Adana'da ki 10 Ekim Barış Çağrısına 4 Yıl 6 Ay Hapis, Memurlara Meslekten Olma Tehlikesi: Barış Sürecine Darbe!
Barış ve demokratik toplum sürecinin konuşulduğu, toplumsal barış için çerçeve yasanın beklendiği bir dönemde, 10 Ekim Barış Mitingi'ne çağrı nedeniyle yargılanan 11 kişiye verilen hapis cezalarının istinafta onanması yalnızca bir ceza davası olarak görülemez. Bu karar, devlet memuru olan sanıkların mesleklerini de kaybetmelerine yol açabilecek sonuçlar taşıyor. Barışın hukuki güvencelerle güçlendirilmesinin beklendiği bir dönemde verilen bu karar, barış sürecinin ruhuyla nasıl bağdaştırılabilir?
Türkiye bir kez daha barışı konuşuyor.
Silahların susmasının, demokratik siyasetin güçlenmesinin, toplumsal barışın hukuki güvencelere kavuşturulmasının ve bu doğrultuda bir çerçeve yasanın yürürlüğe girmesinin beklendiği bir dönemden geçiyoruz.
Yıllardır çatışmaların, ölümlerin, kutuplaşmanın ve demokratik haklara yönelik sınırlamaların yarattığı ağır toplumsal sonuçların aşılması gerektiği ifade ediliyor.
Barışın yalnızca silahların susmasından ibaret olmadığı, aynı zamanda demokratik hakların güvence altına alınmasını, düşünce ve ifade özgürlüğünün genişletilmesini, toplantı ve gösteri yürüyüşü hakkının korunmasını gerektirdiği tartışılıyor.
Tam da böyle bir dönemde Adana'dan gelen bir mahkeme kararı, bütün bu tartışmaların samimiyetini sorgulamamıza neden oluyor.
10 Ekim 2015 Ankara Emek, Barış ve Demokrasi Mitingi'ne katılım çağrısı amacıyla Adana'da düzenlenen yürüyüş nedeniyle yargılanan 11 kişi hakkında verilen hapis cezaları, 22 Ekim 2026 tarihinde istinaf mahkemesinin önünden geçti.
Yedi kişi hakkında iki ayrı suçtan toplam 4 yıl 6'şar ay, dört kişi hakkında ise toplam 3 yıl 6'şar ay hapis cezası bulunuyor.
Dahası var.
Bu kişiler arasında hâlen 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu'na tabi olarak çalışanlar bulunuyorsa, kesinleşen mahkûmiyetler nedeniyle devlet memurluklarının sona ermesi tehlikesiyle karşı karşıyalar.
Bir başka ifadeyle, 11 yıl önce barış mitingine çağrı amacıyla gerçekleştirilen bir yürüyüş nedeniyle insanlar yalnızca hapis cezasıyla değil, mesleklerini, ekonomik güvencelerini ve geleceklerini kaybetme ihtimaliyle de karşı karşıya bırakılıyor.
Bunun barış sürecine hizmet ettiğini söylemek mümkün mü?
Barış mitingine çağrıdan hapis cezalarına uzanan 11 yıl
Tarih 6 Ekim 2015.
Adana'da sendikalar, meslek örgütleri ve demokratik kitle örgütleri, dört gün sonra Ankara'da gerçekleştirilecek Emek, Barış ve Demokrasi Mitingi'ne katılım çağrısı yapmak amacıyla bir araya geliyor.
İnönü Parkı'nda toplanan yaklaşık 120 kişinin gerçekleştirmek istediği yürüyüş, kolluk müdahalesiyle karşılaşıyor.
Ardından soruşturmalar, iddianameler ve yıllar süren mahkeme süreçleri başlıyor.
Olay sırasında bazı kolluk görevlilerine direnildiği ve flama sopalarının kullanıldığı ileri sürülüyor. Sanıklar ise barışçıl gösteri hakkını kullandıklarını savunuyor.
Burada bir ayrımı özellikle vurgulamak gerekiyor: Kolluk görevlilerine yönelik somut şiddet iddialarının elbette hukuken araştırılması gerekir. Ancak bu araştırmanın, her sanığın bireysel fiilini ortaya koyması ve barışçıl toplantı hakkını koruyan anayasal güvencelere uygun yürütülmesi zorunludur.
Dört gün sonra, 10 Ekim 2015'te Ankara Garı önünde iki canlı bomba saldırısı gerçekleşiyor.
103 insan yaşamını yitiriyor.
Yüzlerce insan yaralanıyor.
Türkiye tarihinin en ağır katliamlarından biri yaşanıyor.
Aradan 11 yıl geçiyor.
Ve bugün, o mitinge çağrı yapmak amacıyla düzenlenen yürüyüş nedeniyle yargılanan insanlar hakkında verilen hapis cezalarının önemli bir bölümü kesinleşme aşamasını tamamlıyor.
Bu tarihsel karşıtlık üzerinde düşünmek gerekiyor.
Barış talebinin bu ülkenin hafızasında ne anlama geldiğini unutmadan düşünmek gerekiyor.
Yedi kişiye 4 yıl 6 ay, dört kişiye 3 yıl 6 ay hapis
Adana 17. Asliye Ceza Mahkemesinin 21 Nisan 2026 tarihli kararında 11 kişinin tamamına, 2911 sayılı Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu kapsamında 1 yıl 6 ay hapis cezası verildi.
Ayrıca görevi yaptırmamak için direnme suçundan yedi kişiye 3'er yıl, dört kişiye 2'şer yıl hapis cezası verildi.
Ahmet Miran Aydoğan, Aydın Yiğit, Abdurrahman Çeliker, Necmettin Sercan Şahin, Selçuk Karasu, Sinan Hüdür ve İsmail İnanç Su hakkında iki ayrı suçtan toplam 4 yıl 6'şar ay hapis cezası bulunuyor.
Alaattin Süzer, Hüseyin Çalı, Şükran Kablan Yeşil ve Habip Alpkaya hakkında ise toplam 3 yıl 6'şar ay hapis cezası bulunuyor.
Adana Bölge Adliye Mahkemesi 2. Ceza Dairesi, 22 Ekim 2026 tarihli, 2026/1847 esas ve 2026/2261 karar sayılı hükmüyle Sinan Hüdür dışındaki 10 kişinin istinaf başvurularını esastan reddetti.
Sinan Hüdür'ün başvurusu ise önceki yargılama aşamasında kanun yoluna başvurulmamış olması nedeniyle usulden reddedildi.
Mahkeme, görevi yaptırmamak için direnme suçundan verilen 2 ve 3 yıllık hapis cezalarına ilişkin esastan ret kararlarının kesin olduğunu belirtti.
2911 sayılı Kanun kapsamında verilen 1 yıl 6 aylık cezalar içinse 10 sanık yönünden Yargıtay'a temyiz yolu açık bırakıldı.
Sinan Hüdür bakımından istinaf başvurusunun reddine karşı Adana Bölge Adliye Mahkemesi 3. Ceza Dairesine itiraz yolu bulunuyor.
Dolayısıyla bütün sanıklar ve bütün suçlar bakımından yargılamanın aynı aşamada olduğu söylenemez.
Ancak ortada tartışılması gereken çok ciddi bir sonuç var.
Bu mahkûmiyetler, hâlen devlet memuru olarak çalışan sanıklar açısından mesleklerinin sona ermesine yol açabilecek nitelikte.
Hapis cezası yalnızca özgürlüğü değil, memuriyeti de tehdit ediyor
Davanın kamuoyunda yeterince tartışılmayan en önemli yönlerinden biri, verilen cezaların devlet memurları üzerindeki sonuçlarıdır.
657 sayılı Devlet Memurları Kanunu'nun 48/A-5 maddesi, kasten işlenen bir suçtan dolayı bir yıl veya daha fazla süreyle hapis cezasına mahkûm olmamayı devlet memurluğuna giriş şartları arasında sayıyor.
Aynı Kanun'un 98/b maddesi ise memurluğa alınma şartlarından herhangi birinin sonradan kaybedilmesini memuriyetin sona erme nedenlerinden biri olarak düzenliyor.
Bu ne anlama geliyor?
Şu anlama geliyor:
Hâlen 657 sayılı Kanun'a tabi olarak görev yapan bir kişi hakkında, kasten işlenen bir suçtan verilen 2 veya 3 yıllık hapis cezası kesinleştiğinde, idare bu mahkûmiyete dayanarak memuriyetin sona erdirilmesi işlemini gündeme getirebiliyor.
Üstelik bu durum, ayrıca disiplin soruşturması sonucunda devlet memurluğundan çıkarma cezası verilmesini gerektiren bir süreçten farklı.
Memurluğa giriş şartının kaybedildiği kabul edilerek kişinin kamu görevine son verilmesi söz konusu olabiliyor.
Burada kesinleşme tarihinin ayrıca belirlenmesi gerekiyor. Mahkemenin karar tarihi, kesinleşme kaydı ve idarenin ilişik kesme işleminin tarihi her zaman aynı olmayabilir.
Paylaşılan istinaf kararında sanıkların hangilerinin hâlen devlet memuru olduğu veya kurumların ilişik kesme işlemi yapıp yapmadığı belirtilmiyor.
Dolayısıyla 11 kişinin tamamının memuriyetini kaybettiğini söylemek doğru olmaz.
Ama tehlike son derece açık.
Barış mitingine çağrı nedeniyle başlayan bir yargılama, bugün bazı insanların kamu görevlerini ve ekonomik güvencelerini kaybetmelerine yol açabilecek bir noktaya ulaşmış durumda.
Bir öğretmenin sınıfından, bir kamu emekçisinin görevinden uzaklaştırılması yalnızca o kişiyi etkilemez.
Ailesini etkiler.
Çocuklarını etkiler.
Yıllar boyunca verdiği emeği, kurduğu yaşamı ve geleceğe ilişkin planlarını etkiler.
Bir ceza mahkûmiyetinin hukuki sonuçlarını tartışırken, bu sonuçların toplumsal boyutunu görmezden gelemeyiz.
Anayasa Mahkemesine başvurmak memuriyeti kendiliğinden korumuyor
Bu davada bir başka önemli konu da Anayasa Mahkemesine bireysel başvuru hakkıdır.
Görevi yaptırmamak için direnme suçundan verilen ve olağan kanun yolları tüketilmiş olan mahkûmiyetler bakımından, gerekli koşulların bulunması hâlinde Anayasa Mahkemesine bireysel başvuru yapılabilir.
Başvurularda toplantı ve gösteri yürüyüşü hakkı, adil yargılanma hakkı, gerekçeli karar hakkı ve suçta ve cezada kanunilik ilkesi yönünden ihlal iddiaları ileri sürülebilir.
Ancak çok önemli bir sorun bulunuyor.
Anayasa Mahkemesine bireysel başvuru yapılması, kesinleşmiş mahkûmiyetin infazını veya bu mahkûmiyete dayanılarak gerçekleştirilecek memuriyetten ilişik kesme işlemini kendiliğinden durdurmuyor.
Başka bir ifadeyle, bir kamu emekçisi Anayasa Mahkemesinden hak ihlali kararı beklerken mesleğini kaybedebilir.
Yıllar sonra ihlal kararı verilmesi ve yeniden yargılama sonucunda mahkûmiyetin ortadan kalkması hâlinde göreve dönüş ve özlük haklarının iadesi gündeme gelebilir.
Peki aradan geçen yıllar?
Kaybedilen çalışma hayatı?
Ailelerin yaşadığı ekonomik ve sosyal sonuçlar?
Hukukun görevi yalnızca yıllar sonra ortaya çıkan ihlali tespit etmek olmamalı. Hakların etkili biçimde korunması da hukuk devletinin temel sorumluluğudur.
Barış sürecinin konuşulduğu dönemde bu karar ne anlama geliyor?
Asıl üzerinde durmak istediğim mesele burada başlıyor.
Türkiye'de barış ve demokratik toplum süreci tartışılıyor.
Çatışmaların sona erdirilmesi, demokratik siyasetin güçlendirilmesi ve toplumsal barışın kalıcı hâle getirilmesi için hukuki düzenlemeler yapılması gerektiği ifade ediliyor.
Bu kapsamda bir çerçeve yasanın çıkarılması beklentisi bulunuyor.
Böyle bir dönemde geçmişteki toplumsal ve siyasal faaliyetler nedeniyle açılmış davaların, ifade özgürlüğü ve demokratik haklar bakımından yeniden değerlendirilmesi gerektiği açıktır.
Çünkü barış yalnızca geleceğe ilişkin vaatlerden oluşmaz.
Geçmişin yarattığı hukuki ve toplumsal sorunlarla yüzleşmeyi de gerektirir.
Bir yandan barıştan söz ederken diğer yandan 11 yıl önceki bir barış mitingine çağrı nedeniyle verilen hapis cezalarının insanların yaşamlarını belirlemesine seyirci kalmak, ciddi bir çelişkidir.
Elbette mahkemelerin bağımsızlığı ve yargı kararlarının hukuki denetimi esastır. Somut dosyada herhangi bir siyasi makamın mahkemeye talimat verdiğine ilişkin elimizde bir kanıt bulunmuyor.
Bu nedenle kararı doğrudan belirli bir siyasi müdahalenin sonucu olarak sunmak doğru olmaz.
Ancak kararın barış sürecinin toplumsal güven ortamını zedeleyebilecek sonuçlar doğurduğunu söylemek hem meşru hem de gerekli bir eleştiridir.
Ben bu kararı, barış sürecinin önüne yeni bir engel çıkaran, toplumsal güveni zayıflatan ve sürecin ruhuna zarar veren bir gelişme olarak değerlendiriyorum.
Bu anlamda kararın sonuçları, barış çabalarını sabote eden bir etki yaratabilecek niteliktedir.
Çerçeve yasa yalnızca geleceği değil, geçmişin yükünü de ele almalı
Beklenen çerçeve yasanın kapsamı henüz kesinleşmiş değil.
Ancak kalıcı bir toplumsal barış hedefleniyorsa, geçmişteki demokratik faaliyetler nedeniyle yürütülen ceza yargılamalarının sonuçları da hukukun temel ilkeleri çerçevesinde tartışılmalıdır.
Burada sözü edilen şey, herkesin her eyleminin hukuki denetim dışında bırakılması değildir.
Kolluk görevlilerine karşı şiddet iddiaları varsa bunlar elbette bağımsız ve tarafsız yargı tarafından incelenmelidir.
Fakat barışçıl toplantı ve gösteri yürüyüşü hakkının kullanılmasıyla somut şiddet fiilleri birbirinden ayrılmalıdır.
Bir gösteriye katılmak, tek başına başka kişilerin gerçekleştirdiği iddia edilen eylemlerden sorumlu tutulmanın gerekçesi olamaz.
Ceza sorumluluğu bireyseldir.
Suçun işlendiği her sanık bakımından ayrı ayrı ve yeterli delillerle ortaya konulmalıdır.
Bu ilkeler yalnızca bir ceza davasının değil, demokratik hukuk devletinin de temelidir.
Çerçeve yasa tartışmalarında demokratik hakların korunması, hukuki güvenlik, ölçülülük, adil yargılanma ve geçmişten kaynaklanan hak ihlallerinin giderilmesi gibi konuların yer alması gerektiğini düşünüyorum.
Böyle bir yaklaşım, barış sürecinin toplumsal karşılığını güçlendirebilir.
11 yıl süren yargılama başlı başına sorgulanmalı
Bu dosyada yalnızca verilen cezalar değil, yargılamanın yaklaşık 11 yıl sürmesi de tartışılmalıdır.
6 Ekim 2015 tarihinde gerçekleşen olay nedeniyle başlayan süreç, 22 Ekim 2026 tarihli istinaf kararına kadar devam etti.
Bu süre içerisinde sanıklar yıllarca ceza tehdidi altında yaşadı.
Mahkemelere gitti.
Savunmalar yaptı.
Hukuki belirsizlikle karşı karşıya kaldı.
Şimdi ise bazıları için memuriyetin sona ermesi gibi çok daha ağır sonuçlar gündeme gelebiliyor.
Anayasa'nın 36. maddesi ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin 6. maddesi, adil yargılanma hakkını güvence altına alıyor.
Makul sürede yargılanma hakkı da bu güvencenin bir parçası.
Yaklaşık 11 yıl süren bir ceza yargılamasının neden bu kadar uzadığının, yargılama aşamalarındaki gecikmelerin ve bunların sanıklar üzerindeki etkilerinin değerlendirilmesi gerekiyor.
Çünkü geciken adaletin yarattığı sorunlar yalnızca mahkeme salonlarında kalmıyor.
İnsanların hayatlarına taşınıyor.
Barış isteyen bir toplum, demokratik hakların korunmasını da istemelidir
Barışın toplumsal bir karşılık bulabilmesi için insanların demokratik haklarını kullanırken kendilerini güvende hissetmeleri gerekir.
Bir sendika açıklamasına katılmak, bir mitinge çağrı yapmak, düşüncesini açıklamak veya barış talebini dile getirmek demokratik toplumun olağan faaliyetleri arasında yer almalıdır.
Bu hakların kullanımı sırasında ortaya çıktığı ileri sürülen suçlar elbette hukuki denetime tabidir.
Ancak cezalandırma süreçleri, demokratik hakların kullanılmasını caydıran bir sonuç doğurmamalıdır.
Toplantı ve gösteri yürüyüşü hakkı, yalnızca devletin uygun gördüğü düşüncelerin açıklanabilmesi anlamına gelmez.
Bu hak, farklı düşüncelerin ve toplumsal taleplerin barışçıl biçimde ifade edilebilmesinin güvencesidir.
Barış sürecinin başarıya ulaşması da toplumun farklı kesimlerinin kendilerini özgürce ifade edebilmelerine bağlıdır.
Bir ülkede barış konuşulurken barış çağrısıyla bağlantılı bir davanın insanları ağır hapis cezaları ve mesleklerini kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya bırakması, üzerinde ciddiyetle durulması gereken bir çelişkidir.
Bu kararın yarattığı sonuçlar görmezden gelinmemeli
10 Ekim davasında verilen kararın hukuki boyutları henüz bütünüyle tamamlanmış değil.
2911 sayılı Kanun kapsamında verilen 1 yıl 6 aylık cezalar bakımından 10 sanığın Yargıtay'a başvuru hakkı bulunuyor.
Sinan Hüdür bakımından istinaf başvurusunun usulden reddine karşı itiraz yolu açık.
Direnme suçundan verilen 2 ve 3 yıllık hapis cezalarına ilişkin esastan ret kararları ise kesin nitelikte.
Bu nedenle hâlen devlet memuru olan sanıklar açısından ciddi bir mesleki risk ortaya çıkıyor.
Anayasa Mahkemesine bireysel başvuru hakkının bulunması da bu riski kendiliğinden ortadan kaldırmıyor.
Bütün bunlar, barış ve demokratik toplum sürecinin konuşulduğu bir dönemde yaşanıyor.
Barışın inşa edilmesi için yalnızca yeni bir dil yeterli değil.
Hukuki güvence gerekiyor.
Adalet duygusunun güçlendirilmesi gerekiyor.
Demokratik hakların korunması gerekiyor.
Toplumun geçmişten taşıdığı ağır hukuki sorunların çözülmesi gerekiyor.
Ve her şeyden önemlisi, barışa ilişkin açıklamalarla uygulamalar arasında tutarlılık gerekiyor.
Barış sürecinin en önemli ihtiyacı toplumsal güvendir. Bu güveni zedeleyen her karar, her uygulama ve her hukuki belirsizlik, sürecin ilerlemesini zorlaştırır.
10 Ekim Barış Mitingi'ne çağrı nedeniyle açılan davada verilen hapis cezalarını da bu nedenle yalnızca 11 kişinin yargılandığı bir dosya olarak görmüyorum.
Bu kararın sonuçları, barış sürecinin hangi demokratik ve hukuki temeller üzerinde ilerleyeceği sorusunu doğrudan gündeme getiriyor.
Barışın konuşulduğu bir dönemde barış çağrısıyla bağlantılı bir davanın ağır cezalarla sonuçlanması ve kamu emekçilerinin mesleklerini kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya kalması kabul edilmesi güç bir tablodur.
Barışın yolu, barış isteyenlerin demokratik haklarının güvence altına alınmasından geçer.
Çerçeve yasa beklentisinin bulunduğu bu dönemde yapılması gereken, toplumsal güveni sarsacak sonuçlara kayıtsız kalmak değil; hukukun üstünlüğünü, temel hakları ve adalet duygusunu güçlendirecek adımlar atmaktır.
Çünkü barış yalnızca bir siyasi hedef değildir.
Barış, aynı zamanda bir hukuk ve demokrasi meselesidir.
Ve barışın samimiyeti, en çok da zor zamanlarda verilen kararların insan hayatında yarattığı sonuçlarla ölçülür.