Yaşadığımız çağ, her şeyi hızlandırırken insanın kendisine ulaşmasını giderek zorlaştırıyor. Sözcüklerin çoğaldığı, iletişimin arttığı ama gerçek bağların zayıfladığı bir zamanda yaşıyoruz. Birbirimize dokunmadan, kendimize uğramadan geçip giden günler, fark etmeden içimizde derin boşluklar bırakıyor. "Karmakarışık", tam da bu boşluğun içinde dolaşan bir şiir. İnsan ruhunun kırılganlığına, sevgisizliğin görünmeyen yıkıcılığına ve yeniden kendine dönebilmenin mümkün olup olmadığına dair bir iç hesaplaşma... Karmakarışık Karmakarışık. Karmakarışık. Karmakarışık... Belki de dünya değil dağınık olan, aynaya bakmaktan vazgeçen zihnimizdir. Sözler çoğaldıkça anlam eksiliyor. Sessizlik ise bir mezar taşı gibi dikiliyor aramıza. Kim, gerçekten kimin yanında? Yoksa hepimiz, kendi içimizden sürgün edilmiş yabancılar mıyız? Bakışlarımız birbirine değmiyor artık. Gözler görüyor, ama tanımıyor. Gülüşler, yüz kaslarının alışkanlığı sadece; kalbin haberi yok. İçimizde adını koyamadığımız kilitli odalar var. Anahtarını yıllar önce başkalarına teslim ettiğimiz. Koşuyoruz. Nereye? Bir gün sonra unutulacak sevinçlere, bir saat sonra eskimiş acılara, hiç var olmamış zaferlere... Durmayı unuttuk. Belki de kendimizi bekleyen tek kişi yine kendimizdi. Sevgisizlik, ölümün en sessiz biçimiymiş meğer. İnsan, yalnız toprağa girince ölmüyormuş; amaçsız bir sabaha uyandığında, kimseyi özlemediğinde, kendini bile aramadığında da yavaş yavaş eksiliyormuş. Öyleyse saklama. Kırığını da göster, korkunu da. İçindeki karanlığı güneşten değil, kendinden gizleme. Çünkü insanı en çok başkaları değil, kendinden sakladıkları tüketir. Ve eğer hâlâ avuçlarının içinde incecik bir umut titreşiyorsa, ona sımsıkı tutun. Belki dal sensin. Belki kök de. Ve belki, bütün bu karmakarışıklığın içinden çıkacak ilk yol, kendine doğru atacağın o tek adımdır. Güven Boğa