11 Eylül 2001 yalnızca iki kuleyi yıkmadı; Ortadoğu’nun zaten kırılgan olan siyasal dengesini de yerle bir etti. O gün New York’ta yaşanan saldırılar, Washington’da sadece bir güvenlik alarmı değil, yeni bir dünya okumasının başlangıcı olarak görüldü. Bu okumanın merkezinde “terörle savaş” vardı; ama sahada yaşananlar, bu savaşın terörden çok devletleri, rejimleri ve toplumları hedef aldığını gösterdi.

11 Eylül’ün ilk büyük jeopolitik sonucu Afganistan oldu. Ancak asıl kırılma, 2003’te Irak’ta yaşandı. Saddam Hüseyin rejimi, El Kaide ile doğrudan bağlantısı kanıtlanamamasına rağmen, “kitle imha silahları” iddiasıyla hedef alındı. Bu iddia hiçbir zaman doğrulanmadı; ama Saddam devrildi, Irak devleti çöktü. Bugün geriye dönüp baktığımızda şu soruyu sormak kaçınılmaz: Saddam gerçekten Ortadoğu’nun en büyük sorunu muydu, yoksa onun devrilmesiyle daha büyük bir kaosun kapısı mı aralandı?

Saddam Hüseyin, otoriter ve baskıcı bir liderdi; bu tartışmasız. Ancak Irak, onun yönetiminde merkezi bir devlete, güçlü kurumlara ve bölgesel bir denge rolüne sahipti. 2003 sonrası Irak’ta ise devlet çöktü, ordu dağıtıldı, mezhepçilik kurumsallaştı. Sünni–Şii ayrımı derinleşti, İran etkisi arttı ve El Kaide’nin Irak kolu zamanla IŞİD’e dönüştü. Yani “terörle savaş” adı altında yapılan müdahale, terörün coğrafyasını genişletti.

Bu tablo yalnızca Irak’la sınırlı kalmadı. Saddam’ın devrilmesi, Ortadoğu’daki diğer rejimler için de bir mesajdı: “Güçlü olsanız bile, sıradaki siz olabilirsiniz.” Bu mesaj, hem rejimlerin sertleşmesine hem de toplumların daha fazla baskı altında kalmasına yol açtı. Biriken öfke, işsizlik, yoksulluk ve siyasal dışlanmışlık ise 2010’da Tunus’ta bir seyyar satıcının kendini yakmasıyla patladı. Arap Baharı başlamıştı.

Arap Baharı ilk günlerinde bir umut dalgasıydı. “Özgürlük, onur, adalet” sloganları Kahire’den Şam’a, Trablus’tan Sana’ya yayıldı. Ancak çok geçmeden bu dalganın her ülkede aynı kıyıya vurmadığı görüldü. Tunus kısmi bir demokratik geçiş yaşarken, Mısır’da ordu geri döndü. Libya’da devlet tamamen çöktü. Yemen bölgesel bir vekâlet savaşına dönüştü. Ve Suriye… Suriye, Arap Baharı’nın en ağır bedel ödeyen ülkesi oldu.

Suriye’de 2011’de başlayan barışçıl protestolar, kısa sürede çok katmanlı bir iç savaşa dönüştü. Rejim–muhalefet çatışması, bölgesel ve küresel güçlerin müdahaleleriyle iç içe geçti. ABD, Rusya, İran, Türkiye, Körfez ülkeleri… Herkes Suriye’deydi; ama Suriye halkı yoktu. Ülke, büyük güçlerin satranç tahtasına döndü. IŞİD bu kaos ortamında yükseldi; milyonlarca insan yerinden edildi; yüz binlerce kişi hayatını kaybetti.

Bugün geldiğimiz noktada Suriye fiilen bölünmüş durumda. Şam yönetimi ülkenin bir kısmını kontrol ediyor, kuzeyde farklı aktörler var, doğuda başka dengeler söz konusu. Devlet var ama egemenlik sınırlı; rejim ayakta ama ülke harap. Suriye, 11 Eylül sonrası Ortadoğu düzeninin en somut enkazlarından biri.

Peki bütün bu sürecin ortak paydası ne? Yanıt basit ama rahatsız edici: Dış müdahalelerle “hızlı çözümler” aramak. Saddam’ı devirmek Irak’ı demokratikleştirmedi. Arap Baharı’nı dışarıdan yönlendirmek özgürlük getirmedi. Suriye’de rejimi askeri yollarla değiştirmeye çalışmak, ülkeyi kurtarmadı. Aksine, devletlerin yıkıldığı ama toplumların ayağa kalkamadığı bir Ortadoğu ortaya çıktı.

11 Eylül’ün gölgesi bugün hâlâ Suriye’nin üzerinde. O gölge, yalnızca güvenlik politikalarının değil, yanlış teşhislerin ve aceleci müdahalelerin gölgesi. Ortadoğu’nun sorunu sadece “kötü liderler” değildi; kırılgan devlet yapıları, dış bağımlılık, toplumsal sözleşmelerin çöküşüydü. Bu sorunlar çözülmeden yapılan her müdahale, yeni krizler üretti.

Bugün Suriye’ye bakarken yalnızca bir iç savaşın değil, son yirmi yılın toplam muhasebesini görmek gerekiyor. Saddam’dan Suriye’ye uzanan çizgi, bize şunu söylüyor: Rejimleri yıkmak kolay, toplumları yeniden inşa etmek zordur. Ve dışarıdan dayatılan düzenler, içeride meşruiyet üretmez.

Belki de artık şu soruyu sormanın zamanı: 11 Eylül’den sonra Ortadoğu’yu gerçekten daha güvenli, daha özgür ya da daha istikrarlı bir yer hâline getirebildik mi? Suriye’nin harabeye dönmüş şehirlerine bakınca, bu sorunun cevabı ne yazık ki pek de iyimser değil.

--

Muratcan IŞILDAK