Türkiye’de öğretmenlik mesleğinin ve eğitim sisteminin dönüşüm izlerini sürerken, kendisi ile aynı mücadelenin içinde olduğum Eğitim-İş sendikasının 2005 yılındaki kuruluşunda emeği geçen, aynı zamanda Birleşik Kamu-İş Konfederasyonu eski Genel Başkanı Sayın Hasan Kütük Hocam ile yollarımız kesişti.

İki bölümden oluşan röportajın ilk bölümü:
Hasan Kütük’ün yaşam hikâyesi, aynı zamanda eğitimin ve Köy Enstitüleri’nden kalan son izlerin nasıl silindiğinin bir aynası niteliğinde. Düziçi Eğitim Enstitüsü’nün tarihi binalarında tutulan nöbetler ve Maraş olaylarının gölgesinde geçen eğitim hayatı, bizi önemli bir tarihe tanıklık ettiriyor. Hasan Kütük’ün şu sorusu ise oldukça can alıcı: ‘Elimizde bozkırı yeşerten bir model varken, neden dışarıdaki eğitim modellerinden medet umuyoruz?’
Hasan Kütük ile Cumhuriyet tarihinden bir çocuğun dünyasında ilkokul öğretmeninin önemine kadar pek çok konuyu konuştuk.
Keyifli okumalar dilerim.
(Hilal Bal): Öncelikle kendinizden bahseder misiniz?
Hasan Kütük: Tabii, ben Adana Kozan, Bağtepe köyünde dünyaya geldim. Bizim köyde o zamanlar ailem hayvancılıkla uğraşıyordu, keçi sürülerimiz vardı. Nüfus cüzdanımda 01.01.1961 yazıyor, diplomamda da o şekilde geçiyor. Sonradan yaşımı büyüttürdüm ama açıkçası kesin doğum tarihimi ben de bilmiyorum. Rahmetli annem anlatırdı; soğuk bir kış günü, davar sürülerinin olduğu dağda dünyaya gelmişim. İlkokulu köyde bitirdikten sonra bizi Kozan’a ortaokula yazdırdılar. Ama açıkçası o zamanlar şehir nedir pek bilmezdik, köy dışına pek çıkmamıştık.
(Hilal Bal): Şimdi burada sözünüzü keseceğim. "İlkokul" dediniz ya; daha önce görüştüğüm öğretmenler, ilkokuldan sonra sınavla öğretmen okuluna girildiğinden bahsetmişti. Şimdi kafam biraz karıştı.
Hasan Kütük: Çünkü o Köy Enstitüleri ya da İlk Öğretmen Okullarında öyleydi, sonra değişiklikler oldu. Ben ortaokula başlarken ailem hâlâ köyde yaşıyordu. İki akrabamızla birlikte üç çocuktuk; bize bir ev tuttular ve bizi oraya bırakıp gittiler. Düşünebiliyor musunuz; daha şehrin ne olduğunu bilmeyen, 12-13 yaşındaki çocuklarız... Kozan’da bir evde kalıyoruz. Belirli zamanlarda annelerimiz geliyor. Hatta bir lokantaya gidip, "Bu çocuk buraya gelecek, ihtiyacı olduğu anda yemeğini yiyecek; sen hesabı yazacaksın, biz gelip ödeyeceğiz," dediler. Hayatı sadece köyde yaşamışsın, şehir nedir bilmiyorsun ve bir anda Kozan gibi nüfus olarak büyük sayılabilecek bir ilçeye geliyorsun. Orada işte Kozan Ortaokulu'na yürüyerek gidip geliyoruz; soğukta, yağmurda, kışta…

(Hilal Bal): Eğitim sisteminde Enstitüler olsaydı hem barınma hem beslenme hem de giyiminiz karşılanacaktı. Bu zorlukları yaşamayacaktınız.
Hasan Kütük: Kesinlikle, zaten Düziçi’ne geçişim, benim dünyamda yeni bir hayatın başlangıcı oldu; bakış açımı, ufkumu ve vizyonumu tamamen değiştirdi. Ben o zor şartlarda Kozan Ortaokulu'ndan mezun oldum, arkasından Kozan Lisesi'ne gittim. Liseye kadar hep akrabalarımızla, o ailelerin tuttuğu "gariban" diyebileceğimiz tek bir odada, zorlu bir yaşam sürdük. Lise notlarım orta sıralardaydı ama Türkiye'nin o günkü siyasal koşullarında, sağ-sol kavgasının keskin olduğu Milliyetçi Cephe (MC) döneminde, puanım Eğitim Enstitüleri için yeterliydi. Adana Eğitim Enstitüsü’ne puanım tutmasına rağmen, o günkü şartlarda gidip kaydolmak ya da orada eğitim görmek pek olanaklı değildi. Beklemek zorunda kaldık. 1977’deki iktidar değişimiyle beraber, yaşadığımız bu mağduriyetten dolayı bize bir hak tanındı. O esnada "Düziçi’ne gidebilirsiniz" dediler. Sayın Mehmet Göl o zaman okul müdürüydü. Akrabalarımızla gidip kaydımızı yaptırdık.
Düziçi o dönem adeta bir köprüyle ikiye bölünmüştü: Okulun olduğu yukarı bölge daha çok sol yapının, aşağıda kalan Hacılar tarafı ise daha çok sağ yapının hâkimiyetindeydi. Okula gittiğimizde içeride MC döneminden kalan ciddi bir militan yapı vardı; okul onların egemenliği altındaydı. İlk dört aylık dönemimiz çok gerilimli, kavgalı ve tedirgin geçti. Ara tatilde memleketlerimize döndüğümüzde, eğitim gördüğümüz bina yakıldı. Bu yüzden ikinci sınıfa başlamamız gecikti. Onarım bittiğinde geri döndük; artık o kavga dönemi biraz durulmuştu. Maraş Olayları (Maraş Katliamı 19-26 Aralık 1978. HB) nedeniyle oradaki kız öğrenciler de bizim okula nakledildi. Mehmet Göl hocamız binalardan birini onlara yurt olarak verdi, ikinci dönemi onlarla beraber tamamladık.
(Maraş Eğitim Enstitüsün öğrencilerinden Maraş Katliamı olaylarına karışanlar olmuş ve Milli Eğitim Bakanlığı buradaki öğrencileri başka Eğitim Enstitülerine dağıtmış, bazı okulların müdürleri öğrencileri kabul etmemiş ancak Mehmet Göl, 303 kız öğrenciyi kabul etmiş. Mehmet Göl’ün‘Unutulmaz Anılar’ kitabında mevcuttur. Yakın zamanda köşemde bu konuya yer vereceğim. HB)
Düziçi’ne gittiğimde karşımda küçük bir kasaba ama bir "derya" buldum. Orada bir ülkenin tarihi vardı. Köy Enstitüsü denilince o kıraç yamaç arazideki binalara, lojmanlara, kütüphaneye, marangozhaneye bakıyorsunuz; her yerde sanat, müzik ve üretim görüyorsunuz. O bozkırı yeşerten, o binaları kendi elleriyle inşa eden köy çocuklarının emeğiyle karşı karşıya kaldım. Bu, insanın ufkunu bir anda değiştiriyor. İşte bu yüzden Düziçi, benim hayatımdaki en büyük dönüm noktasıdır.
(Hilal Bal): Yani siz yurtta kalmadınız?
Hasan Kütük: İkinci dönemin belirli bir vaktinde, Mehmet Göl Hocamız dışarıdan gelmiş ve buralı olmayan yaklaşık yirmi öğrenciye okulun içinde bir bina tahsis etti. Pansiyon gibiydi; yataklarımız, ranzalarımız vardı. Öğrencilik dönemimiz zaten kısa olduğu için "Dışarıda güvenlik açısından sorun yaşıyorsunuz, burada kalın." dedi. Biz de okul yönetiminin bize ayırdığı o odada kalmaya başladık. Tabii ne olur ne olmaz, dışarıdan bir müdahale gelebilir düşüncesiyle geceleri aramızda dönüşümlü olarak nöbet tutuyorduk.
Aslında başlangıç noktasına, Köy Enstitüleri gerçeğine baktığımızda ben hep şunu söylüyorum; bugün biliyorsunuz, eğitimde hep o meşhur "Finlandiya Modeli" önerilir… Dışarıdan özel bir model aramaya gerek yok. Aslında bu ulusun tarihinde, sadece eğitimde değil, hayatın her alanında örnek alınacak bir model zaten var. Sanattan kültüre, tarımdan sanayiye ne arıyorsan o modelin içinde mevcut. Malatya'da görev yaparken Akçadağ’daki Enstitüyü de inceleme fırsatım olmuştu; oradan da biliyorum.
Düşünün bir ulus; 1914’te başlayan Birinci Dünya Savaşı ile kendisini fiilen bir yıkımın içinde bulmuş. 1918’de savaş biterken bu sefer işgal süreci başlıyor. Sınırlı birkaç Orta Anadolu ili dışında, dünyanın dev güçleri tarafından her yanınız kuşatılmış. İnsanlar işkence çekiyor, acı yaşıyor. Ardından o büyük kurtarıcının, o büyük devrimcinin Samsun’a çıkışıyla bir ulusal kurtuluş, bağımsızlık ve özgürlük savaşı başlıyor. Bu süreç 9 Eylül 1922 İzmir’in kurtuluşuna, oradan 24 Temmuz Lozan Barış Antlaşması’na kadar uzanıyor.
Fiilen dokuz yıl savaşmış bir toplumdan bahsediyoruz. Çanakkale’de ellerine kına yakılarak gönderdiğimiz 250 bin kınalı kuzumuz toprağa düşmüş. Sonuçta Lozan imzalanmış, Cumhuriyet ilan edilecek ama ortada ne genç var ne erkek... 1927’de yapılan ilk resmi nüfus sayımında rakamlar her şeyi anlatıyor: Kadın nüfusu 7.084.391 iken, erkek nüfusu sadece 6.563.870. Yani erkek nüfus yaklaşık yarım milyon daha az.
(1927 Nüfus Sayımı Verileri: Kadın Nüfusu: 7.084.391, Erkek Nüfusu: 6.563.870, Fark: ~520.000-Erkek nüfusu aleyhine HB.)

İşte Atatürk’ü "Atatürk" yapan, onu hâlâ dünyanın saygı duyduğu bir lider kılan şey bu imkânsızlıktaki dehasıdır. Elde bir ülke var ama para yok, kurum yok, insan kalmamış... Ulus küllerinden yeniden doğmaya çalışıyor. Atatürk, bu noktada olağanüstü bir liderlik sergileyerek projelerini hızla hayata geçiriyor. Meclis’ten yasalar çıkıyor ama bu yasaları köylerde, kasabalarda uygulayacak insana ihtiyaç var. İnsan gücü kalmadığı için askerden gelen, okuma yazma bilenleri "eğitmen" olarak köylere gönderiyor. Cumhuriyetin pek çok devrimi vardır ama Halkevleri ve Köy Enstitüleri, toplumsal dönüşümü sağlayacak belki de en ciddi ve uzun vadeli hamlelerdir.
(Hilal Bal): İvme kazandırıyor yani…
Hasan Kütük: Kaldı ki toplumsal gerçekliğimizde, 600 yıllık bir imparatorluk mirasının üzerinde bir şeyleri dönüştürmek ve inşa etmek zorundasınız. Geçmişimizde demokrasi, cumhuriyet, parlamenter sistem gibi bir kültür veya gelenek yok. Cephede bizzat savaşmış olmasına rağmen, Cumhuriyet kurulduktan sonra o işgalci ülkelerin uygulamalarından bizim ulusumuz için yararlı ve gerekli olanları seçip almıştır.

Harf Devrimi, Kılık-Kıyafet Devrimi, Hukuk Devrimi gibi tüm bu adımları atarken, dünyanın neresinde ulusumuz için uygun, olumlu ve yararlı bir uygulama varsa onu inceletmiştir. Elimizdeki insan kaynağını yurt dışına eğitime göndermiş; oradan uzmanlar çağırarak Cumhuriyetin yaşam bulması için bir planı, bir projeyi aşama aşama hayata geçirmiştir.
İşte bu noktada Köy Enstitüleri, bizim için sadece bir eğitim projesi olmanın çok ötesindedir. Bu, Cumhuriyet varlığının vatandaşla buluşmasıdır. Ben bunu hep şuna benzetiyorum: Kurak ve çorak bir toprağa su vermek gibidir; bozkıra bir ağaç, bir fidan dikmek gibidir. Köyde kimse yok... Okuma yazma bilen, askerlikten gelmiş kişileri eğitmen olarak almış; hemen ardından Köy Enstitüleri ile beraber o gariban, yoksul Anadolu çocuklarını —ki birçoğu ilkokulu bile zor bitirmişti— bu enstitülere toplamıştır.
(Hilal Bal): Tam bir küllerinden doğmayı tarif ettiniz.
Hasan Kütük: Büyük ve hızlı bir eğitim projesiyle; yaparak ve yaşayarak... İşte az önce Düziçi için söylediğim o taşlı yamaçların, o bozkırın; fidanlarla nasıl bir ormana, binalarıyla, tarımıyla, hayvancılığıyla, üretimiyle ve sanatıyla nasıl bir yaşam alanına dönüştüğünün en güzel örneğidir bu.
Orada sadece "Gideceksiniz, çocuklara öğretmenlik yapıp okuma yazma öğreteceksiniz." denmemiştir. O köyde gerekirse ebelik, gerekirse ustalık yapacaksın; tarımdan, hayvancılıktan anlayacaksın. Vatandaşın ihtiyacı olduğunda evinin çatısını onaracak, hayvanıyla ilgileneceksin... Yani sen, sadece bir öğretmen değil; o köyü her anlamda aydınlatan bir meşale olacaksın.
(Hilal Bal): İsmail Hakkı Tonguç gibi kadrolar, Mustafa Kemal’den aldığı meşaleyi…
Hasan Kütük: İşte o görevi üstlenmiş olan gerek İsmail Hakkı Tonguç gerekse Hasan Âli Yücel, olağanüstü bir başarı hikâyesine ve bir devrimin toplumla buluşmasına öncülük etmişlerdir.
(Hilal Bal): Ya Mustafa Necati?
Hasan Kütük: Mustafa Necati; Cumhuriyet’in ilk ve en genç Milli Eğitim Bakanlarından biriydi. Atatürk'ün genç yaşına rağmen en çok sevdiği, güvendiği ve fikirlerini önemsediği bakanı olmuştur. Maalesef çok genç yaşta vefat etti. Mustafa Necati, Atatürk'ün kaybına bizzat gözyaşı döktüğü çok istisnai bir isimdir. Onu çok erken kaybettik.
Düziçi ve diğer enstitülerden mezun olan bu insanlar, eğitimlerini tamamlayıp köylerine döndüler. Gittikleri yerlerde feodal bir yapı, toprak ağaları, aşiret reisleri, tarikatlar ve cemaatler vardı. İşte böyle bir ortamda öğretmenin köye aydınlanma ışığı götürmesi, halkı eğitmesi ve bilinçlendirmesi çok kritikti. Çocukların eğitimi zaten esastı ama dediğim gibi; tarımdan hayvancılığa, ustalıktan marangozluğa kadar her alanda köylü için bir umut, bir meşale oldular. Dünya tarihine baktığımızda, bu kadar kısa sürede bu kadar derin iz bırakmış ve unutulmaz hale gelmiş bir başka toplumsal devrim örneği daha göremezsiniz.
Yani düşünün; bu kadar kısa zamanda kapatılmış olmasına, bu kadar kısa süre varlık göstermiş olmasına rağmen bu ülkede hâlâ bir Köy Enstitüleri gerçeğinden bahsedebiliyorsak ve bu Cumhuriyet hâlâ ayakta kalabiliyorsa, bu o gün temellerin çok sağlıklı ve sağlam atılmış olmasındandır. Ancak her devrim, her aydınlanma ışığı, bir şekilde bu aydınlanmadan korkan kesimleri rahatsız etmiştir…
(Hilal Bal): Hocam, ben burada hiçbir şey bilmeyenler adına soruyorum. Oradaki binaları yakan, öğrencileri döven bu insanlar, bu kadar üretken bir yapıdan ne istediler? Dertleri neydi?
Hasan Kütük: Şunu bilmek gerekir; her devrim birilerini rahatsız eder. Bu, Fransız Devrimi'nde de böyle olmuştu. Aslında Avrupa da bizim yaşadıklarımızdan farklı süreçler yaşamadı. Oradaki bağnaz yapının, kiliselerin ve sermaye çevrelerinin toplumsal baskısı bizdekinden çok daha fazlaydı. Ancak Avrupa, bu dönüşümü Fransız Devrimi ile gerçekleştirdi. Bizden farklı olarak, inancın ve dinin toplumsal yaşama müdahalesini bir şekilde engellediler. Sanayileşme devrimiyle beraber örgütlü bir toplumun oluşması ve kilisenin kendi alanına çekilmesi, dinin yaşama aşırı müdahalesine izin vermedi.
Bizde de ortaya çıkan aydınlanma devrimleri —harf devriminden hukuka, kadınlara seçme ve seçilme hakkından kıyafete kadar— Köy Enstitüleri aracılığıyla en uç köylere kadar ulaştırılmak istendi. O zamanlar toplumun büyük bölümü köylerde yaşıyordu. Aydınlanmanın hayat bulması için bu adım şarttı. Ancak bu proje; karanlıktan ve mevcut yapıdan beslenen toprak ağalarını, aşiret reislerini, tarikat ve cemaatleri rahatsız etti.
Kendi adına karar verebilecek iradeye sahip olmayan köylünün üzerinden saltanat süren bu yapılar bir araya geldi. "Burada bizim iktidarımızı, gücümüzü elimizden almaya dönük bir süreç işliyor." dediler. Eğer bu devrim tamamlanırsa demokrasi, hukuk, özgürlük ve insan hakları gelecekti; insanlar kendi iradeleriyle karar vereceklerdi. Toprak ağası elindeki toprağı köylüye vermek istemiyordu —ki buna "Toprak Reformu" diyoruz. Aşiret reisi, "Biz bu köyün sahibiydik, kimse sözümüzün üstüne söz söyleyemezdi." diyerek iktidarının sarsıldığını gördü.
Sonuçta bu yapılar, o dönem tek parti iktidarı olan Cumhuriyet Halk Partisi'ne, rahmetli İnönü'ye gittiler. Aralarında Van'da adı sıkça geçen Kinyas Kartal gibi ağalar, aşiret reisleri ve Adnan Menderes de vardı. "Bu okullar ve bu süreç bizim gücümüzü elimizden alacak." diyerek baskı kurdular. Karanlıktan, eğitimsizlikten ve yoksulluktan nemalanan bu yapılar, ne yazık ki Meclis'in içinde de mevcuttu. Hatta Cumhuriyet Halk Partisi'nin kendi içerisinde bile bu görüşte olanlar vardı...
(Hilal Bal): Mustafa Kemal'in elinde başka bir şey yok aslında.
Hasan Kütük: Mustafa Kemal, Ulusal Kurtuluş Savaşı, Meclis’in açılması ve Cumhuriyet’in ilanıyla eldeki mevcut imkânlarla bir şeyler yapmaya çalıştı. Belki onun döneminde bu kesimler çok belirgin bir şekilde seslerini çıkarıp muhalefet edecek cesareti bulamamışlardı. Ancak Mustafa Kemal’den sonra, İnönü’nün yanına gidip açıkça; "Ya bu okulları kapatırsın ya da biz bir şekilde parti içerisinde sana karşı bir girişimde bulunuruz!" diyerek rest çektiler.
(Hilal Bal): Peki ya Amerika? Onların bu süreçteki rolü nedir?
Hasan Kütük: Zaten konu oraya doğru gidiyor. İşte bahsettiğim bu feodal yapıların, aşiret reislerinin, toprak ağalarının, tarikat ve cemaatlerin arkasında başka bir gerçek var. Atatürk'ün kurduğu Cumhuriyet; bu bölgede sadece bizim ulusumuz için bir model, bir umut ya da bir ulusu yeniden var etme projesi değildi. Bu, küresel güçler için de bir mesajdı.
Lozan sürecinde Avrupa ve Amerika, rahmetli İnönü’ye aslında şunu söylüyorlardı: "Tamam, bizi zorladığınız bu antlaşmayı bir şekilde imzaladık ama bazı taleplerimizi de şimdilik cebimize koyduk. Günü geldiğinde bunları sizden tek tek geri alacağız." Gerek Avrupa gerek Amerika için bu coğrafyaya baktığınızda; kuzeyde Sovyetler Birliği var —ki Atatürk'ün Kurtuluş Savaşı sürecinde Sovyetlerle işbirliği olmuştur. Hemen doğumuzda, Amerika ve Avrupa'nın petrolden dolayı kendine mahkûm ettiği, olabildiğince muhafazakâr bir İslam coğrafyası var. Aşağıda, Afrika’ya baktığımızda da durum benzer. Yani etrafımızdaki bu karanlık tabloda Cumhuriyet devrimleri tam anlamıyla hayat bulduğunda, bu sadece bizim için bir kurtuluş olmuyor; etrafımızdaki bütün bu coğrafyalar için de tehlikeli bir uyanış modeli haline geliyor.
(Hilal Bal): Tabii, bu durum Suriye’sinden Libya’sına kadar birçok Ortadoğu ülkesini de etkilemiştir.
Hasan Kütük: Kesinlikle. Köy Enstitüleri; hem baskı hem de işgal altında olan, zor koşullarda yaşayan tüm İslam coğrafyası ve Afrika ulusları için bir model olacaktı. Bu ışık sadece bizim ulusumuzu aydınlatmayacaktı. Amerika ve Avrupa bir anda, "Bu iş nereye gidiyor?" dedi. Kendi adına karar verebilen; ulusal sanayisi, sermayesi, tarımı, hukuku ve bağımsızlığı olan güçlü bir Türkiye Cumhuriyeti, bu coğrafyadaki diğer halklar için de örnek olurdu. Bu bölgedeki saltanatlarının sarsılacağı kaygısıyla harekete geçtiler. Amerika ve Avrupa’nın desteğini arkasına alan yerel güçler; tehdit ve baskıyla İsmet İnönü’ye gelerek "Bu süreci noktalandır, bu okulları kapat!" dediler.
Ben şunu her yerde söylerim: Bu dünyada birilerinin iktidarı, saltanatı ve zenginliği; başkalarının yoksulluğu, sefaleti ve acıları üzerine inşa edilmiştir. Bugün Batı’nın zenginliği; Orta Doğu ve Afrika halklarının sömürüsü, petrolü ve madenleri üzerindedir. İnönü’nün bu duruma direnmesine rağmen bir noktada kabullenmek zorunda kaldığı görülüyor. Ancak bu yetmedi; Atatürk’ün erken vefatını fırsat bilerek Türkiye’yi "Çok partili döneme geçiş" adı altında bir cendereye soktular. Köy Enstitülerini kapatan o zihniyet, Amerika’nın desteğiyle Demokrat Parti’yi kurdurdu.
Demokrat Parti, topluma "Küçük Amerika" modelini vaat etti. Marshall yardımları ve traktörlerle gelen bu sahte refah, aslında ulusal bağımsızlığımızın ekonomik teminatı olan dev sanayi kuruluşlarımızın sonunu hazırladı. O kadar kısa sürede neler kurulmuştu bir düşünün: Aliağa, Petkim, Şeker Fabrikaları, Tekel, Sümerbank, Demir-Çelik ve Gaz Fabrikaları... Atatürk bu ülkeyi sanayiden eğitime her alanda ayağa kaldırmıştı. İşte bu gücün kendi saltanatlarını bitireceğini görenler, Demokrat Parti’ye suni bir para ve güç desteği vererek onları iktidara taşıdı.
1950-60 arası dönemde Cumhuriyet’in tüm kazanımları ile birlikte Halkevlerine ve Köy Enstitülerine müdahale edildi. Bu kapanma süreci belki CHP içindeyken başladı ama sonrasında bu okullar "İlk Öğretmen Okulları"na dönüştürüldü. Enstitülerin o çok boyutlu, toplumu dönüştüren misyonu adeta budandı; "Burada sadece öğretmen yetiştirilsin." denilerek kolu kanadı kırıldı. Daha sonra bu okullar da kapatılarak "Eğitim Enstitüleri"ne dönüştürüldü. Özellikle 1970’lerden sonra, MC hükümetleri döneminde, kendilerine özgü bir öğretmen modeli yaratmak istediler. Çünkü bakıyorlardı ki Köy Enstitüsü ruhuyla yetişmiş öğretmen hâlâ direniyor, hâlâ aydınlanmayı savunuyor…
Öğretmen Okullarından mezun olan öğretmenler; Cumhuriyet’e ve devrimlere bağlı, demokrasiden ve aydınlanmadan yana kişilerdi. Onları istedikleri gibi dönüştüremediler. Bunun üzerine "Öğretmen liseleri lise işleviyle devam etsin." dediler ve Eğitim Enstitüleri aracılığıyla, oldukça hızlı bir biçimde kendilerine özgü bir öğretmen modeli yaratarak toplumu dönüştürme projesini ortaya koydular. Aslında belirli oranda başarılı da oldular.
Çünkü o zamanlar şöyle bir gerçek vardı: İster Demokrat Parti ister Adalet Partisi dönemi olsun; devlet bürokrasisi iktidarların dilediği gibi yönettiği, her talimatına boyun eğen bir yapı değildi. Cumhuriyet kurumlarında yetişmiş, devlet geleneğini özümsemiş kadrolar hayatın her alanındaydı. Bu durum eğitimde de böyleydi. Çünkü siz okula sadece bir öğretmen göndermiyorsunuz; o toplumu aydınlatan bir meşale gönderiyorsunuz. Eğer bu öğretmenler köyleri ve mahalleleri aydınlatmaya devam ederse, siyasi iktidarların "saltanatı" tehlikeye giriyordu.
Burada çok önemli bir ayrım var: Hükümet olmak başka bir şeydir, iktidar olmak başka bir şey... Hükümet olduğunuzda Meclis’te çoğunluğunuz olur, ülkeyi siz yönetiyor gibi görünürsünüz. Ancak devletin anayasal kurumları, yargısı, bürokrasisi ve basını hâlâ "Hayır!" diyebiliyordu. Gelen talimatları sırf üst yönetim istedi diye yerine getirmiyor; "Burada bir devlet geleneğimiz, bir yasamız ve hukukumuz var; sizin talepleriniz buna uymuyor." diyerek direniyorlardı.
İşte Milliyetçi Cephe (MC) dönemindeki Eğitim Enstitüleri, sadece öğretmen yapısını değiştirmenin ötesinde, bu öğretmenler üzerinden geleceğimiz olan gençleri ve evlatlarımızı dönüştürme amacı taşıyordu. İmam Hatip Liseleri de o dönemde benzer bir mantıkla yaygınlaştı. Mesele sadece ülkenin ihtiyacı olan imamları yetiştirmek değil, toplumu kökten dönüştürme hamlesiydi. Bugün geldiğimiz noktaya baktığımızda, bu projelerinde büyük oranda başarılı olduklarını görebiliyoruz.
(Hilal Bal): Kendi çocukluğumu ve öğretmenlerimi düşünüyorum; o öğretmenlerin eğitiminden geçtiğim için bugün böyleyim. Ama benden sonraki kuşak daha farklı.
Hasan Kütük: Şunu meslek hayatım boyunca hep gördüm: Eğer bir çocuğun veya bir toplumun geleceğini inşa etmek istiyorsan, işe öğretmenden başlamalısın. Özellikle de ilkokul öğretmeninden… Çünkü çocuk; anne, baba ve evinden sonra dünyaya gözlerini açtığı ikinci yaşam alanı olarak ilkokulu görür.
(Hilal Bal): Ben ilkokul öğretmenine "üçüncü ebeveyn" derim.
Hasan Kütük: Tam olarak öyle. Bu yüzden bir çocuğun dünyasında ilkokul öğretmeni unutulmazdır. Hepimizin hayatından pek çok öğretmen geçmiştir ama ilkokul öğretmenini, hele ki birinci sınıf öğretmenini kimse unutamaz. Çocuk onu kendine model alır. Çünkü çocukların algıları o yaşlarda çok yüksektir; öğretmeni adeta bir bilgisayar gibi, bir kayıt cihazı gibi zihinlerine kaydederler. Çocuğun dünyasındaki her şey o öğretmendir. Bunu ortaokulda veya lisede bu kadar net göremezsiniz. İlkokulda çocuk her şeyi fark eder. Bir gün tıraş olmadan sınıfa gidin, hemen "Öğretmenim, bugün tıraş olmamışsın." der. Yeni bir kıyafet giydiğinizde, "Öğretmenim, yeni kıyafet almışsın." derler. Yani çocuk, siz sınıftan içeri girdiğiniz anda sizi baştan aşağı süzer, gözlemler ve model alır. Yüzüne baktığında senin nasıl bir ruh halinde olduğunu anlar. Yüzünün biraz gergin ya da üzgün olduğunu gördüğü an, "Öğretmenim hayırdır? Üzgün görünüyorsun." der. Bu yüzden mesele sadece çocuğa bir şeyler öğretmek veya onu yetiştirmek değil; çocuk için bir model olmaktır. Öğretmen, çocuğun gelecekteki bakış açısını ve tercihlerini belirleyen en önemli etkendir.
İşte bu yüzden o dönemdeki siyasi yapılar dediler ki: "Biz hükümetiz ama bu durum tek başına bir anlam ifade etmiyor. Çünkü devletin kamusal alanındaki bürokratı, çalışanı, bankacısı, maliyecisi, kaymakamı, yargıcı... Hepsi Cumhuriyet'in kadroları." Sandıktaki ve Meclis'teki çoğunluklarının "ete kemiğe bürünebilmesi", yani istedikleri toplumsal değişimi ve insan modelini yaratabilmeleri için bu öğretmenlerin kendi zihniyetlerine göre hızlıca yetiştirilmesi gerekiyordu.
(Hilal Bal): Tabii, köy okullarının kapatılması da aslında tamamen bununla ilgili.
Hasan Kütük: Şimdi bu yönüyle baktığınızda; öğretmen, köyde sadece çocukları eğiten, onlara ders anlatan biri değildir. Köylünün kavgasında, üzüntüsünde, yaşadığı her türlü sorunda öğretmen oradadır. Arazisinde bir sıkıntı mı var, hayvanında bir hastalık mı var? Köylü hemen öğretmene gider, ona danışır...
(Hilal Bal): Fakir Baykurt'un kitaplarında anlattığı gibi…
Hasan Kütük: Evet, aynen öyle... Daha sonraki süreçte, köylerde imamlarla öğretmenleri karşı karşıya getirme hamleleri başladı. İmam Hatip Liseleri bu amaçla hızla devreye sokuldu. Elbette kabul etmek gerekir ki; Cumhuriyet döneminde de insanların inançları ve ibadetleri toplumsal bir gerçekti. Kendi köyümden de biliyorum; insanlar sığınacak bir mana arıyordu. Ancak bu süreçte imamlar, öğretmene karşı adeta bir "alternatif" gibi konumlandırıldı.
Aslında Cumhuriyet’in aydın din adamları kendi görevlerini yapıyor, vatandaşı dini konularda aydınlatıyordu. Fakat sonradan toplumu dönüştürme amacıyla bu mesele siyasallaştı. Köy okullarının kapatılması ve taşımalı eğitime geçilmesiyle beraber, asıl misyonu köyü aydınlatmak olan öğretmenler oradan çekildi. Köylü, imama tek başına teslim edildi. Bugün yaşadığımız siyasal gerçekliğin köklerini, işte o günlerdeki bu dönüşümde görebiliyoruz.
(Hilal Bal): Tüm bu siyasi gelişmeler okullarda siz öğrenci ve öğretmenlere de yansıyor tabii, okul hayatınızda neler oldu?
Hasan Kütük: Okul hayatımıza dönersek; ilk dönemi tamamlamıştık ama iktidarın değişmesiyle okuldaki yönetim de değişti. MC döneminde Bilal Öztürk diye biri yönetime geldi. Yeni gelenlerle bizim aramızda ciddi gerginlikler vardı; onlar varken siz var olamıyordunuz, onlar da orayı bırakmıyordu. Düziçi gibi küçücük bir yerde bile sürekli bir kavga ve gerilim hali hâkimdi. Haruniye, Yeniköy ve Hacılar diye bölünmüştük; yukarıdaki öğrenciler aşağıya pek inemez, aşağıdakiler de yukarı gelemezdi. O süreçte zaman zaman belirli yerlerde çok ciddi kavgalar, çatışmalar yaşanırdı.
(Hilal Bal): Bu anlattıklarınız 80 öncesi dönem değil mi? Gençler arasındaki o sağ-sol çatışmasının zirve yaptığı yıllar...
Hasan Kütük: Tabii tabii; 1979 yılı, o en sıkıntılı dönem... CHP'nin iktidara gelişiyle başlayan o ilk dört aylık süreçte gürültü, tartışma ve kavgalar eksik olmazdı. Şükür ki o dönemde bir ölüm olayı yaşanmadı ama sürekli bir gerilim vardı. Okul yönetimi de değişince, sağcı ve ülkücü öğrencilerin büyük bir bölümü —özellikle militan düzeyde ön planda olanlar— okulu bırakmak durumunda kaldı. Diğerlerine, yani kendi halinde olanlara ise pek müdahale edilmedi.
Durumu şöyle düşünün: Siz bir yerin sahibisiniz ya da bir yerin size ait olduğunu hissediyorsunuz; birileri geliyor ve sizi oradan göndermek istiyor, "Burası bizim!" diyor. İşte o ilk dönemin sonunda, karşı gruptan çok ön planda olanlar gitmek durumunda kaldılar. Kendi halinde kalanlar ise bir şekilde eğitimlerine devam ettiler.
(Hilal Bal): Yani siz buna direndiniz?
Hasan Kütük: Elbette direndik. Aslında durum şuydu: Ya onlar orada kalacaktı ya biz... Onlar oradayken bizim orada var olabilmemiz mümkün değildi. Bizim orada eğitim görebilmemiz için, o baskın grubun oradan gitmesi gerekiyordu.
(Hilal Bal): Tabii, çünkü siz o mirası koruyan tarafsınız. Zamanında emek verilmiş. O mirası korumak çok önemli.
Hasan Kütük: O dönem bitti, maalesef yok... Yani Öğretmen Okulları gitmiş, Öğretmen Liseleri gitmiş... Gerçi kâğıt üzerinde Öğretmen Lisesi var ama adı üzerinde; orada o ruhu taşıyan öğrenci kalmamış. Okul, MC döneminde "Eğitim Enstitüsü" olarak yeniden kurgulanmış. Milliyetçi Cephe; dışarıdan, bölgeden, siyasal anlamda kendilerine yakın ne kadar isim varsa hepsini toplayıp okula yerleştirmiş.
İşte bizim dönemimizde, başta Mehmet Göl olmak üzere diğer büyüklerimizin ve yöneticilerimizin çabasıyla okul tekrar normale döndü. Yani biz orada, o siyasal kuşatmayı kırarak eğitimi yeniden asıl mecrasına sokmaya çalıştık... Biz oraya sonradan gelenlere rağmen orayı bir şekilde kendi ruhumuza dönüştürdük. Bir ara tatildeyken eğitim gördüğümüz binalardan biri yakıldı. Bu nedenle tatil uzadı. Binayı kimin yaktığı aslında belliydi ama o günün koşullarında pek ortaya çıkarılamadı. Okul müdürümüz Mehmet Göl, binanın yanmasıyla başlayan yargı sürecinde çok sağduyulu davrandı.
Ben o öğrencilerin içinde yaşı en küçük olanlardan biriydim. Kozan’dan 5-6 akrabamla gitmiştik. Yanımdaki akrabalarım; Kütük’ler, Yüksel Tek’ler, Servet Kartopu’lar hep heybetli, yaşça benden 6-7 yaş büyük gençlerdi. Bana hep, "Sen bu koca adamların arasında ne geziyorsun?" derlerdi. Akraba olduğumuzu bilmeyenler beni yanlarında çömez sanırdı. Mehmet Göl’ün de o dönem öğrencilerin güvenine ve desteğine ihtiyacı vardı. Akşamları okulun çevresinde bombalar atılıyor, herkes tedirgin oluyordu. Hoca bize, "Başınıza bir iş açarlar, ranzaları binanın içine koyalım," dedi. Koğuş gibi ranzalarda 15-20 kişi yatıyor, dönüşümlü olarak okul çevresinde nöbet tutuyorduk. Jandarma bizi olaylardan dolayı Bahçe ilçesine götürdüğünde, Mehmet Göl Hoca makamını ve ağırlığını kullanarak bizi oradan çekip alırdı. O dönem hem bizler için hem de sorumluluğu taşıyan okul yönetimi için çok zordu.
Hasan Kütük ile gerçekleştirdiğimiz röportajın bu ilk bölümde; bir dağ köyünden Düziçi’ne uzanan bir hayatın yanı sıra, bir ulusun aydınlanma mücadelesinin köklerine indik. Köy Enstitüleri ruhunun bozkırı nasıl yeşerttiğini, öğretmenliğin sadece bir meslek değil, toplumu dönüştüren bir meşale olduğunu kendisinden dinledik.
Ancak hikâye burada bitmiyor. Röportajımızın ikinci bölümünde; Hasan Hocamızın meslek hayatındaki tanıklıklarını, sendikal mücadelenin zorluklarını konuşmaya devam edeceğiz.
İkinci bölümde buluşmak dileğiyle…