmasaydı, hükümet değişikliğiyle birlikte bizim tayinlerimiz hayatta gerçekleşmezdi.

Köy 15-20 haneli bir yerdi. Lojman yeni yapılmıştı ama araç yolu yoktu; diğer köylerle aramızda bir saatlik yürüme mesafeleri vardı. Başladığımda gördüm ki bu köy Alevi kökenli vatandaşların yaşadığı bir yerdi. İnsanları tanıdıkça; dostluklarını, yardımseverliklerini ve öğretmene verdikleri değeri gördükçe oraya bağlandım. Başka seçeneğim de yoktu zaten ama gördüğüm o samimiyet benim için büyük bir teselli kaynağı oldu.

Diğer öğretmen arkadaşlarımın görev yaptığı köyler, görece daha muhafazakâr bir yapıya sahipti. Bu yüzden bana hep, "Sen daha şanslısın!" derlerdi. Cuma günü saat 16.00-17.00 oldu mu, bütün çevre köylerden öğretmen arkadaşlarım benim köyümde toplanırdı öyle ki lojmanımda oturacak yer bulamazdık. Onların hikâyelerini dinledikçe, kendi köyümdeki huzurun kıymetini daha iyi anlıyordum. "Biz senin yanına hafta sonu tatile geliyoruz." derlerdi hep. Köy halkı, muhtarım —rahmetli oldu— hepsi çok sıcak, misafirperver insanlardı. Haftasonları lojmanda oturur, vakit geçirirdik. Akşam oldu mu köylüler birer ikişer gelir; lojmandaki öğretmen arkadaşları paylaşır, evlerine götürürlerdi. Bana da, "Sen burada yalnız ne yapacaksın?, gel beraber gidelim." derlerdi.

Tabii, köy halkının eğitim-öğretime bakışları son derece olumlu ve güzeldi; çocuklarla da çok kıymetli anılar biriktirdim. İşte böylesine güzel bir yaşanmışlıktan, o sıcak insan ilişkilerinden sonra başka bir olayla, bambaşka bir boyutla karşı karşıya geldik: 12 Eylül oldu. O misafirperverliklerin, o sosyal yaşamın üzerine 12 Eylül’ün getirdiklerini yaşadık… 12 Eylül darbesi sonrasında öğretmenlere rotasyon uygulaması geldi Siirt'e, oradan da Şırnak'a gönderildim. Şırnak’ın Alkemer Köyüne tayinimin çıktığını öğrendim."Gideceğin köy beş saat yaya yolu mesafesinde." dediler. Şırnak merkezde beklerken, atandığım köyün karakol komutanı olan astsubayı çağırdılar. Erzurumlu, esmer bir arkadaştı. Bana dönüp; "Ohooo, yandın sen! Oraya bir gidersen bir daha çıkamazsın." dedi. Aman Allah’ım... Beş saat yaya gidiyorsun; yol yok, iz yok. Bir yılımı da o mahrumiyetin içinde geçirdim.

(Hilal Bal): Peki, o köy nasıldı?

Hasan Kütük: Köydeki insan ilişkileri oldukça iyiydi. 12 Eylül sonrası olduğu için karakol komutanı ve askeri yapı köyün her şeyine hâkimdi. Köy bir vadinin içindeydi; lojman bir tarafta, karşı yamaçta ise köy olduğu gibi görünüyordu. Orada üç öğretmendik, bir şekilde karakolla da kurduğumuz o güzel dostluk sayesinde süreci idare ettik. O zamanlar bölgede belli bir ağalık kültürü vardı ama bu baskıcı bir ağalık değil, daha insani bir sahiplenmeydi. Askeri yapının oradaki etkisi ve baskısı da bu dengeyi sağlıyordu.

Derken yaz tatili bitti. Tam döndüğümüz dönemde, 1984 yılının o meşhur Ağustos ayında Eruh ve Şırnak baskınları gerçekleşti. Biz o döneme kadar ayda bir de olsa katırla, atla, bazen de yaya olarak belli bir yere kadar iniyor, oradan arabaya binip Şırnak merkezine gidebiliyorduk. Tatil dönüşü bir geldik ki her şey değişmiş! Baskınlar, çatışmalar başlamış; o eski huzurlu havadan eser kalmamış...

(Hilal Bal): Yani Şırnak baskınından sonra, doğrudan bir bağlantısı olmasa da sizin çalıştığınız köye de müdahaleler oldu.

Hasan Kütük: Tabii, bölge tamamen bu olaylardan etkilendi. O dönem PKK köylere gidiyor, propaganda çalışması yapıyor ve okullardaki öğretmenleri tehdit ediyordu. Bir süre o bölgede çalıştıktan sonra Şırnak ile Cizre arasındaki Kasrık Boğazı’nda Kızılsu Nahiyesine tayinim oldu. Orada da bir yıl boyunca yine tek öğretmen olarak görev yaptım.

1986'da Adana'ya geldim. Yüreğir’deki Dervişler İlkokulu’na verdiler beni. O zamanlar orası uçsuz bucaksız bir pamuk tarlasıydı; okulun çevresinde tek bir bina bile yoktu, mahalle daha iç taraftaydı. Kabul etmek lazım ki öğretmenlik, diğer meslek gruplarına göre zamanı daha geniş olan bir meslekti. Sabahçı olduğumuzda öğleden sonraları ve tatillerimiz bize kalıyordu. Kimi arkadaşlar bu zamanı kahvehanede, kimisi köyde, kimisi de ticaret veya bağ bahçe işlerinde değerlendiriyordu. Ama biz o işlere hiç girmedik...

(Hilal Bal): Burada aslında öğretmenin dönüştüğü o süreci de net bir şekilde görüyoruz.

Hasan Kütük: Biz o dönemde ticaret ya da başka işlerin içinde olmadık. O yıllarda yavaş yavaş “Abece” dergisi oluşmaya başlamıştı; rahmetli Turan Altuntaş gibi isimler vardı. Burası, o meşhur Köy Enstitülü öğretmenlerin ve TÖB-DER geleneğinden gelenlerin bir araya geldiği bir merkezdi. Biz de onlarla tanışmaya başladık. Henüz çok yeni bir öğretmen olduğumuz ve yasal engeller bulunduğu için doğrudan üye olamıyorduk; bu yüzden dernek ve dergi faaliyetlerinde "fahri" olarak çaba gösterdik.

Örneğin, Adana’daki Eğit-Der’in ilk açılışını hatırlıyorum; önce İsmet İnönü Parkı civarında bir binadaydı, sonra belediyenin yanındaki kendi yerine taşındı. Aralarında Turan Altuntaş ve Adnan Yücel’in de olduğu büyüklerimizin, saygıdeğer "ağabeylerimizin" yanında onların fikri yapılarının içerisinde piştik...

(Hilal Bal): Kaç yıl önceydi bu bahsettiğiniz süreç?

Hasan Kütük: 1988 civarıydı... O zamanlar Eğit-Der Genel Merkez kuruldu ve Adana’ya da geldiler; "Derneğin şubesini burada da açacağız," dediler. 1989 yerel seçimlerinin etkisiyle ülkede kısmi bir rahatlama olmuştu. Mesela o dönem Seyhan Belediye Başkanı olan Yalçın Akyol, kültür ve kitap işlerine çok önem verirdi; Atatürk Parkı’nın içerisinde bu tarz faaliyetlere yardımcı olurdu. Eğit-Der süreci böyle ilerledi. Ardından sendikalaşma adımları başladı. 28 Mayıs 1990’da Eğitim-İş bir şekilde kuruldu.

(Hilal Bal): Ankara merkezli olarak mı kuruldu?

Hasan Kütük: Evet, Ankara merkezli kuruldu ama Adana ayağı da hemen oluştu. 28 Mayıs 1990, Eğitim-İş'in doğuşudur.

(Hilal Bal): Siz peki o dönem Eğit-Der’e mi üyeydiniz, yoksa Eğitim-İş’li miydiniz?

Hasan Kütük: Eğit-Der’e fahri olarak üyeydik; çünkü çalışan öğretmenler olarak o dönem doğrudan üye olamıyorduk. Yasalar gereği derneği emekli öğretmenlerimiz kuruyordu, biz de onlara destek veriyorduk.

Not: Hasan Kütük’ün anlattığı bu süreç, bugünkü sendikal yapının temel taşlarını şöyle döşemiştir:

12 Eylül sonrası Öğretmen Örgütlenmesinin Evrimi: 1986 yılında yayın hayatına başlayan “abece” dergisi sonrasında emekli öğretmenler tarafından 1988 tarihinde Eğit-Der kuruluyor ve 12 Eylül sonrası ilk toparlanma zemini oluşuyor.

1990, 28 Mayıs’ta Eğitim-İş ve aynı yıl 13 Kasım’da Eğit-Sen kuruluyor. 1995’te her iki sendika birleşme kararı alarak 23 Ocak’ta Eğitim-Sen olarak devam ediyorlar.

(Hilal Bal): Anlıyorum... Turan Altuntaş gibi isimler o dönem emekli öğretmendi, değil mi?

Hasan Kütük: Evet, onlar emekliydi. Turan Altıntaş, Hasan Bozdoğan, Ali Poçulu ve Türkan Akın gibi isimler vardı. Türkan Abla Pozantı’dan gelmişti; sürece biraz sonra katıldı ama çok önemli katkıları oldu.

Ardından 1990 Mayısında Eğitim-İş kuruldu, Kasım ayında ise Eğit-Sen süreci başladı. Ben açıkçası Eğitim-İş’e kendimi daha yakın hissediyordum, dünyama daha uygundu. O dönem Adana Şube Başkanı Mustafa Can’dı; Niyazi Altunya’lar genel merkezden gelirdi, birlikte çok güzel çalışmalar yaptık. Ancak bazı arkadaşlar Eğitim-İş’i pasif buldular. Kendilerini daha mücadeleci görenler ayrılıp Eğit-Sen’i kurdular.

Fakat o yıllarda ne Eğitim-İş ne de Eğit-Sen istenilen düzeyde büyüyemiyordu. Eğit-Sen’deki arkadaşların profesyonel bir avantajı vardı: Onlar sadece öğretmen örgütlenmesiyle yetinmeyip "konfederasyonlaşma" adımlarını hemen attılar. Maliyede, sağlıkta ve diğer kamu kollarında altyapı hazırladılar. Eğitim-İş bu konuda zayıf kaldı; diğer iş kollarını örgütleyip bir çatı yapı kuramadılar. Hatta sağ görüşlüler (Kamu-Sen çizgisi) o dönemde önce vakıf olarak örgütlenip altyapı hazırlığı yapmışlardı.

Ben bunu Niyazi Altunya’nın yüzüne de çok net söyledim: "Siz o zaman bence biraz bencil davrandınız." dedim. Eğitim-İş kurulmuşken neden diğer iş kollarını örgütlemediklerini sordum. Eğit-Sen ise o dönemde KÇSP (Kamu Çalışanları Sendikaları Platformu) birliğini kurarak diğer sendikaların altyapısını oluşturmayı başardı.

(Hilal Bal): Açık konuşmak gerekirse ben Eğit-Sen’i biliyordum ama Eğitim-İş’i pek duymamıştım. Hatta daha öğretmen bile değilken Eğit-Sen’li öğretmenlerle eylemlere gitmiştim.

Hasan Kütük: Doğru, onlar konfederasyonlaşma ve eylem noktasında biraz daha ön plandaydı. Çok rahatlıkla söyleyebiliriz ki; Eğitim-İş diğer iş kollarında bir örgütlenme ya da konfederasyon altyapısı hazırlamadı, sadece bir öğretmen sendikası olarak kaldı. Oysa o dönemde Eğit-Sen diğer iş kollarıyla bağ kurarken; Kamu-Sen ve hatta Memur-Sen gibi yapılar önce "vakıf" adı altında örgütlenerek geniş bir altyapı hazırlığı yapıyorlardı.

1995 yılına geldiğimizde, bu ayrılığın artık yürümeyeceğini ve birleşmenin kaçınılmaz olduğunu gördük. Adana şubesi olarak biz de bu birleşmenin gerekli olduğunu düşünerek destek verdik. Sonuçta Eğitim-İş ve Eğit-Sen birleşerek Eğitim-Sen oldu. Bu birleşmeyle birlikte hemen konfederasyon çatısı altına, yani KESK’e dâhil olduk.

Not: 1995 sonrası sendikal tarihin en "politik" ve stratejik hamleleri. Aslında sendikal mücadelenin kâğıt üzerinde kolay, ancak yönetimsel temsil noktasında ne kadar sancılı olduğunu gösteren bir tanıklık

(Hilal Bal): Zaten Eğitim-Sen’in kendi hazırladığı bir konfederasyon yani KESK var.

Hasan Kütük: Evet, KESK kuruldu ama KESK’in içinde Eğitim-İş geleneğinden neredeyse kimse yoktu; çünkü o altyapıyı biz oluşturmamıştık, Eğit-Sen geleneği her şeyi hazırlamıştı. Yine de bir denge olsun diye ilk 6 ay kurucu genel başkanlığı Eğit-Sen’den Yıldırım Kaya (şu anki milletvekili) yaptı.

Birinci Olağan Genel Kurul’da bir uzlaşma sağlandı: Eğitim-Sen Genel Başkanlığı bizim gelenekten (Eğitim-İş) Kemal Bal’a verildi. KESK Genel Başkanlığı ise Eğit-Sen geleneğinden (DSP-ÖDP çizgisi) Siyami Erdem’e verildi. KESK’in omurgası Eğitim-Sen’di ve Siyami Bey oldukça uzlaşmacı bir isimdi. O dönem, Haziran 1995’te muazzam eylemlere imza attık. Türkiye’nin dört bir yanından gelen yüz binlerce insanla Kızılay’ı trafiğe kapattık, gece meydanda yattık. Henüz bir sendika yasası yoktu ama müthiş bir heyecan vardı. Pazar akşamı panzerlerle, tazyikli suyla bizi oradan dağıttılar.

Ancak süreç içinde Eğit-Sen geleneği çok daha profesyonel ve politik davranıyordu. Kemal Bal, yeterli ekip çalışmasını yapamadığı gibi bir de "Bize mahkûmlar, bana genel başkanlığı tekrar vermek zorundalar." diyerek aşırı güvenli davrandı. MEB Şura Salonu’ndaki genel kurula bir gittik; adamlar listeyi yapmış, bizim gelenekten kimsenin esamesi okunmuyor! Akşama kadar bahçede oturduk, oy bile kullanmadan geri döndük. Eğitim-Sen’i de KESK’i de tamamen kendi siyasi grupları doğrultusunda şekillendirdiler, Alaattin Dinçer’ler, ÖDP geleneğiydi.

Adana’da ise bir istisna yarattık. Kamuran Karaca’yı, o güçlü siyasi gruplara rağmen çeşitli ittifaklarla şube başkanı seçtirdik. Ama Ankara’ya her gidişimde bakıyordum; bizim "Sendikal Birlik" grubunun hiçbir ağırlığı yok. "Siz nerede varsınız?" diye soruyordum. Ankara’da hiçbir yerde adımız geçmiyordu, adamlar lütfederlerse bir yer veriyorlardı. Sonunda Adana’dan bu yapıya isyan bayrağını açtık: "Bu grupla bir yere varamayız, her seferinde arkamıza baka baka geri geliyoruz!" dedik.

(Hilal Bal): Yani Eğitim-Sen içinde artık yol alamıyordunuz...

Hasan Kütük: Hiçbir başarı şansı kalmamıştı. Bunun üzerine Adana’da kendi yerelimizde SODEÇ (Sosyal Demokrat Eğitim Çalışanları) adıyla bir yapı kurduk. Müthiş bir kadromuz vardı; Belgin, İsa, rahmetli Emin Erkan, Ercan, İrfan ve Cüneyt Dizdar gibi isimlerle Atatürk Parkı’nın karşısındaki salonda toplandık. Belgin Hanım’ın eşi Cengiz Bey tüzüğümüzü hazırladı. O salonda 300’den fazla arkadaşla yürütmemizi seçtik. Eğitim-Sen genel kurul süreci yaklaşırken, Gülabi Köseoğlu gibi etkili gruplar bize ittifak teklif etti ama kabul etmedik. Kendi adaylarımızla seçime girdik; üniversiteden Adil Türkoğlu gibi isimler bizimleydi. Seçimi alamayacağımızı biliyorduk ama Sendikal Birlik’ten daha fazla oy alarak gücümüzü kanıtladık.

Artık Eğitim-Sen ile ayrışma süreci başlamıştı ve Adana bu işin merkezi oldu. Akif Akay o zaman ADD Başkanıydı, dernek binasını karargâh gibi kullanıyorduk. Hatay, Antep, Maraş, Mersin... Tüm bölge buraya geliyordu. Sonunda dört kişi; İsa, İrfan, Cüneyt ve ben, hep beraber kendi ceplerimizden topladığımız paralarla Ankara’ya, yeni sendikayı kurmaya gittik.

Ankara’da bizi zorlu bir süreç bekliyordu. Toplantı yapmak için önceden anlaştığımız DİSK’e bağlı Genel-İş Sendikası’nın Ankara Şubesi salonu, sabah gittiğimizde kapalıydı. DİSK Genel Başkanı Süleyman Çelebi’ye bunun nedenini sorduğumuzda bize; 'Eğitim Sen’den ayrılma kararınız üzerine salonu size vermekten vazgeçtik.' dedi.

Bize kapatılan o salonun önünde, Eğitim İş’i kuracağımızı duyuran basın açıklamamızı yaptık. Daha sonra bir dershane sınıfında toplanarak tüzük çalışmamızı tamamladık.

Aynı günün akşamı Ulus’ta kaldığımız otelde arkadaşlarım beni çağırarak konuşmak istediklerini söylediler. 'Seni MYK’ya (Merkez Yönetim Kurulu) alacağız.' dediler. Şaşırdım; 'Burada şube başkanlarımız varken neden ben?' diye sordum. Şube başkanlarının görev almak istememesi nedeniyle böyle bir karar aldıklarını belirttiler. Gidip arkadaşlarımla görüştüm, evden de onay aldım ve 'tamam' dedim.

Böylece yedi kişilik yönetimimiz oluştu: Yüksel Adıbelli Genel Başkan oldu, ben de Dış İlişkiler ve TİS Sekreterliği görevini üstlendim.

Adana’ya döner dönmez ADD’de ve yeğenimin kahvesinde toplanarak 1. Şube yönetimini kurduk. 17 Ekim’den yılbaşına kadar gece gündüz çalıştık. O zaman hazır form yoktu, her şeyi elle yazıyorduk. Bir gün çantayı iki yüz küsur üyelikle doldurdum ve otogara gittim. Muavin "Bagaja koyalım," dedi; "Olmaz, bu benim canım!" dedim, yanıma aldım. Ankara’ya varınca Orhan Yıldırım’a çantayı uzattım: "Al, Adana sizi kurtardı! Hafta sonu bunları kaydet, biz 1. Şube olduk!" dedim. İzmir ve Mersin gibi iller henüz şubeleşememişken, Adana Eğitim-İş’in lokomotifi olarak adını en tepeye yazdırdı.

(Hilal Bal): Bu başarı da Adana’nın farkı oldu tabii.

Hasan Kütük: Kesinlikle... Bu nedenle diyorum; bu örgütün tarihine Adana gerçekten imzasını atmıştır. Hem öncülük etti hem de işin altyapısını ve ilişkiler ağını oluşturdu. Benim için de orada başlayan süreç bambaşkaydı. O güne kadar öğretmenlik mesleğinde ne bir okul yöneticiliğim ne de başka bir idari görevim olmuştu. Evet, ADD'de çalışıyordum, partiye gidip geliyordum, Eğitim-Sen ve Eğitim-İş süreçlerinde vardım ama profesyonel yöneticiliğim yoktu. İlk yöneticiliğim doğrudan genel merkezde başladı.

Altı ay sonra, Mayıs 1996'da Birinci Olağan Genel Kurul hazırlıkları yapılıyordu. Akşam oturduk, yönetimin devam edip etmeyeceğini konuşuyorduk. O zamanki Örgütlenme Sekreterimiz Samsun’dan Kamil Bilir idi —kulakları çınlasın— çok yetenekli, basın-yayın işlerinde müthiş becerikli bir arkadaştı. Kamil dedi ki; "Ben Örgütlenme Sekreterliği görevimi Hasan Bey’e öneriyorum. O bu işi benden daha iyi yapıyor, sahada çok daha başarılı. Bana başka ne görev verirseniz verin, kabulümdür."

Bu liyakat ve güven üzerine Birinci Olağan Genel Kurul’da Örgütlenme Sekreteri seçildim. Bir dönem bu görevi yaptıktan sonra, 2008 yılında Konfederasyonumuz Birleşik Kamu-İş’i kurduk. O süreçte Yüksel Bey (Adıbelli) ile beraber yola çıkmıştık ama konfederasyon kurulurken Eğitim-İş içinde dengeler değişmeye başladı; Yüksel Bey’in karşısına Veli Demir ve Orhan Yıldırım aday olarak çıktı...

(Hilal Bal): Bütün bu süreçler Eğitim-İş sayesinde şekillendi aslında. Mücadele alanınız; Eğit-Der, Eğitim-İş, Eğitim-Sen ve tekrar Eğitim-İş zinciriyle devam ediyor. Ama şunu çok iyi anladım ki; Düziçi sizin için gerçek bir dönüm noktası olmuş.

Hasan Kütük: Kesinlikle... Bir de Malatya’daki o ilk çalıştığım köy... Dedim ya, ben aslında kendi köyümde geleneksel ve muhafazakâr bir aileden geliyorum. Babam hacıydı; dedeme de "Hacı Fakı" derlerdi, bölgenin önde gelen isimlerindendi. Ama babam asla bağnaz biri değildi; onlar tam bir Cumhuriyet kuşağıydı. Hiçbir zaman bize bir müdahalesi olmazdı. Tamam, kendisi hacca gitti, ibadetini her zaman yapardı, rahmetli annem de öyleydi; ama bizlere, düşüncelerimize veya yaşam tarzımıza asla karışmazlardı. O hoşgörü ortamı, benim dış dünyayı ve farklı kültürleri (Malatya'daki köy gibi) önyargısız bir şekilde tanımamı sağladı.

Hasan Kütük ile gerçekleştirdiğimiz bu uzun soluklu söyleşinin sonuna geldik. Düziçi’nden aldığı kültür ile Doğu ve Güneydoğu Anadolu’nun köylerinde geçen öğretmenlik deneyimi, 12 Eylül’ün gölgesi ve sonrasında kendisinin Adana’da Egit-Der ile başlayan öğretmen örgütlenmesindeki tanıklıkları. Bu hikâye; sadece bir özgeçmiş değil, aslında Türkiye’de özellikle Eğitim İş Sendikasının eğitim ve örgütlenme tarihinin bir özeti gibiydi. Bu mücadele azmine tanıklık etmek benim için ufuk açıcı bir deneyimdi. Değerli vaktini ve anılarını bizimle paylaştığı için kendisine teşekkür borçluyum.

Whatsapp Image 2026 01 21 At 19.52.16