Yaşlılık yalnızca biyolojik bir süreç değil; eşitsizliklerin, sınıfsal farklılıkların, bakım yükünün ve toplumun insana verdiği değerin de görünür hale geldiği bir yaşam evresi. Yaşar Gökoğlu, 1 Ekim Dünya Yaşlılar Günü dolayısıyla kaleme aldığı yazıda yaşlılığı üretkenlik ve maliyet üzerinden değerlendiren anlayışı sorguluyor: “Asıl mesele yalnızca insanın daha uzun yaşaması değil, yaşamın her evresinde toplumsal saygınlığını koruyabilmesidir.”
Yaşlılık Hakkında Düşünceler
Yaşar Gökoğlu
“İhtiyar” kelimesi, gündelik dilde çoğu zaman yetersizlik, güçsüzlük ya da hayattan çekilme haliyle ilişkilendiriliyor. Oysa insanlık tarihi boyunca bilgi, deneyim ve belleğin kuşaklar arasında aktarımında yaşlılar önemli bir yere sahipti.
Yaşlılık çoğu zaman yalnızca biyolojik bir süreç olarak ele alınıyor. Deneyim ve birikim giderek değer kaybederken, yaşlılar çoğu zaman ekonomik yük ya da sağlık sorunları üzerinden tanımlanıyor.
Oysa yaşlılık yalnızca belirli bir yaş grubunun meselesi değil; toplumların adalet, eşitlik ve dayanışma anlayışını da gösteren bir ayna.
İnsan ömrü uzadı, peki yaşlılıkla yaşamayı öğrendik mi?
Yaşlılık bugün de çoğu zaman üretkenlik üzerinden değerlendiriliyor; yalnızlık, ihmal ve yaş ayrımcılığı milyonlarca insanın gündelik deneyiminin parçası olmayı sürdürüyor. İnsan ömrünü uzatmayı başaran modern dünya ise yaşlılıkla birlikte yaşamayı hâlâ tam anlamıyla öğrenebilmiş değil.
Hızı, üretkenliği ve gençliği yücelten değer sistemi, yaşlılığı çoğu zaman hayatın kıyısına itiyor. Ötekileştirmenin etnik köken, cinsiyet ya da sınıf temelli biçimleri uzun yıllardır tartışılıyor. Buna karşın yaş ayrımcılığı çoğu zaman aynı ölçüde görünür olmuyor.
Oysa bugün yaşlılar hem kamusal politikalarda hem de gündelik yaşamda giderek “üretkenliğini yitirmiş” bireyler olarak görülüyor.
“Yaşlılara saygı” söylemi hayatın neresinde?
“Yaşlılara saygı”, Türkiye’de siyasetçilerin en sık başvurduğu kavramlardan biri. Ancak bir yandan yaşlılara saygı ve hürmet söylemi öne çıkarılırken, diğer yandan emeklilerin çoğu geçim sıkıntısıyla mücadele ediyor.
“Yaşlılara saygı”, aslında “yok olsalar da kurtulsak” denen ve gündelik yaşantıda her vesileyle, her fırsatta, her yetki sahibi tarafından aşağılanan bir gereksiz güruhun ortadan kaldırılamayışı karşısında duyulan hüznün — geleneğe uygun şekilde, riyakârca — ifadesi.
Kapitalizm yaşlılığa nasıl bakıyor?
Çünkü kapitalizm, yalnızca üretim araçlarının sahipliğiyle ilgili bir mevzu değildir; hangi insanların hayatını hangi ölçütlerle değerli sayacağımıza da karar veren tarihsel bir örgütlenme biçimidir.
Çocuk geleceğin iş gücüdür. Genç bugünün yatırım alanıdır. Yetişkin üretimin ve tüketimin merkezidir.
Peki, yaşlı?
Bu sorunun cevabı, yaşlılığın bugünkü anlamını da belirliyor.
Üretim sürecinden çekilen beden, kapitalist toplum açısından eski işlevini büyük ölçüde kaybeder. Yaşlı beden artık artı-değer üretmez.
Yaşlılıkta sınıfsal eşitsizlik daha görünür
Hayat boyunca yaşadığımız eşitsizlikler yaşlılıkta ortadan kalkmaz. Tersine, beden onları daha görünür hale getirir. Bu nedenle yaşlılık, belki de sınıfsallığın en çıplak göründüğü dönemlerden biridir.
Paranız varsa, yaşlılık döneminizin adı bile değişir: Artık yaşlanmıyorsunuzdur; “iyi yaş alıyorsunuzdur”, “aktif, sağlıklı yaşlanıyorsunuzdur”, “üçüncü yaşınızı keşfediyorsunuzdur.”
Yok, eğer paranız yoksa, zaten yaşam boyu dünyanın bütün yükünü sırtlanmaktan kamburlaşmış, cildi güneş koruyucusu sürmemekten kırışmış “yaşını gösteren” insanlardansanız, sizin için şehirlerimizin parkları, parkların fıskiyeleri, gölgelerinde benzerlerinizle muhabbet edebileceğiniz, masrafsız vakit geçirme alanlarımız var.
Kadınların yaşlılığında bakım yükü bitmiyor
Tabii kadınsanız, çoluk çocuğun yaşam mücadelesi nedeniyle başka bir yol bulamadıkları için bakım yükünü sırtınıza yüklediği torun bakma ayrıcalığından yararlanıyorsanız, evden bu alanlara gitme imkânınız da pek olmayacak!
Yaşlılığın deneyimi bu nedenle herkes için aynı değil. Yaşam boyunca üstlenilen bakım sorumlulukları, ekonomik koşullar ve çalışma hayatındaki eşitsizlikler ileri yaşlarda da varlığını sürdürüyor.
“İnsanın bedeni, galiba sınıfının da coğrafyasıdır”
Hayatınız boyunca ağır işlerde çalışmışsanız, bedeniniz de ağır yaşlanır; kırışıklıklarınız yalnızca yaşın değil, emeğin de izidir.
Sırtınız, beliniz, o mühim omurga, ömrünüz boyunca taşıdığınız yüklerle eğrilir, bükülür.
Dişleriniz yalnızca yaş nedeniyle eksilmez, yıllarca alamadığınız ya da ertelemek zorunda kaldığınız diş hekimi randevularının da sonucudur bu.
Yürüyüşünüz yalnızca yaşınız nedeniyle yavaşlamaz; hayat boyunca birikmiş yoksulluğun ağır temposunu da taşır.
İnsanın bedeni, galiba sınıfının da coğrafyasıdır.
Yaşlıları toplumdan ayırmak çözüm mü?
İnsan, birbirine benzemeyen ilişkilerin içinde, tesadüflerle, sürprizlerle, çatışmalarla, karşılaşmalarla var olur. Bizi insan yapan şey yalnızca kendimize benzeyenlerle kurduğumuz ilişkiler değildir; tam tersine, benzemeyenlerle karşılaşma imkânımızdır.
“Huzurevi”, “yaşlı bakımevi” gibi uygulamalar yaşlıları toplumdan izole eder.
Nasıl yaşadıysak öyle yaşlanalım; bunun kamusal, toplumsal ve mekânsal karşılığını birlikte icat edelim.
Mesele yalnızca daha uzun yaşamak değil
Asıl mesele yalnızca insanın daha uzun yaşaması değil, yaşamın her evresinde toplumsal saygınlığını koruyabilmesidir.
Demokratik bir toplum ne yalnızca gençliğin dinamizmiyle ne de yalnızca yaşlılığın deneyimiyle varlığını sürdürebilir. Kuşaklar arası karşılıklı öğrenme ve katılım, demokratik meşruiyetin temel koşullarından biridir.
Yaşlılığın hikâyesi kapitalizmle birlikte değişti
Yaşlılığın hikâyesi kapitalizmle birlikte değişti. İnsanı büyük oranda üretkenliği ve piyasaya sunduğu artı değer ölçüsünde konumlandıran modern kapitalist yaşam biçimi, profesyonel üretim sürecinden ayrılmak zorunda kalan yaşlı bireyi ekonomik ve sosyal yük olarak görmeye başladı.
Artık sistem, yaşlılığı bir olgunluk ve dinlenme dönemi olarak değil; genç ve aktif iş gücünün sırtında taşınması gereken ekonomik bir sosyal güvenlik yükü olarak sunuyor.
Öte yandan Türkiye nüfusu hızla yaşlanırken doğurganlık oranları düşüyor; mevcut eğilim sürerse sosyal güvenlik ve emeklilik sisteminin ağır bir yükle karşı karşıya kalacağı sık sık dile getiriliyor.
Bu nedenle yaşlanma kimi zaman “yaklaşan bir felaket” olarak tanımlanıyor, buna karşılık nüfus yapısını korumak amacıyla evlilik ve çocuk sahibi olmayı teşvik eden politikalar öne çıkarılıyor.
Bir toplumun yaşlılarına nasıl davrandığı neyi gösterir?
Yaşlılık, insan yaşamının en doğal, en onurlu ve en çok korunması gereken evresidir. Bir toplumun yaşlılarına nasıl davrandığı yalnızca sosyal politika anlayışını değil, insana nasıl baktığını da ortaya koyar.
Yaşlılığı bir maliyet hesabına indirgeyen her düzen, aslında insanın değerini de piyasanın ölçülerine teslim etmiş olur.
Bu nedenle yaşlılık meselesi yalnızca yaşlıların sorunu değildir.
Nasıl bir toplum kuracağımızı, nasıl yaşlanacağımızı ve ardımızda nasıl bir dünya bırakacağımızı belirleyen en temel ahlaki ve politik meselelerden biridir.
Yaşar Gökoğlu
Not: Bu yazı, ARKEODUVAR dergisinin 25. sayısında yayımlanan yazılardan derlenmiştir.