Milli Mücadele’den günümüze Türkiye’de propaganda olgusu çoğu zaman silahlı mücadeleler, zor aygıtları ya da devlet gücü üzerinden ele alınsa da, tarihsel gerçeklik bunun çok daha karmaşık ve çok katmanlı olduğunu göstermektedir. Türkiye siyasal ve toplumsal tarihinde propaganda, büyük ölçüde silahsız yöntemlerle, yani söz, yazı, sembol, kültür, ahlaki çağrı ve kolektif anlam üretimi yoluyla şekillenmiştir. Silahsız propaganda, yalnızca kitleleri yönlendiren bir araç değil; aynı zamanda meşruiyet üreten, toplumsal dayanışmayı güçlendiren ve siyasal mücadeleye etik bir zemin kazandıran bir yöntem olarak öne çıkmıştır.
Milli Mücadele yıllarında silahsız propaganda, askeri direnişin ön koşulu ve tamamlayıcısı niteliğinde olmuştur. Anadolu’nun büyük bölümünde halkın doğrudan silahlı çatışmalara katılma imkânı sınırlıyken, mücadeleye verilen destek esas olarak ikna ve ortak kader bilinci üzerinden sağlanmıştır. Gazeteler, bildiriler, telgraflar ve mitingler aracılığıyla verilen mesaj, işgale karşı direnişin yalnızca askeri değil, aynı zamanda ahlaki ve tarihsel bir zorunluluk olduğu yönündeydi. Bu dil, halkı pasif bir izleyici olmaktan çıkarıp mücadelenin öznesi haline getirmiştir.
Bu dönemde silahsız propagandanın en güçlü yönlerinden biri, meşruiyet üretme kapasitesi olmuştur. Mücadele, yalnızca düşmana karşı değil; aynı zamanda uluslararası kamuoyuna ve içerdeki tereddütlü kesimlere yönelik bir anlatı mücadelesi şeklinde yürütülmüştür. Direnişin haklılığı, halk egemenliği ve ulusal bağımsızlık vurguları üzerinden inşa edilmiş; bu sayede silahlı mücadelenin toplumsal tabanı güçlendirilmiştir. Silahsız propaganda burada, silahın önünü açan ama ondan bağımsız bir güç olarak işlev görmüştür.
Milli Mücadele döneminde dini ve kültürel söylemin kullanımı da silahsız propagandanın önemli bir boyutunu oluşturmuştur. Hutbeler, vaazlar ve yerel kanaat önderlerinin konuşmaları aracılığıyla işgale karşı duruş, yalnızca siyasal değil, vicdani ve ahlaki bir sorumluluk olarak çerçevelenmiştir. Bu söylem, farklı toplumsal kesimlerin ortak bir dil etrafında birleşmesini sağlamış; silahsız propaganda, bölücü değil birleştirici bir rol üstlenmiştir.
Cumhuriyet’in ilanıyla birlikte silahsız propaganda yeni bir işlev kazanmış, bu kez devlet inşa sürecinin merkezî araçlarından biri haline gelmiştir. Yeni rejimin hedeflediği yurttaşlık anlayışı, yalnızca hukuki düzenlemelerle değil; eğitim, kültür ve sanat yoluyla topluma aktarılmaya çalışılmıştır. Halkevleri, Köy Enstitüleri, tiyatro faaliyetleri, konferanslar ve yayınlar aracılığıyla modernleşme, laiklik ve yurttaşlık değerleri yaygınlaştırılmıştır. Bu dönemde propaganda, kaba bir yönlendirme aracı olmaktan ziyade, toplumu dönüştürmeyi amaçlayan pedagojik bir ikna süreci olarak tasarlanmıştır.
Erken Cumhuriyet döneminde semboller ve ritüeller, silahsız propagandanın sürekliliğini sağlayan önemli unsurlar olmuştur. Ulusal bayramlar, anıtlar, marşlar ve törenler aracılığıyla ortak bir tarih anlatısı ve kolektif hafıza oluşturulmuştur. Bu uygulamalar, bireylerin kendilerini yeni kurulan devletin bir parçası olarak hissetmelerini sağlamış, aidiyet duygusunu güçlendirmiştir. Silahsız propaganda burada, kimlik ve hafıza inşasının temel aracı haline gelmiştir.
Çok partili hayata geçişle birlikte silahsız propaganda, daha rekabetçi ve çoğulcu bir yapıya bürünmüştür. Artık propaganda yalnızca devletin değil, siyasi partilerin, toplumsal hareketlerin ve farklı ideolojik aktörlerin başvurduğu bir araç haline gelmiştir. Seçim kampanyaları, mitingler, afişler ve radyo konuşmaları aracılığıyla kitleler ikna edilmeye çalışılmış; propaganda demokratik rekabetin vazgeçilmez bir parçası olmuştur. Bu süreç, silahsız propagandanın demokratik siyasal kültür içindeki yerini güçlendirmiştir.
1960’lı ve 1970’li yıllarda sendikalar, öğrenci hareketleri ve toplumsal muhalefet, silahsız propagandayı tabandan yükselen bir mücadele biçimi olarak kullanmıştır. Bildiriler, duvar yazıları, açık kürsüler ve forumlar aracılığıyla toplumsal talepler görünür kılınmıştır. Bu dönemde silahsız propaganda, yalnızca ikna etmeyi değil; aynı zamanda kamusal tartışma alanları açmayı ve siyasal bilinci artırmayı hedeflemiştir. Şiddete başvurulmadan yürütülen bu faaliyetler, her ne kadar zaman zaman bastırılsa da, demokratik katılım kültürüne önemli katkılar sunmuştur.
1980 sonrası dönemde silahsız propaganda daha karmaşık bir görünüm kazanmıştır. Bir yandan devlet söylemi medya ve eğitim aracılığıyla merkezileşirken, diğer yandan sivil toplum ve insan hakları hareketleri alternatif bir propaganda dili geliştirmiştir. İnsan hakları raporları, sessiz yürüyüşler, açık mektuplar ve kültürel üretimler, doğrudan çatışmadan uzak ama güçlü bir ahlaki baskı oluşturmuştur. Bu dönemde silahsız propaganda, vicdani ve etik bir direnç biçimi olarak öne çıkmıştır.
2000’li yıllarla birlikte dijitalleşme, silahsız propagandanın araçlarını ve hızını köklü biçimde değiştirmiştir. Sosyal medya platformları, çevrimiçi kampanyalar ve dijital içerikler, propaganda faaliyetlerini daha erişilebilir ve yaygın hale getirmiştir. Merkezi örgütlenmelere ihtiyaç duymadan yürütülen bu faaliyetler, özellikle genç kuşaklar arasında etkili olmuştur. Dijital silahsız propaganda, yatay örgütlenme biçimlerini güçlendirmiş ve toplumsal taleplerin görünürlüğünü artırmıştır.
Günümüzde çevre, kadın, gençlik ve insan hakları alanlarında yürütülen kampanyalar, silahsız propagandanın iyi örneklerini sunmaktadır. Bu kampanyalar, şiddete başvurmadan, ahlaki üstünlük ve toplumsal duyarlılık üzerinden etki yaratmayı hedeflemektedir. Silahsız propaganda burada, yalnızca iktidarı etkilemeye çalışan bir araç değil; aynı zamanda toplumun kendi kendini dönüştürme kapasitesini gösteren bir yöntem olarak karşımıza çıkmaktadır.
Tarihsel süreklilik içinde bakıldığında, silahsız propaganda Türkiye’de üç temel işleve sahip olmuştur: kurucu, dönüştürücü ve vicdani. Milli Mücadele döneminde kurucu bir rol üstlenmiş, Cumhuriyet’in ilk yıllarında dönüştürücü bir işlev görmüş, sonraki dönemlerde ise vicdani ve demokratik bir direnç aracı haline gelmiştir. Bu yönüyle silahsız propaganda, Türkiye siyasal tarihinin kenarında değil, merkezinde yer almaktadır.
Bugün silahsız propaganda, etik ve kapsayıcı bir biçimde kullanıldığında toplumsal kutuplaşmayı azaltma ve ortak bir kamusal dil üretme potansiyeline sahiptir. Zorlayıcı değil ikna edici, dışlayıcı değil kapsayıcı bir yaklaşım benimsendiğinde, bu yöntem demokratik toplumun güçlenmesine katkı sunabilir. Türkiye’nin tarihsel deneyimi, silahsız propagandanın yalnızca bir iletişim tekniği değil; aynı zamanda siyasal meşruiyet, toplumsal dayanışma ve demokratik mücadele biçimi olduğunu açık biçimde ortaya koymaktadır.