Suriye’de Arap Alevilerinin tarihsel oluşumundan Mart 2025 kıyı katliamlarına, Esad sonrası siyasal düzenden halkların ortak geleceğine uzanan kapsamlı inceleme.
Bu makalenin temel savı şudur: Suriye’de hiçbir halkın, inancın veya topluluğun güvenliği başka bir topluluğun yenilgisine bağlanamaz. Alevilerin, Kürtlerin, Ermenilerin, Dürzilerin, Sünni Arapların ve diğer bütün toplulukların geleceği; eşit yurttaşlık, hesap verebilir bir hukuk düzeni ve birlikte yaşam iradesiyle ortaklaşmak zorundadır.
Giriş
Arap Aleviliği yalnızca bir inanç tarihi olarak değil, Ortadoğu’nun uzun ve çoğu zaman acılı toplumsal tarihi içinde ele alınmalıdır. Konu, Nusayriliğin ortaya çıkışından Osmanlı ve Fransız Mandası dönemlerine, Baas iktidarından Esad yönetiminin çöküşüne ve sonrasında Alevi sivillere yönelen toplu şiddete kadar uzanmaktadır.
Böylesi bir konuda iki kolaycılıktan uzak durmalıyız. Birincisi, Arap Alevilerini Esad ailesi ve devlet aygıtıyla özdeşleştirerek bütün bir topluluğu kolektif biçimde suçlamaktır. İkincisi ise Esad yönetiminin Suriye halklarına karşı işlediği ağır suçları, Alevilerin bugün karşı karşıya bulunduğu şiddeti anlatmamak için gerekçe yapmaktır. Geçmiş rejimin suçlarını kabul etmek ile Alevi sivillerin yaşam hakkını savunmak birbiriyle çelişmez. Aksine hukuk ve insan hakları açısından aynı ilkenin iki sonucudur.
Bu makalede Alevi sözcüğü, topluluğun günümüzde yaygın biçimde kullandığı öz ad olarak tercih edilmiştir. Nusayri kavramı ise tarihsel gelenek, akademik literatür ve belirli dönemlerdeki adlandırmalar söz konusu olduğunda kullanılmaktadır. Türkiye’deki Anadolu Aleviliği ile Suriye, Lübnan ve Türkiye’nin güneyinde yaşayan Arap Aleviliğinin aynı inanç geleneği olmadığı da başlangıçta açıkça belirtilmelidir.
Nusayrilikten Arap Aleviliğine tarihsel oluşum
Irak’tan Halep’e ve kıyı dağlarına
Nusayri geleneğinin oluşumu 9. ve 10. yüzyıllarda Irak’taki erken Şii çevrelerle bağlantılıdır. Gelenek, adını Muhammed bin Nusayr’dan alır. Hüseyin bin Hamdan el-Hasibi’nin örgütleyici ve öğretici faaliyetleriyle Halep çevresinde güç kazanmış, Hamdani hanedanının sağladığı siyasal ve kültürel ortam sayesinde Kuzey Suriye’ye yayılmıştır. Daha sonraki dönemde kıyı dağları, Lazkiye, Cebele, Tartus ve çevresi topluluğun başlıca yaşam alanına dönüşmüştür.
Eski tarih yazımı bu yayılmayı çoğu zaman yalnızca baskıdan kaçışla açıklar. Stefan Winter’ın Osmanlı ve yerel arşivlere dayanan çalışması ise daha karmaşık bir tablo ortaya koyar. Yayılmada dinî davet, yerel hanedanların himayesi, ticaret yolları, tarımsal yerleşim, aşiret ilişkileri ve merkezi devletlerin ulaşamadığı dağlık alanların sağladığı hareket imkânı birlikte rol oynamıştır.
Bu yaklaşım önemlidir; çünkü bir topluluğun tarihini yalnızca mağduriyet üzerinden okumak da yalnızca çatışma üzerinden okumak kadar indirgemeci olabilir. Aleviler tarih boyunca yalnızca baskıya uğrayan pasif bir topluluk değildi. Üreten, ticaret yapan, vergi ödeyen, yerel iktidara katılan, komşularıyla dayanışan ve zaman zaman çatışan farklı sınıf ve gruplardan oluşuyordu.
İnanç dünyasını dışarıdan hüküm vermeden anlamak
Nusayri Aleviliğinin klasik öğretisi, bâtıni yorum geleneği içinde şekillenir. Anlam, isim ve kapı kavramları; Hz. Ali’ye verilen merkezi konum; tecelli, ruhun yolculuğu ve dinî bilginin aşamalı aktarımı akademik literatürde incelenen başlıklardır. Ancak bu alandaki bilgilerin önemli bir bölümü, 19. yüzyılda topluluk dışına çıkarılan metinlere, misyoner raporlarına ve polemikçi mezhepler tarihi kitaplarına dayanır.
Bu nedenle yazılı öğreti ile yaşayan inanç arasında ayrım yapmak gerekir. Bir dinî metinde yer alan her ifade, farklı bölgelerde yaşayan bütün Alevilerin günlük inancı ve ibadeti olarak kabul edilemez. Aynı şekilde gizlilik ve takıyye kavramlarını yalnızca aldatma olarak açıklamak, tarih boyunca güvenlik kaygısıyla bilgisini kapalı tutmak zorunda kalan bir topluluğun deneyimini görmezden gelir.
Bugünkü Arap Alevileri arasında dindarlık düzeyi, ibadet biçimi, laiklik anlayışı ve siyasi yönelim bakımından büyük farklılıklar vardır. Alevi kimliği kimi insanlar için inanç, kimileri için aile ve kültür, kimileri için bölgesel aidiyet, kimileri için de bunların birleşimidir.
Orta Çağ ve Osmanlı döneminde devlet toplum ilişkileri
Alevi tarihine ilişkin en güçlü klişelerden biri, topluluğun bin yıl boyunca kesintisiz biçimde kovuşturulduğu ve toplumdan bütünüyle yalıtıldığı iddiasıdır. Baskılar, cezalandırma seferleri ve ağır dinî hükümler gerçektir. Ancak bunların kesintisiz ve her yerde aynı biçimde uygulanan tek bir devlet politikası olduğu söylenemez.
1318’de Cebele çevresinde gerçekleşen askerî harekât, sonraki literatürde genel bir mezhep savaşı gibi sunulmuştur. Winter ve başka tarihçiler olayın aynı zamanda vergi isyanı, yerel otorite mücadelesi ve Mehdi iddiasıyla bağlantılı olduğunu gösterir. İbn Teymiyye’nin Nusayrilere karşı fetvaları dışlayıcı söylemin güçlü örnekleridir; fakat tek bir din bilgininin görüşünü bütün Memlük düzeninin ve bütün Sünni toplumun değişmez tutumu olarak kabul etmek doğru değildir.
Osmanlı tahrir defterleri, mahkeme kayıtları ve idari emirler Alevi köylerinin vergi sistemine dahil edildiğini gösterir. Alevi ileri gelenleri bazı dönemlerde mültezim ve vergi tahsildarı olarak görev yaptı. 18. yüzyılda ticari tütün tarımının gelişmesi, kimi Alevi ailelerin toprak sahibi yerel seçkinlere dönüşmesini sağladı. Bu durum, topluluk içinde sınıfsal farklılaşmanın da güçlendiğini gösterir.
19. yüzyılda Tanzimat merkezileşmesi, zorunlu askerlik, okul politikaları, Sünni misyonerlik ve Protestan misyonerlerin faaliyetleri Alevi toplumunu daha doğrudan etkiledi. Modern devlet bir yandan denetim ve asimilasyon baskısı kurarken diğer yandan eğitim, belediye meclisleri ve yeni siyasal temsil kanalları açtı. Bu çelişkili süreç, modern Alevi kimliğinin oluşumunda belirleyici oldu.
Fransız Mandası ve Alevi siyasi birimi
Birinci Dünya Savaşı’nın ardından Fransa, Suriye’yi farklı idari bölgelere ayırdı. Kıyı bölgesinde kurulan Alevi siyasi birimi, manda yönetiminin bölgesel ve mezhepsel idare anlayışının ürünüydü. Bu dönem, çoğu kez iki karşıt propagandayla anlatılır: Bir anlatı bütün Alevileri Fransız işbirlikçisi sayar; diğer anlatı topluluğun tamamını sömürgecilik karşıtı gösterir. Tarihsel gerçek bu iki ucun arasındadır.
Alevi toplumunda Fransa’yla işbirliği yapan yerel önderler de Suriye birliğini savunanlar da vardı. Salih el-Ali’nin Fransız güçlerine karşı direnişi, topluluğun bütünüyle manda yanlısı olmadığının açık kanıtıdır. Buna karşılık kimi ileri gelenler, Sünni çoğunluk içinde güvenliklerini kaybetme korkusuyla ayrı idari yapının devamını savundu.
1936’da Alevi bölgesinin Suriye’ye katılması tartışmaları bu ayrışmayı derinleştirdi. Burada temel mesele yalnızca mezhep değildi; yerel özerklik, toprak ilişkileri, Fransız yönetiminin çıkarları, Şam merkezli milliyetçilik ve azınlıkların geleceğe ilişkin güvenlik kaygıları iç içeydi.
Baas dönemi ve Esad yönetimi
Suriye’nin bağımsızlığından sonra kırsal kökenli gençler için ordu ve Baas Partisi toplumsal yükselme kanalı oldu. Bu süreçten Aleviler kadar başka kırsal ve azınlık toplulukları da yararlandı. Alevi subayların askerî yapıdaki etkisi arttı; Hafız Esad 1970’te iktidarı ele geçirdi ve devletin merkezine kendi aile, güvenlik ve sadakat ağlarını yerleştirdi.
Esad yönetiminin Alevi kökenli olması, zamanla rejim ile bütün Alevi toplumunun özdeşleştirilmesine yol açtı. Oysa rejim yalnızca Alevilerden oluşmuyordu; Sünni iş çevreleri, bürokratlar, askerler ve farklı topluluklardan çıkar grupları sistemin parçasıydı. Aynı biçimde bütün Aleviler iktidarın ayrıcalıklarından yararlanmadı. Kıyı dağlarında yoksulluk, işsizlik ve kamusal hizmet eksikliği uzun süre devam etti.
2011’de başlayan halk hareketinin şiddetle bastırılması ve ülkenin savaşa sürüklenmesi, rejimin insanlığa karşı suçlarıyla sonuçlandı. Tutuklama, işkence, zorla kaybetme, kuşatma, ayrım gözetmeyen saldırı ve yerinden etme politikalarının sorumluluğu kişilere, kurumlara ve emir komuta zincirlerine aittir. Bu suçlar bir inanç topluluğuna topluca yüklenemez.
Buna rağmen rejim, Aleviler arasında muhaliflerin iktidara gelmesi halinde bütün topluluğun yok edileceği korkusunu besledi. Silahlı muhalefet içindeki bazı mezhepçi örgütlerin Alevilere yönelik tehdit ve saldırıları da bu korkuyu güçlendirdi. Böylece Alevi gençler büyük ölçüde orduya ve güvenlik aygıtına çekildi; topluluk savaş boyunca çok ağır insan kaybı verdi. Rejimin koruma iddiası, Alevileri aynı zamanda kendi devamlılığının insan kaynağına dönüştürdü.
Esad yönetiminin çöküşü ve yeni Suriye
Aralık 2024’te Esad yönetiminin çökmesi, milyonlarca Suriyeli için cezaevleri, sürgün, yoksulluk ve baskıyla özdeşleşen bir dönemin kapanması anlamına geldi. Ancak iktidarı devralan silahlı yapıların geçmişi, güvenlik kurumlarının parçalı niteliği ve hesaplaşma talebi, özellikle Aleviler başta olmak üzere azınlık topluluklarında büyük kaygı yarattı.
Geçiş yönetimi bütün Suriyelilere güvence verme ve eski rejimin suçlarını bireysel sorumluluk temelinde soruşturma sözü verdi. Fakat sahadaki silahlı grupların tümü merkezî denetime girmedi. Eski rejim mensuplarını yakalama operasyonları bazı bölgelerde toplu cezalandırmaya, keyfî gözaltılara, mallara el koymaya ve mezhepçi aşağılamalara dönüştü. Eski rejimin güvenlik mensubu olmakla sıradan bir Alevi yurttaş olmak arasındaki ayrım giderek silikleşti.
Mart 2025 kıyı katliamları
Olayların başlangıcı ve sivillere yönelen misilleme
6 Mart 2025’te eski rejim bağlantılı silahlı grupların geçiş yönetimi güçlerine saldırmasıyla Lazkiye, Tartus, Hama ve Humus çevresinde çatışmalar başladı. Bu saldırılarda güvenlik görevlileri öldürüldü. Geçiş yönetiminin seferberlik çağrısının ardından farklı bölgelerden kıyıya gelen silahlı birlikler ve hükümet bağlantılı gruplar, operasyonları kısa sürede Alevi köy ve mahallelerine yönelik geniş misillemelere dönüştürdü.
Ev baskınları, kimlik kontrolü, mezhep temelinde ayırma, yargısız infaz, işkence, yağma ve ev yakma vakaları kayda geçti. Kadınlar, çocuklar ve yaşlılar dahil siviller öldürüldü. Bazı ailelerin birden fazla üyesi aynı evde veya köy meydanında yaşamını yitirdi. Hayatta kalanların anlatımları, silahlı kişilerin mezhepçi hakaretler eşliğinde insanları hedef aldığını gösterdi.
Suriye ulusal soruşturma komisyonu Temmuz 2025’te 1.426 kişinin öldüğünü bildirdi; kurbanların büyük çoğunluğu Alevi sivillerdi. Komisyon, Alevilere yönelik suçlarla bağlantılı 298 şüpheli ile eski rejim yanlısı saldırılarla bağlantılı 265 şüphelinin dosyasının savcılığa gönderildiğini açıkladı. İnsan hakları kuruluşları ise komisyonun emir komuta sorumluluğunu ve güvenlik kurumlarının sistematik ihmalini yeterince incelemediğini belirtti.
Birleşmiş Milletlerin tespitleri
Birleşmiş Milletler Suriye Bağımsız Uluslararası Soruşturma Komisyonu, kıyı şiddetinde hem eski rejim yanlısı silahlı grupların hem de geçiş yönetimine bağlı veya onunla birlikte hareket eden güçlerin ağır ihlaller işlediğini bildirdi. Komisyon, hükümet bağlantılı bazı grupların Alevi sivillere karşı yaygın ve sistematik saldırılar gerçekleştirdiğine, öldürme, işkence, kötü muamele, yağma, kaçırma ve cinsel şiddet vakalarının bulunduğuna ilişkin bulgular açıkladı.
BM değerlendirmesine göre bazı eylemler savaş suçu niteliği taşıyabilir. Bununla birlikte komisyon, merkezî geçiş yönetiminin Alevileri yok etmeye yönelik önceden hazırlanmış resmî bir plan verdiğine dair kanıt bulmadığını da kaydetti. Bazı güvenlik görevlilerinin sivilleri koruduğu örnekler belgelendi; fakat merkezî yönetimin silahlı unsurlar üzerindeki denetimsizliği ve sivilleri korumadaki başarısızlığı ağır bir sorumluluk alanı olarak kaldı.
Bu ayrım, yaşananların ağırlığını azaltmaz. Aksine adalet arayışının doğru hukuki zeminde yürütülmesini sağlar. Katliamların sorumluları, hangi gruba mensup olursa olsun, bireysel ve komuta sorumluluğu temelinde bağımsız mahkemeler önünde hesap vermelidir.
Soykırım kavramı nasıl kullanılmalı
Alevi örgütleri, hayatta kalanlar ve bazı gözlemciler Mart 2025’teki saldırıları soykırım olarak nitelendirdi. Bu nitelendirmenin arkasında, insanların Alevi kimliği nedeniyle seçilmesi, ailelerin topluca öldürülmesi, köylerin boşaltılması ve saldırılarda kullanılan yok edici dil bulunmaktadır. Bu deneyimi ve topluluğun soykırım korkusunu küçümsemek doğru değildir.
Ancak soykırım aynı zamanda özel kast gerektiren hukuki bir suçtur. Bir grubun tamamını veya bir bölümünü grup olarak yok etme niyetinin kanıtlanması gerekir. Eylül 2026 itibarıyla yetkili bir uluslararası mahkeme veya BM soruşturması, Mart 2025 kıyı katliamlarının hukuken soykırım oluşturduğuna dair kesin karar vermiş değildir. BM’nin mevcut tespitleri savaş suçları, yaygın ve sistematik saldırılar ve ciddi insan hakları ihlalleri çerçevesindedir.
Bu nedenle en doğru ifade şudur: Alevi sivillere yönelik toplu katliamlar gerçekleşmiş, saldırılar soykırım iddialarına ve güçlü bir yok edilme korkusuna yol açmış; ancak soykırımın hukuki olarak kesinleştiği söylenememiştir. Bu dil, ne kurbanların acısını azaltır ne de kanıtlanmamış bir hukuki sonucu kesin gerçek gibi sunar.
Katliamların ardından Alevi toplumunun durumu
Kıyı katliamlarından sonra Aleviler arasında güven duygusu ciddi biçimde sarsıldı. Çok sayıda aile köylerinden ayrıldı, Lübnan’a veya daha güvenli görülen bölgelere geçti. Kamu görevlerinden çıkarma, eski rejimle bağlantılı olduğu varsayılan kişilerin mallarına el koyma, kayıp kişiler, kaçırılan kadınlar ve keyfî gözaltılar topluluğun temel kaygıları arasında yer aldı.
2025’in sonu ve 2026 boyunca Alevi bölgelerinde protestolar, güvenlik gerilimleri ve yerel çatışmalar devam etti. Avrupa Birliği İltica Ajansı ile Birleşik Krallık Avam Kamarası araştırmaları, Alevilere karşı sosyal medyada nefret söyleminin yükseldiğini, Şam ve başka kentlerde de ayrımcılık vakalarının bildirildiğini aktarıyor.
Geçiş yönetimi bazı sanıkları yargılamaya başladı ve yüzlerce kişi hakkında dosya açıldığını duyurdu. Fakat yargılamaların bağımsızlığı, kamuya açıklığı, komuta düzeyine ulaşıp ulaşmadığı ve mezhepçi saikin hesaba katılıp katılmadığı konusunda ciddi kuşkular bulunuyor. Alevilerin güvenliği yalnızca askerî kontrolle sağlanamaz; kayıpların bulunması, mülkiyetin korunması, ayrımcı tasfiyelerin durdurulması ve yerel toplumun karar süreçlerine katılması gerekir.
Yeni siyasal düzenin temel sorunları
Mart 2025 tarihli anayasal bildiri beş yıllık bir geçiş dönemi öngördü. İslam’ı yasamanın ana kaynağı olarak tanımlaması, cumhurbaşkanının Müslüman olması şartı ve devletin Arap kimliğine yaptığı vurgu; Aleviler, Dürziler, Kürtler ve Hristiyanlar arasında eşit yurttaşlık konusunda kaygı yarattı. Bildirinin uluslararası insan hakları sözleşmelerine bağlılık hükmü olumlu olsa da bunun iç hukukta nasıl uygulanacağı belirsizdir.
Geçiş hükümetinde Alevi, Kürt, Dürzi ve Hristiyan isimlere yer verildi. Ancak sembolik temsil ile gerçek karar gücü aynı şey değildir. Toplulukların kendi meşru kurumlarının sürece katılmadığı, merkezî iktidarın atadığı birkaç kişinin çoğulculuk görüntüsü oluşturmak için kullanıldığı eleştirileri sürüyor.
Suriye’nin temel ihtiyacı, silahlı grupların tek merkezde eritilmesinden ibaret değildir. Güvenlik sektörü denetlenmeli, savaş suçu şüphesi bulunan kişiler görevden uzaklaştırılmalı, yargı bağımsızlaştırılmalı ve yerel yönetimler demokratikleştirilmelidir. Aksi halde güçlü bir merkez, eski otoriter düzenin başka bir ideolojik biçimde yeniden kurulmasına dönüşebilir.
Son siyasal konjonktürde toplulukların durumu
Arap Alevileri Nusayriler
Aleviler bugün kolektif cezalandırma, eski rejimle özdeşleştirilme, mülkiyet kaybı, keyfî gözaltı ve mezhepçi şiddet tehdidi altında yaşamaktadır. Rejim döneminde işlenen suçların aydınlatılmasını isteyen çok sayıda Alevi de vardır; ancak kamusal alanda bunu ifade etmek hem eski rejim kalıntılarının hem de yeni silahlı yapıların baskısı nedeniyle risklidir.
Alevilerin güvenli geleceği ayrı bir kıyı devleti veya yeni bir mezhepçi askerî koruma düzeninde değildir. Güvence; suçun bireyselliği, bağımsız adalet, yerel yönetime katılım, inanç özgürlüğü ve eşit yurttaşlıktadır. Alevi toplumunun kendi içindeki kadınların, gençlerin, emekçilerin ve demokratik muhaliflerin sesleri siyasi temsil süreçlerine dahil edilmelidir.
Kürtler
Kürtler Suriye’nin en büyük etnik azınlığıdır. Esad ve önceki yönetimler döneminde vatandaşlıktan çıkarma, Araplaştırma, dil yasakları ve toprak politikalarıyla karşı karşıya kaldılar. İç savaş sırasında Kuzey ve Doğu Suriye Özerk Yönetimi ile Demokratik Suriye Güçleri, geniş bir alanda fiilî yönetim kurdu ve IŞİD’e karşı mücadelenin başlıca kara gücü oldu.
10 Mart 2025 anlaşması Kürtlerin Suriye’nin ayrılmaz bir parçası olduğunu, yurttaşlık ve anayasal haklarının güvence altına alınacağını ve kuzeydoğudaki kurumların devlete entegre edileceğini belirtti. Uygulamanın tıkanmasının ardından Ocak 2026’da çatışmalar yaşandı; SDG topraklarının büyük bölümünü kaybetti ve 170 binden fazla kişi yerinden edildi. 30 Ocak 2026 anlaşması ateşkes, aşamalı askerî ve idari entegrasyon, Kürt görevlilerin atanması ve eğitim belgelerinin tanınmasını öngördü.
2026’da Kürtçenin ulusal dil olarak tanınması, Kürt nüfusun vatandaşlığa alınması ve Newroz’un resmî tatil kabul edilmesi önemli adımlardır. Buna karşılık Kürtçenin resmî dil statüsü, anayasal güvence, demokratik yerinden yönetim, kadın kurumlarının geleceği ve Kürtlerin geçiş parlamentosunda gerçek temsili çözülmüş değildir. Entegrasyonun teslimiyete dönüşmemesi, Kürtlerin kolektif kültürel ve siyasal haklarının korunması gerekir.
Dürziler
Dürzi toplumunun merkezi olan Süveyda, yeni yönetimle bütünleşme konusunda derin güvensizlik yaşamaktadır. Nisan 2025’te Şam çevresinde başlayan çatışmaların ardından Temmuz 2025’te Dürzi ve Bedevi silahlı gruplar arasındaki gerilim geniş çaplı şiddete dönüştü; geçiş yönetimi güçleri ve aşiret birlikleri de çatışmalara katıldı.
BM soruşturmasına göre Temmuz 2025 şiddetinde yaklaşık 1.700 kişi öldü, yaklaşık 200 bin kişi yerinden edildi. Geçiş yönetimi güçleri, aşiret savaşçıları ve Dürzi silahlı gruplar tarafından işlenen öldürme, işkence, kaçırma, yağma, cinsel şiddet ve sivillere saldırı eylemleri savaş suçu veya insanlığa karşı suç oluşturabilir. Şiddet azalmış olsa da 2026’da bütünüyle sona ermedi; yaklaşık 155 bin kişinin yerinden edilmiş durumda kaldığı bildirildi.
Dürzi liderlik içinde Şam’la anlaşma, geniş özerklik veya daha ileri ayrışma seçeneklerini savunan farklı eğilimler vardır. İsrail’in Dürzileri koruma iddiasıyla Suriye’nin güneyindeki askerî müdahaleleri ise yeni bir dış müdahale ve egemenlik sorunu yaratmaktadır. Dürzilerin güvenliği dış devletlerin askerî vesayetine değil, Suriye içinde güvenilir anayasal ve yerel güvencelere dayanmalıdır.
Ermeniler ve diğer Hristiyan topluluklar
Suriye Ermenileri, özellikle Halep, Şam, Kesab ve Cezire bölgesinde köklü bir tarihsel varlığa sahiptir. 1915 sonrasında Suriye, Osmanlı topraklarından sürülen Ermeniler için hem sığınak hem yeni bir yurt oldu. İç savaş ise Ermeni nüfusunu ağır göç, ekonomik çöküş, askerî çatışma ve kültürel miras kaybıyla karşı karşıya bıraktı.
Savaş öncesinde Hristiyanların Suriye nüfusunun yaklaşık yüzde 10’unu oluşturduğu tahmin edilirken güncel tahminler çok daha düşük oranlara işaret ediyor. Ermenilerin önemli bir bölümü göç etti. Esad sonrasında kilise yöneticileri ve toplum temsilcileri ibadet özgürlüğü, anayasal katılım ve güvenlik konusunda temkinli bir bekleyiş içindedir.
Haziran 2025’te Şam’daki Mar İlyas Rum Ortodoks Kilisesi’ne düzenlenen intihar saldırısında 25 kişi öldü ve onlarca kişi yaralandı. Alevi bölgelerindeki Mart saldırıları sırasında Hristiyan siviller de öldürüldü. Hristiyan mahallelerinde dinî baskı ve propaganda kaygıları bildirildi. Hükümetin Noel ve Paskalya’yı resmî tatil ilan etmesi olumlu bir semboldür; fakat kalıcı güvence, güvenlik aygıtının tarafsızlığı ve bütün inançların anayasal eşitliğiyle mümkündür.
Ermeniler açısından yalnızca can güvenliği değil; okulların, kiliselerin, dilin, vakıf mallarının ve tarihsel yerleşimlerin korunması da yaşamsaldır. Ermeni toplumunun geleceği, Suriye’nin çoğulcu hafızasının korunup korunamayacağının önemli ölçütlerinden biridir.
Ortak sorunlar ortak talepler
Bu toplulukların tarihleri ve bugünkü siyasi konumları aynı değildir. Aleviler mezhepçi misilleme ve kolektif suçlama; Kürtler merkezileşme ve kazanılmış yerel hakların kaybı; Dürziler silahlı çatışma ve dış müdahale; Ermeniler ise nüfus erimesi, güvenlik ve kültürel devamlılık sorunlarıyla karşı karşıyadır.
Bununla birlikte ortak talepler belirgindir: Yaşam hakkı, suçun bireyselliği, keyfî gözaltının sona ermesi, kayıpların bulunması, geri dönüş ve mülkiyet hakkı, anadilin ve kültürün korunması, inanç özgürlüğü, yerel katılım, kadınların eşit temsili, bağımsız yargı ve savaş suçlarının cezasız kalmaması.
Suriye’nin çoğunluğunu oluşturan Sünni Arap toplumunun da Esad yönetimi altında yaşadığı kitlesel tutuklama, işkence, bombardıman, zorla yerinden edilme ve yoksullaştırma unutulmamalıdır. Birlikte yaşam çağrısı, çoğunluğun acısını azınlıkların acısına karşı kullanmak veya azınlıkların korkusuyla rejim suçlarını örtmek değildir. Bütün acıları aynı adalet ilkesi içinde görünür kılmaktır.
Demokratik ve çoğulcu Suriye için ilkeler
1. Bütün yurttaşlar din, mezhep, etnik köken, dil ve cinsiyet ayrımı olmaksızın eşit olmalıdır.
2. Devlet hiçbir topluluğu resmî kimliğin dışında veya altında tanımlamamalıdır.
3. Savaş suçları ve insanlığa karşı suçlar bireysel ve komuta sorumluluğuyla soruşturulmalı; kolektif ceza yasaklanmalıdır.
4. Güvenlik kurumları bağımsız biçimde denetlenmeli; ağır ihlal şüphesi bulunan savaşçılar görevlendirilmemelidir.
5. Kürtçe, Ermenice, Süryanice ve diğer dillerin eğitimde ve kültürel yaşamda kullanımı güvence altına alınmalıdır.
6. Yerel yönetimler demokratik yetki ve kaynaklara sahip olmalı; yerinden yönetim ülkenin parçalanması olarak damgalanmamalıdır.
7. Alevi, Dürzi, Kürt, Ermeni, Sünni Arap ve diğer topluluklardan kadınlar ile gençler geçiş sürecinde gerçek karar gücüne sahip olmalıdır.
8. Mültecilerin ve ülke içinde yerinden edilenlerin güvenli, gönüllü ve onurlu dönüşü sağlanmalı; el konulan mülkler iade edilmelidir.
9. Eğitim sistemi tekçi tarih anlatısı yerine Suriye’nin bütün halklarının hafızasını öğretmelidir.
10. Hakikat, adalet, tazminat ve toplumsal barışı birlikte ele alan kapsayıcı bir geçiş adaleti mekanizması kurulmalıdır.
Sonuç birlikte yaşamak bir tercih değil zorunluluktur
Bugün Suriye’de Aleviler korku ve toplu suçlamayla, Kürtler siyasal kazanımlarını ve kimlik güvencelerini kaybetme tehlikesiyle, Dürziler savaş ve kuşatma koşullarıyla, Ermeniler ve diğer Hristiyanlar ise göç ve tarihsel varlıklarının erimesiyle karşı karşıyadır. Bu toplulukların hiçbirinin güvenliği diğerinin zayıflamasından doğmayacaktır.
Alevileri korumak, Esad rejiminin suçlarını görmezden gelmek değildir. Kürtlerin haklarını tanımak, Suriye’nin parçalanmasını savunmak değildir. Dürzilerin güvenliğini istemek, dış askerî müdahaleyi meşrulaştırmak değildir. Ermenilerin ve Hristiyanların kültürel varlığını korumak da onları geçmişin sessiz bir hatırasına dönüştürmek değildir. Bütün bu talepler eşit yurttaşlığın doğal parçalarıdır.
Suriye’nin geleceği, bir grubun diğerine hâkim olduğu yeni bir düzenle kurulamaz. Ülkenin ihtiyacı çoğunluk iktidarı adı altında yeni bir mezhepçi merkezileşme de korkuya dayalı küçük kimlik devletleri de değildir. İhtiyaç duyulan şey, herkesin kendi kimliğiyle eşit olduğu demokratik bir ortak vatandır.
Halkların birlikte yaşama arzusu romantik bir temenni değildir. Yıkılmış şehirlerin yeniden kurulması, göç edenlerin dönebilmesi, çocukların aynı okulda korkmadan okuyabilmesi, komşuların birbirinin ibadethanesini koruyabilmesi ve hiçbir annenin çocuğunun kimliği nedeniyle öldürüleceğinden korkmaması için en somut siyasi ihtiyaçtır.
Suriye halkları yüzyıllar boyunca yalnızca savaşmadı; aynı pazarlarda çalıştı, aynı mahallelerde yaşadı, aynı kuraklıkla, yoksullukla ve baskıyla mücadele etti. Bugün yeniden kurulması gereken şey, geçmişin bütün eşitsizliklerini tekrar eden bir birlik değil; farklılıkları tanıyan, adaleti ortaklaştıran ve kimseyi dışarıda bırakmayan yeni bir toplumsal sözleşmedir.
Sonuç olarak şu vurgu öne çıkmaktadır: Alevinin yaşam hakkı Kürdün özgürlüğünden, Kürdün dili Dürzinin güvenliğinden, Dürzinin geleceği Ermeninin kültürel varlığından ve bütün bunlar Sünni Arap halkının adalet talebinden ayrı değildir. Ya hep birlikte eşit ve özgür bir Suriye kurulacak ya da korku, intikam ve dış müdahale döngüsü bütün halkları yeniden yıkıma sürükleyecektir. Birlikte yaşamak, geçmişi unutmak değil; geçmişin acılarından herkes için adalet üretebilmektir.
Birlikte yaşamın ortak ilkesi
“Hiçbir halk başka bir halkın korkusu üzerine özgürlük kuramaz. Suriye’de barış; Alevinin, Kürdün, Ermeninin, Dürzinin, Sünni Arabın ve bütün toplulukların birbirinin hakkını kendi hakkı kadar savunmasıyla mümkün olacaktır. Birlikte yaşam, yalnızca geçmişten kalan bir hatıra değil, geleceği kurmanın tek gerçekçi yoludur.”
Seçilmiş kaynaklar ve güncel belgeler
- Stefan Winter, A History of the Alawis From Medieval Aleppo to the Turkish Republic, Princeton University Press, 2016.
- Yaron Friedman, The Nuṣayrī ʿAlawīs, Brill, 2009.
- Necati Alkan, Fighting for the Nuṣayrī Soul, Die Welt des Islams 52, 2012.
- Birleşik Krallık Avam Kamarası Kütüphanesi, Syria in 2026 Minority religious and ethnic groups after Assad, 1 Eylül 2026.
- Avrupa Parlamentosu Araştırma Servisi, Ceasefire agreement in northeast Syria Assessing progress in implementation, 16 Temmuz 2026.
- Avrupa Birliği İltica Ajansı, Syria Country Focus Alawites, 2025.
- Avrupa Birliği İltica Ajansı, Syria Country Focus Christians, 2025.
- BM soruşturması hakkında AP, Syrian factions committed widespread and systematic attacks on civilians in coastal violence, 2025.
- BM Süveyda soruşturması hakkında Reuters, UN says 1700 killed in Syria’s Suweida violence, 27 Mart 2026.
- Suriye ulusal soruşturma komisyonu hakkında Le Monde, 24 Temmuz 2025.
- Sabrina Mervin, L’entité alaouite une création française, 2006.
- Leon T Goldsmith, Cycle of Fear Syria’s Alawites in War and Peace, Oxford University Press, 2015.
Not: Mart 2025 kıyı saldırıları hakkında “soykırım” terimi toplumsal ve siyasi niteleme olarak kullanılmaktadır. Eylül 2026 itibarıyla uluslararası yetkili bir mahkeme tarafından verilmiş kesin bir soykırım kararı bulunmamaktadır. Metin, mevcut BM tespitleri ile hak örgütlerinin raporlarını bu hukuki ayrımı koruyarak aktarmaktadır.