Türkiye’de bazı isimler, yalnızca bir mesleğin değil, bir etik tutumun simgesi hâline gelir. Uğur Mumcu, bu anlamda bir gazeteciden çok daha fazlasıdır: O, hukukun kâğıt üzerindeki vaadiyle hayatın içindeki gerçekliği yan yana koyan, bu ikisi arasındaki uçurumu ısrarla görünür kılan bir kamusal vicdandır. Mumcu’yu anmak, bir suikastın yasını tutmakla sınırlı değildir; aksine, onun yarım bırakılmak istenen sorularını yeniden sormak, rahatsız edici bulunsa bile ısrarı sürdürmek demektir. Bu ısrarın en yalın, en sade ama belki de en çarpıcı ifadesi ise Bir Pulsuz Dilekçe’de karşımıza çıkar.

“Bir Pulsuz Dilekçe”, adından başlayarak güçlü bir simge taşır. Dilekçe, yurttaşın devlete hitabıdır; pulun olmaması ise, hakkın bedelsizliğini ve aracısızlığını ifade eder. Hukuken mümkündür, hatta anayasal bir haktır. Ancak Mumcu’nun gösterdiği üzere, bu hukuki imkân çoğu zaman fiilî bir çıkmaza dönüşür. Kitapta yer alan dilekçeler, tek tek okunduğunda bireysel mağduriyetler gibi görünebilir; fakat Mumcu’nun yaptığı şey, bu metinleri yan yana getirerek bir sistemin fotoğrafını çekmektir. Bu fotoğrafta görünen, kötü niyetli tekil aktörlerden ziyade, cevap vermemeyi alışkanlık hâline getirmiş bir idare, hesap vermekten kaçınan bir bürokrasi ve yurttaşı yoran bir hukuk pratiğidir.

Mumcu’nun gazeteciliği, yüksek sesle bağıran bir muhalefet değildir; tersine, soğukkanlı bir teşhirdir. O, dramatik anlatılara yaslanmaz; dilekçelerin kendi diliyle konuşmasına izin verir. Tam da bu nedenle metin daha sarsıcıdır. Okur, bir noktadan sonra “Bu dilekçenin içeriği ne?” sorusunu değil, “Neden cevaplanmıyor?” sorusunu sormaya başlar. Bu soru, bireysel bir öfkenin ötesine geçer ve yapısal bir sorgulamaya dönüşür. Mumcu’nun amacı da budur: Yurttaşı yalnızca kızdırmak değil, düşündürmek; adaletsizliğin kaynağını kişisel hatalarda değil, işleyişte aramaya yöneltmek.

“Bir Pulsuz Dilekçe”, bu yönüyle bir gazetecilik kitabı olduğu kadar, aynı zamanda hukuk sosyolojisi çalışmasıdır. Hukukun metinlerdeki varlığı ile gündelik hayattaki karşılığı arasındaki mesafeyi ölçer. Anayasa’da tanınan hakların, idari pratikte nasıl aşındığını gösterir. Dilekçeler, burada yalnızca birer belge değil; hukukun sınandığı eşiklerdir. Her cevapsız bırakılan başvuru, hukukun soyut bir ilke olarak kaldığını; her sürüncemede bırakılan dosya, adaletin zamana yayılarak etkisizleştirildiğini gösterir. Mumcu, bu durumu kişisel bir trajedi olarak değil, demokratik bir sorun olarak ele alır.

Bu yaklaşım, Mumcu’nun laiklik anlayışıyla doğrudan bağlantılıdır. Laiklik, onun düşüncesinde yalnızca din ile devletin ayrılması değildir; keyfîliğin karşısında hukukun egemenliğidir. Dilekçelerin cevapsız kalması, “tanıdık” üzerinden iş yürümesi, bazı yurttaşların hızlıca sonuç alırken bazılarının yıllarca beklemesi; bunların her biri laikliğin içini boşaltan pratiklerdir. Çünkü laiklik, en temelde eşit yurttaşlık ilkesidir. Hukuk, kişiye göre eğilip bükülüyorsa, laiklik de fiilen askıya alınmış demektir. Mumcu, “Bir Pulsuz Dilekçe”de bu askıya alınışı, büyük kavramlara sığınmadan, somut örneklerle gösterir.

Kitabın en çarpıcı yönlerinden biri, sessizliğin dilini ifşa etmesidir. Mumcu, çoğu zaman cevaplardan çok cevapların yokluğunu yazar. Bu yokluk, basit bir ihmal değil; bir yönetim biçimidir. Cevap vermemek, sorumluluk almamaktır; dosyayı bekletmek, sorunu görünmez kılmaktır. Mumcu’nun gazeteciliği, bu görünmezliği dağıtır. Sessizliği bir veri hâline getirir ve okura şunu gösterir: Cevapsızlık da bir karardır. Bu tespit, kitabı sıradan bir şikâyet derlemesi olmaktan çıkarır ve onu siyasal bir metne dönüştürür.

Uğur Mumcu’yu anarken, onun cesaretinin yalnızca büyük ve tehlikeli dosyalarda değil, bu “küçük” görünen adaletsizliklerde de ortaya çıktığını hatırlamak gerekir. Büyük skandallar, büyük başlıklar üretir; ama demokrasiyi asıl aşındıran, gündelik ve sıradan ihlallerin sürekliliğidir. “Bir Pulsuz Dilekçe”, bu sürekliliğin kaydını tutar. Mumcu’nun kalemi, devleti kutsamaz; onu sınar. Devlet, onun yazılarında bir amaç değil, yurttaşın onurunu korumakla yükümlü bir araçtır. Bu araç görevini yapmadığında, gazetecinin görevi başlar.

Bugün bu kitabı yeniden okumak, ister istemez bugüne dair sorular doğurur. Dijitalleşmiş başvurular, e-Devlet sistemleri, otomatik yanıtlar ve hız vaadi… Biçim değişmiş, dil güncellenmiştir. Ancak Mumcu’nun işaret ettiği temel risk hâlâ geçerlidir: Cevap vermeme pratiği. Hukuk, hızlandığı kadar şeffaflaşmıyorsa; idare, kolaylaştığı kadar hesap verebilir olmuyorsa; dilekçe yine pulsuzdur—yalnızca artık elektronik ortamda yazılmaktadır. Mumcu’nun mirası, tam da bu noktada günceldir: Hak arama yolları çoğalırken, hak teslimi aynı oranda artmıyorsa, gazetecinin sorumluluğu bitmez.

Uğur Mumcu’nun öldürülmesi, yalnızca bir aydının susturulması değildir; hakikatin hedef alınmasıdır. Onu “Bir Pulsuz Dilekçe” üzerinden anmak, bu nedenle özel bir anlam taşır. Çünkü bu kitap, büyük komplo anlatılarının ötesinde, demokrasinin asıl sınandığı yeri işaret eder: sıradan yurttaşın kapısı. O kapı açılmıyorsa, anayasa maddeleri, reform paketleri ve süslü söylemler anlamını yitirir. Mumcu’nun gazeteciliği, bu kapıyı ısrarla çalar; cevabı alana kadar da susmaz.

Uğur Mumcu’yu anmak, bir hatırayı canlı tutmaktan ibaret değildir; bir görevi devralmaktır. O görev, dilekçeyi yazan yurttaşın sesini duyulur kılmak; hukuku, metinlerden çıkarıp hayata taşımak; laikliği, soyut bir ilke olmaktan çıkarıp eşit muamele pratiğine dönüştürmektir. “Bir Pulsuz Dilekçe”, bu görevin sade ama derin çağrısıdır. Mumcu’nun bıraktığı yerden devam etmek, bugün de mümkündür—ve belki de her zamankinden daha zorunludur.

--
Muratcan IŞILDAK